Kalpte Hayat Bulan Kelime

Bismillahirrahmanirrahim. Elhamdülillahi Rabbül Âlemin. Vesselatü vesselamü ala rasulina nebiyyil ümmi ve ala alihi ve sahbihi ve sellem.

Mevlânâ Halid-i Bağdadî Hazretleri bir defasında şu hadisi okuduğunu, irkildiğini ve bu zümreye dâhil olmaktan korktuğunu söyler. “İnsanlar helâk oldu, âlimler müstesna. Âlimler de helâk oldu, ilmiyle amel edenler müstesna. Amel edenler de helâk oldu, ihlâs sahipleri müstesna. İhlâs sahiplerine gelince, onlar da pek büyük bir tehlike ile karşı karşıyadırlar.”(Kenzü'l-Hafa, II/312) Zaman gelecek fitne, fesat… Hak ile batıl birbirine karışacak. Bunlar adeta bir virüs, bir mikrop gibi Müslüman âleminin içerisindeki herkese sirayet edecek. Dolayısıyla bütün insanlar helaka gidecek,  âlim insanlar müstesna! Yani bilge insanlar müstesna olacak. O bilgelik bir müddet onları koruyacak. Sonra bu fitne, bu virüs âlim insanlara da bulaşacak. Onlar da helaka gitmiş olacaklar. İlmi ile amel edenler müstesna! Yani onlar üçüncü bir mesafe. Evvela insanların tümüne geçecek ancak bilge insanlar hariç.  Bir yerden sonra ilmi ile amel edenler müstesna. Sonra bu ilmi ile amel edenler de yok olacak. Bunlar da dünyanın cazibesi, fitneler, fesatlar, oyunlar, entrikalar karşısında adeta ruhlarının kalp, mukavemet sistemi çökecek, zayıf kalacaklar. Yani o cazibe karşısında direnemeyecekler. Bir şekilde bu işe bulaşacaklar. Onlar da bir yerden sonra helak olacaklar. İhlas ehli müstesna! İhlas ehli insanların ruh sistemleri, kalp sistemleri çok güçlü olacak. Allah onlara öyle bir feraset verecek ki, onlar bu tür şeylere bulaşamayacaklar. Mevlana bu hadisi okur. Ve bunu da anlar;  kitaplar içinde kelimeler var ve bu kelimeler birer kalıptır. Bu kalıbın içi sadece manadan ibarettir. Yani ruh ve ahlak kelimeleri içine işlememiştir. Kelimeler canlı değildir. Canlı olmadığı için de canlı bir ruhu size veremez. Ama sizi bir şeye sevk eder, size yol gösterir. Bir rehber olur.  Bunu okuyunca “Benim canlısına ihtiyacım var, cansızı ben ne yapayım” der. Canlısını taşıyan bir zata gider ve Seyyid Abdullah Dehlevi’yi  bulur.

Mevlânâ Halid-i Bağdadî Hazretleri kendi hadisesini anlatırken  Kâbe’ye  uğradığını, Kâbe’de tavaf ettiğini, Kâbe’ye  gitmeden evvel yolda bir zata rastladığını, bu zatın: “Kâbe’de gördüğün bir kısım insanların halleri sana tuhaf gelebilir, onlar bizim arkadaşlarımız, onların halleri sana garip gelmesin.” dediğini söyler. Mevlânâ (k.s) Kâbe’ye gider. Orada kitapta okuduğunun tam tersi insanlara şahit olur.  İtiraz edilmemesi söylenmişti fakat itiraz eder. Kâbe’nin karşısında Kâbe’ye sırtını dönmüş bir zata şahit olur. Bu zat Mevlana’ya yönelmiş ve pürdikkat bir şekilde ona bakar.  Mevlana, o zat için kendi içinden “Herkes Kâbe’ye yönelmişken acaba bu zat neden sırtını çevirmiş?” Tabi öyle der demez o zat uzaktan Mevlana’yı çağırır. “Sen içinden böyle geçiriyorsun fakat senin bilmediğin bir şey var. Bu senin o kitaplarında geçmez. Evet, Kâbe Allah'ın beytidir ama hakikat itibariyle Allah'ın beyti Salihlerin kalbindedir. Ben sırtımı dönmüş değilim, ben yüzümü Kâbe’ye verdim. Kâbe senin kalbindir” der. Çünkü Mevlana, Seyyid Abdullah Dehlevi’ye hicret etmiştir. Yani gidip o zata intisap edecektir. O kutlu, o mukaddes yola girdiği için “senin kalbin Kâbe’dir” der.

Sonra gidip Seyyid Abdullah’a (k.s) intisap eder. Kitapların anlatmak istediği o kelimelerin anlamlarında yüklü olan o ahlak Seyyid Abdullah’tan (k.s) Mevlana’nın (k.s) kalbine geçiş yapar. Onun ahlakıyla ahlaklanır.

Kötülük de öyledir. Bir insan kötü bir kitap okumakla kötü olmaz. Ancak insanda nefs dediğimiz bir olgu vardır. Bir insanın ahlakını en fazla bozan şey iki varlık; şeytani cinler ve şeytani insanlardır. Bunlar insanın kalbine vesvese yapabilir. Şeytan ve nefs onu saptırır

İyilik de öyledir. Allah Peygamberin ahlakını, Kuran’ın ahlakını bilen, okuyan, gören Salih insanların, Evliyaullah’ın kalplerine sirayet ettirir. Onun için Resulullah (s.a.v) “Allah benim kalbime neyi koyduysa ben Ebu Bekir'in aklına değil, hafızasına değil ben onun kalbine koyacağım.” buyurur.

Kalp aslında bir rahim gibidir. İnsan hafızası ise öyle değildir. Hafızalar kelimeleri görür, unutur ama kalp öyle değildir. Kalp insan rahmi gibidir. Oraya bir nazar, bir söz geldiği zaman kalp onu canlı tutar, muhafaza eder.

Seyda (k.s)  Gavs-ı Hizan’ı (k.s) görür görmez: “Vallahi ben bunca zaman Cenabı Allah’ı, Resulü Ekrem'i yanlış yerde aramışım. Bu manaların canlı tarafı Gavs-ı Hizan’daydı (k.s). Yani kalbimde öyle kıpırdanmalar meydana getirdi ki, kitaplardaki kelimelerin yapamadığını yaptı.” der.

Kitaplar kıymetsiz, anlamsız şeyler değil. Tasavvuf zaten zahiri ve batini olarak geliyor. Yani bu tasavvuf silsilesinde ilmi olmayan hiç bir zat yoktur.  Hem  zahiri hem batini olarak ilmin zirvesindedirler. Mevlana (k.s) müceddittir. İmam-ı Rabbani müceddittir.

Rabbül Âlemin insana şu soruyu sormayacak. Şu kitabı okudun mu, okumadın mı? Allah şunu sorabilir. “Okuduğun şey kalbinde bir canlıya dönüştü mü? “Muhakkak Allah fiziki yapınıza bakmayacak.” Allah hafızanızda hangi kitap olduğuna bakmayacak. “Cisminize bize bakmayacak”. Peki, Allah neye bakacak? O kalp neye hamil olmuş, Allah ona bakacak. Yani canlı tarafınıza bakacak.

Kalp rahmi boşsa Allah katında bir kıymetiniz yok. Kalp rahmi doluysa kıymeti vardır. Eğer kalpte kötülük varsa onun da ayrı bir cezası var. Ama bir insan şuan niyet etse ben gideceğim bir yerde filan hatayı yapacağım, birisini öldüreceğim dese bunu kendi hafızasına yerleştirse fakat kalbinde bu canlılık yoksa ve tabiatına bürünmemişse Allah onu kötülük olarak yazmıyor. Ama tabiatına sirayet ederse Allah o haramı yazıyor. İnsanın kalbine zaten bir şey girdiği zaman tabiatına, hareketlerine sirayet eder. Mesela bir insanın kalbine muhabbet girdiği zaman onun haline sirayet eder, her halinden yemesinden, içmesinden, konuşmasından, dışardan onun muhabbeti anlaşılır. Cenabı Allah inşallah bizlere de nasip etsin.

Allah'a hamd edelim. Allah'a çok şükür edelim. Bugün burada olmasaydık veyahut evlatlarınız niçin başka bir yerde değiller? Yani bunu engelleyecek şey ne olabilirdi ki? Yanlış bir yerde niçin olmayalım? Yanlış yerde olmamızı engelleyecek şey ne? Bunları düşünüp insan Allah'a çok hamd etmesi lazım. Mesela medresede, İmam Hatip’te okuyup ateist olan insanlar var. Belki sol bir fikre kayanlar var. Peki, onları bu fikre kaydıran şey nedir? Çünkü orada müthiş bir cazibe vardır. Onu oradan engelleyecek hiçbir şey yok fakat bir ehl-i tasavvufu engelleyecek şey nedir? Ona hakikati gösteren şey ne olabilir? Bu “tasavvuftaki büyük zatların himmeti ve bereketidir!” Allah muvaffakiyetler versin. Rabbül Âlemin selamet versin.

İnsan kendiyle baş başa kaldığı zaman büyük hatalara girer. Peki, bugün hataları engelleyen şey nedir? Bugün vallahi biz hizmete iştigal etmezsek, irşat etmezsek niçin hataya meyil etmeyelim? Bizi bu hatalardan koruyan şey ne olabilir? Bakıyoruz ki otuz yıldır bizi Sâdât-ı Kirâm’ın istikametinden saptırmayan bir şey var. Bu, yapılan vazifelerimiz ve salih amellerimizdir. Bizler sorumluyuz, mükellefiz. İnşallah bu manada çok gayret edelim, çabalayalım ki Cenabı Allah da sizden razı olsun, sizi sevsin. Çünkü Allah böyle cehdeden, gayret eden çabalayan kullarını sever. Etrafta yanlış fikir cehennemine atılan bir sürü insan varken, müthiş bir ateş, yangın, feryat varken tembel duran, nefsi nefsi deyip, köşesine çekilip, duyarsız kalıp “ben nasılsa cennet yolunu buldum,  bana ne onlardan” derse Allah böylesini sevmez.

Ve sallallahu aleyhi vesellem…

 

Seyda Alameddin (k.s.)

  • tarihinde oluşturuldu.

Nurşin.com | 2025 | Tüm Hakları Saklıdır.