RESULULLAH(s.a.v) CANLI KURAN’DIR
Bismillahirrrahmanirrahim. Elhamdülillahi Rabbü’l Âlemin. Vessalâtu vesselâmu ala seyyidina Muhammed’in nebiyyina ve ala alihi ve sahbihi vesellem. Rabbişrahli sadri ve yessir li emri. Vahlul ukdeten min lisani yefkahu kavli.
Allah’ın (c.c.) kullarına hayatı bahşetmesi başlı başına çok büyük bir nimettir. Yaşamak, yaşadığını hissetmek, şu an var olmak başlı başına bir nimet. Lakin bahşedilen bu hayat, sınırlı ve sonu olan bir yerdir. Bir nimet olmasının yanı sıra bu hayat; kusurludur, noksandır, kederlidir; içinde hastalıklar vardır. İnsan bu hayatı her zaman müreffeh bir şekilde yaşayamaz. Acaba bu hayatı; daha kusursuz, sonu olmayan, ayrılık olmayan bir hayatla değiştirebilir miyiz? Böyle bir imkân ve fırsat var mıdır, yok mudur? Yaratıcımıza (c.c.) bunu arz etsek, desek ki: “Ya Rabbi! Sonsuz güç ve kudretinle bize bir hayat bahşettin. Lakin ya Rabbi! Biz bu hayattan çok da memnun değiliz. Eksik, kusurlu, zor olan bir hayattır bu. Hastalıklar, kederler, üzüntüler var. Acaba bizim bu hayatı sonu olmayacak, daha mükemmel, kusursuz bir hayat ile değiştirmemiz mümkün müdür?"
Rabbül Âlemin’den bir teklif geliyor kullarına: “Ey kullarım! Bilesiniz ki bu hayat sonu olan, içinde kader ve hüzün olan bir hayattır. Gönlünüzü istediğiniz şeylere bağlayın ama bilin ki gönül bağladığınız şeylerden bir gün ayrılacaksınız. Bilin ki bu var olan hayatın dışında daha mükemmel ve sonu olmayan bir hayat vardır. Eğer elinizdeki hayatı değiştirmek istiyorsanız kendi nefsiniz hesabına kullanmadan iade etmelisiniz. İade hakkından, değişim hakkından yararlanabilmek için bunu belli bir süre içinde infak etmek zorundasınız. Örneğin tövbe edeceksiniz. Tövbenin bir mânâsı da inabe demektir. Allah’a (c.c.) inabe olmak, Allah’a (c.c.) rücu etmek… Eğer size verilen hayatı kendi hesabınıza kullanırsanız daha mükemmel olan bir hayat ile değiştirme fırsatını kaybedersiniz. İsteğinizde samimi iseniz inabe etmelisiniz.”
Allahu Teâlâ Kur’an-ı Kerim’de: “Şüphesiz Allah, müminlerden canlarını ve mallarını, kendilerine vereceği cennet karşılığında satın almıştır.”[1] buyurur. Yani böyle bir alışverişi kulun elindekini iade etmesi karşılığında kabul etmiştir. Allah müminlerden ellerindekini satın almayı ve karşılığında cenneti vermeyi kabul ediyor ama karşılığında verdiğini geri istiyor. Ne vermiş bize Allah? Nefs vermiş, beden vermiş, mal vermiş, evlat vermiş… Yani kişi; hayatını nefsinin hesabına sürdürmezse, malını heva ü nefsin hesabına kullanmazsa o kullanılmayan hayatı, bedeni, malı iade etmek şartıyla karşılığında mükemmel bir hayatı vermeyi Allahu Teâlâ kabul ediyor.
Onun için Kur’an-ı Kerim’de: “Allah’ın sana verdiği şeylerle ahiret yurdunu ara. Dünyadan da nasibini unutma. Allah’ın sana iyilik yaptığı gibi sen de iyilik yap ve yeryüzünde bozgunculuk isteme. Çünkü Allah, bozguncuları sevmez.”[2] buyrulur.
Peki; ne demek bedeni Allah’a vermek, ne demek hayatı Allah’a vermek, ne demek malı Allah’a vermek? Bunun ne demek olduğunu bilmemiz için Allah (c.c.) bize Kur'an-ı Kerim göndermiştir. Kur'an-ı Kerim’in bir teorik bir de pratik yönü vardır. Teorik yönü ayetlerdir, içerisinde yazar. Pratik yönü; canlanmış, adeta ruh kazanmış, bir cisim hâlini almış yönü ise Peygamber Efendimizdir (s.a.v.). Yani Resûlü Ekrem’in (s.a.v) hayatı, ahlaki, tabiatı, sünneti; aslında Kur'an-ı Kerim’in pratikteki, icraata dönüşmüş hâlidir. Peygamber Efendimiz (s.a.v) canlı Kur'an’dır denilebilir. Kur'an-ı Kerim ise Allah’ın bir mesajıdır. Peygamber Efendimize (s.a.v) bakan Allah’ın mesajını anlar. Allahu Teâlâ bize diyor ki: “Peygamberime (s.a.v) benzerseniz mesajımı anlamış sayılacaksınız. O’nun (s.a.v) yaptıklarını yapar, önem verdiklerine önem verirseniz işte o zaman iade hakkından siz de yararlanmış olacaksınız. Benim muradımı, maksadımı anlamış olacaksınız.”
Denilebilir ki Sahabe-i Kiram, evliya-ı izam; Resulullah’ın (s.a.v) miratıdır. Resulullah (s.a.v) ise Kur'an-ı Kerim’in cisim almış, kuvveden fiile geçmiş hâlidir. O zaman bir Müslüman Resulullah’a (s.a.v); Sahabe-i Kiram’ın, evliyaullahın baktığı gibi bakacak ve kendini onlara göre değiştirmeye çalışacak. Neden değişim diyorum? Çünkü insanı şekillendiren şeylerin yüzde doksan dokuzu dışarıya aittir. Dışarıda gördüğünüz, duyduğunuz şeyler karakterinizi şekillendiriyor; bakış açınızı belirliyor. Sevdiğiniz, arkasından gittiğiniz şeyler muhtemeldir ki televizyondaki görüntülerin, girdiğiniz ortamların siz farkına varmadan size verdiği telkinlerin eseridir. Bu telkinler ile insanoğlunun hipnoz olma ihtimali var. Karakteriniz, bakış açınız ve dolayısıyla ahlakınız ona göre şekilleniyor. Bu da dünyanın teoriden pratiğe dökülmüş hâlidir.
O zaman hakiki bir Müslüman nasıl olur, hakiki bir İslam nasıl yaşanır?
Allah (c.c.) bizden değişim istiyor. Ahlakımızı, tabiatımızı değiştirmemizi ve dünyaya ait değişimle mücadele etmemizi istiyor. Kur'an-ı Kerim’de: “Ey iman edenler! Allah’a karşı gelmekten sakının ve sadıklarla beraber olun.”[3] buyrulur. İnsandaki değişim yine insan üzerinden olur. Eğer dünyevî bir değişime ve dönüşüme maruz kalmış bir insanın yanında kalırsanız sizlerin de hâli, hareketi onunkine benzer. Fakat pozitif bir enerji taşıyan, feyz-i ilahîyi taşıyan bir evliya-ı izamla, sadıklarla beraber olursanız bu sefer manevi ve hakiki bir değişim sana da sirayet eder. Bir velinin huzuruna sohbete gelirsen ondaki hâl sana da sirayet eder. Onun için Allah, sadıklarla beraber olmamızı emreder. Allah bunu emrettiyse, bir insan dünyanın bir ucunda olsa diğer bir ucunda da Allah’ın bahsettiği o veli olsa ve bu insanın da gidecek imkânı yoksa bu emri yerine getirmek nasıl mümkün olacak? Dünyanın bir ucunda da olsa Allah emrediyor; yapacaksın, diyor; onunla beraber ol, bu birliği sağla, beraberliği sağla, feyzinden istifade et, diyor. Bu beraberlik nasıl sağlanacak? İşte müfessirler diyorlar ki o zaman tasavvufun bahsettiği rabıta işin içine girer. Manevî, hayalî, kalbî ve ruhî, düşünce bazında bir beraberliği insan sağlayacak ki Allah’ın (c.c.) emrine muhalefet etmemiş olsun. Sıdkiyyet hâsıl olması için Allah böyle emrediyor bize.
Bir batılı bize; “Şöyle bir taş var. İnsan üzerinde pozitif etkileri var, hastalıklara iyi geliyor, pozitif bir enerji yayıyor. Onu evinizde bulundurun.” dese muhtemeldir ki biz buna sorgusuz sualsiz inanırız.
Rabbül Âlemin; benim muhatabım, rüyetime mazhar olan insandır, buyuruyor. Peygamber Efendimiz de (s.a.v.): “Beni gören kimseye müjdeler olsun. Beni göreni görene de müjdeler olsun. Bunları görene de müjdeler olsun.”[4] buyurmuştur. Neden? Çünkü Resulullah (s.a.v) Allah’ın görüntüsüne mazhar olmuştur; o maneviyat, kalp ve ruhuna aks etmiştir. Dolayısıyla O’na (s.a.v) akseden ne varsa O’nu (s.a.v) görene de yansımıştır ve o kişi de görmüş gibi olmuştur. Bugünün tabiriyle Resulullah’ın (s.a.v) Allah’tan (c.c.) aldığı enerji ona da geçmiştir. Tasavvufta bunun adı 'feyz' yani 'manevi akış' tır. Beni göreni görene de müjdeler olsun, buyurmuştur. Çünkü bu ikinci kuşak da aldığını diğer bir kuşağa aks ettirmiştir. Burada bir silsile işin içine giriyor. Silsile, yani bir halka, bir gönülden diğer bir gönüle aksetme durumu… Dolayısıyla insana ruh katan, müspet veya menfi anlamda en çok etki eden şey kuru bilginin ötesinde yine kendi nev’inden olan insandır. İnsanın insan üzerindeki etkisi kadar hiçbir etki yoktur. Onun için Allahu Teâlâ, “Sadıklarla beraber olun." buyurur. Sadıklar kimlerdir? Allah’ın veli kullarıdır. Bunu araştırabileceğimiz gibi gözlerimizle de temaşa edebiliriz. Tasavvuf denen bir silsile vardır. Yaşadığı asra ışık saçmış, memleketine faydalı olmuş, İslam’ı yaymış ne kadar şanlı, şöhretli âlim ve veli varsa hep bu tasavvuf silsilesinin içindedir. Bu mânâda tasavvuf; feyzin, manevi akışın en büyük kanalıdır. Tasavvuf silsilesinin membaı Resulü Ekrem’dir (s.a.v.).
[1] Tevbe Suresi, 111. Ayeti kerime.
[2] Kasas Suresi, 77. Ayeti kerime.
[3] Tevbe Suresi, 119. Ayeti kerime.
[4] İbn-i Beşkuval (Hâlef bin Abdülmelik)’ dan rivayet edilmiştir.
- tarihinde oluşturuldu.