NEFSİN Mİ? ALLAH MI?

Bismillahirrahmanirrahim. Elhamdülillahi Rabbül Âlemin. Vesselatü vesselamü ala rasulina nebiyyil ümmi ve ala alihi ve sahbihi ve sellem.

Bir gün ben Nurşin’de iken Seyda Molla Muhyeddin’in (k.s) halife olmuş talebelerinden bir zat geldi. O dönemde ben de bu vazifeye yeni başlamıştım ve kendisinden destek manasında dua istedim. Rabbül Âlemin her Müslümana verdiği gibi bize de ayrı bir mükellefiyet verdi. Beni kendime bıraksalardı ben kendi heva ve isteklerinin arkasından giderdim Kendisi de ihtiyardı. “Kurban bize dua et, önümüzde bir görev var. Yapmakla da mesul olduğum bir görev”, dedim. O da dedi ki: “Duanın asıl merci sizlersiniz, siz Hazret’in (k.s) torunlarısınız, Hazreti Diyauddin’in (k.s), Seyda’nın (k.s) evladısınız, esas biz sizlerden dua ve destek isteriz. Bizler size manevi anlamda destek olamayız, esasen biz sizden destek isteriz, dua isteriz. Sizler o zürriyetin evlatlarısınız, Allah katında öyle yüksek bir makamınız, referansınız var ki; eğer bugün Hazret’in (k.s), Seyda-i Taği’nin (k.s), Seyda Şeyh Maşuk’un (k.s) himmeti ve bereketi olmasaydı, ben bugün yanlış bir düşünceye de sahip olabilirdim. Çünkü benim yaşadığım bu asırda, bu dönemde öyle oyunlar, öyle tezgâhlar var ki benim menfi bir fikre kaymamam için hiçbir gerekçe yok. Benim bugün yanlış bir fikre, yanlış bir mefkûreye sahip olmama, yanlış yollara girmeme hiçbir engel yoktu. Beni bundan alıkoyan şey Hazret’in (k.s), Seyda Şeyh Maşuk’un (k.s), Şeyh Molla Muhyettin’in (k.s) himmeti bereketidir. Ben onların himmeti ve bereketi ile elhamdülillah ilim erbabı oldum. Hem de Resulü Ekrem’den (s.a.v) gelen böyle bir meşrebin, böyle bir fikrin neferi oldum. Yoksa ben bir çobandım, av olmaya da müsaittim. Benim arkadaşlarım niceleri yanlış yollara saptılar. Bir kısmı Allah adına, İslam adına yanlış fikirlerin arkasından gitti. Son dönemlerde onlar da pişmanlık hâsıl oldu ama iş işten geçmişti. Çünkü o insanlar arkalarında nice tahrip olmuş eserler bırakmışlardı. İnsanları yanlış yollara sevk etmişlerdi. Son dönemlerinde akılları başlarına geldi ve yanlış yaptık dediler. Fakat arkalarında öyle muazzam tahribatlar bırakmışlardı ki bir kısmı bunu itiraf bile edemedi, bir kısmı da “Allah beni affetsin” dedi. Peki, beni bu işten alıkoyan ne olabilir? Etrafımda beni cezbedecek o kadar mükemmel senaryolar var ki beni bunlardan alıkoyan güç, kuvvet ancak manevi bir şey olabilirdi. O da Hazret’i (k.s), bu silsiledeki zatları görmeme binaen oldu. Yani ben bu insanları görmeseydim, onlarla tanışmasaydım ben de bugün filan kişilerden olurdum. Dolayısıyla yani bu sizlerin, Hazret’in (k.s), Seyda’nın (k.s) himmeti bereketidir. Benden çok daha akıllı, çok daha zeki nice insanlar, nice ilim evlatları, nice belli makamdaki kişiler vardı ama bu oyunlara, bu tezgâhlara geldiler. Fakat beni alıkoyan şey benim aklım, zekâm değildir. Beni bana bıraksalar ben belki yanlış şeylere gidecektim. Beni tüm bunlardan alıkoyan güç, kuvvet şahsımdan, aklımdan, ferasetimden kaynaklanmadı. Allah nasip etti ve ben büyük zatları gördüm. Bu bana Allah'ın lütfu ve ikramıydı. Onları gördüm, onlara meftun oldum. Elhamdülillah sağlam bir kapıdayım. Niceleri yanlış yollara saparken, manevi büyük katliamlar yaparken biz o girmedik. Hâlbuki girmemizi gerektirecek birçok faktör vardı. %99 girmemiz gerekiyordu ama Allah’ın bir lütfu ile girmedik. Herkes o yanlış yollara girdi fakat biz girmedik. Mesela bir kısmı menfi milliyetçilik dediğimiz Kürtçülüğe sapanlar oldu. Bir kısmı farklı düşüncelere saptı.”

Esasen biz bu düşünceyi bugün için de mukayese edebiliriz. Hakikaten bu büyük zatlar olmazsa niçin biz de yanlış yollara girmeyelim? Çünkü dışarda bizlere sunulan öyle müthiş, öyle hoş bizi cezbeden fikir düşünceler var ki… Ama biz bugün yanlış yollara kaymamışsak bu bizim kendi zekâmızdan, kendi aklımızdan, kendi ferasetimizden değildir. Bu büyük zatların himmeti ve bereketi iledir. Elhamdülillah biz onlarla tanıştık ve onların tavsiyelerine riayet etmek lazım.

Müslümanlığı Türkiye'ye Ortadoğu’ya getiren kim olmuştur? Bugün biz kimin vasıtasıyla Müslümanım diyoruz? Kimin vasıtasıyla İslamiyet’i öğrendik? İslamiyet’i bu coğrafyaya getiren Nakşibendilik yani ehl-i tasavvuf olmuştur. Hiç şüphemiz yok ki Müslümanlığı bu coğrafyaya getiren bu büyük zatlardır. Çünkü bu silsile hattı Resulullah’a (s.a.v) uzanıyor. 14 asrın bütün coğrafyasını kapsıyor. Yani bu Nakşi tarikatı, bu tasavvuf anlayışı bütün İslam âleminin tümünü kapsayan bir fikir, bir düşüncedir. Bütün Evliyaullah, bütün ulema, müfessirler, muhaddisler bu Selef-i Salih'in dediğimiz zatlar hep bu fikrin, bu düşüncenin mahsulleridir. Biz elhamdülillah inandık. Büyük zatlar gibi biz de onların arkasından gidiyoruz.

Biz inandığımız şeyleri yaymakla mükellefiz. Kitaplara bize bunu emrediyor. Bizlere belli bir kimlik verilmiştir ve bu kimlikte bizi tanıtan evsaflarımız bulunur. Peki, bu kimliklerde ne yazıyor, kimliğin sahibi kim, Müslüman kimliğini taşıyan insan kim? Müslüman insan Allah'ın emirlerini, yasaklarını tebliğ eder. O insan için ahiret inancı dünya inancının ötesindedir. Bizim Müslüman kimliğimiz budur.

Resulü Ekrem (s.a.v) “Bir insanın kalbine bir kere dünya sevgisi girdiyse bu sevgi, bütün hataların başıdır.” Dünyayı sevmek! Dünya nedir? Dünya gördüğümüz bu gezegen midir? Hayır, dünya demek kişiye Allah’ı unutturan şeyler demektir. Örneğin eşiniz size Allah’ı unutturuyorsa dünya sayılır. Ahireti hatırlatıyor, tavsiyeler veriyor, nasihat ediyorsa o dünya değildir. O ahiretin bir meyvesidir. Allah'ın size bir ikramıdır. İnsanın içtiği, yediği, bindiği, giydiği şeyler onu farklı bir havaya sokup nefsani dürtülerini ön plana çıkarıyorsa yani kişiye Allah’ı unutturuyorsa o dünya sayılır. Dünya sevgisi,  -Allah Resulü (s.a.v) öyle ifade ediyor-  insanın bütün hatalarının mahsulü, kaynağı, menbağıdır.

Ahiret sevgisi ise Resulullah’ın (s.a.v), Evliyaullah’ın, Allah'ı çağrıştıran velilerin sevgisidir. Veli Allah'ın dostu demektir, Allah'a ait evsafları taşıyan bir âlim, bir şahıs demektir. Mesela ilim Allah'ın sıfatıdır. İnsanı Rabbine ulaştıran âlimi, böyle bir zatı, bu vasfı sevmek vasfından dolayı Allah'ı sevmektir. O zaman insana bütün menfaatleri kazandıran şey Allah'ı çağrıştıran Resulü Ekrem, ashap ve Evliyaullah’dır. Onları sevmek, Allah’ı sevmek…

İnsan  bir iyilik kazanmak istiyorsa sevgisini kontrol etsin. İnsanın başına bir bela, bir musibet, bir sıkıntı, bir yoldan çıkma meselesi geldiyse sevgisini kontrol etsin. Bu sevgiyi kimin eline emanet etmiştir? Kendi şahsına da bırakmaması gerekir. O bir emanettir. İnsan kendi sevgisini kendi nefsine verdiği zaman  nefs, ulûhiyet iddiasında bulunuyor. "Siz hiç bu insanlara rastladınız mı kendilerine ulûhiyet  atfediyorlar.” Hâşâ biz ilahız diyorlar. Allah nefsinle bir mesafe içerisinde kalmanı söylüyor. Çünkü sana isabet eden her bir kötülük senin nefsinden kaynaklanıyor. Yani nefsin kötülüğü çağrıştırıyor. Nefsin kötülüğü hak edecek fiiller ve işlerin içerisine giriyor.

“Sana isabet eden ne kadar bir güzellik varsa o da Allah'tandır.” O iyiliği sana veren Allah'tır. Yani senin orada fazla bir emeğin yoktur. O zaman sen de tercihini yap. Kendi nefsin mi? Allah mı? Nasıl bir tercih yapacağız? Allah'ın arzu ve istekleri nefsimizin arzu ve istekleri ile çelişiyorsa o zaman Allah'ın arzu ve isteklerini seçeceğiz. Yani kendi nefsimizin arzu ve isteklerini ikinci plana atacağız. Bir sevgi varsa nefsimize mi yoksa Cenabı Allah'a mı vereceğiz? Cenabı Allah’a vereceğiz! Çünkü sevgi emanettir. Eğer bunu nefse verirsek ulviyet iddiasında bulunur. Nefs, Cenabı Allah gibi --nasıl ki biz Subhanallah, “Allah bütün noksan sıfatlardan münezzehtir” diyorsak- nefs bu işi kendisine ister. Yani derki; “Ben bütün noksanlardan münezzehim.” Bütün kemal sıfatları kendisine atfetmek ister. Yani ulûhiyet!

İslam tarihinin içerisinde bunca ulemanın tasavvufa girmesindeki en büyük sebep budur.  Mevlana Halid (k.s) niçin tasavvufa girdi? Niçin kendisinden ilmen seviyesi düşük olan bir zatın elini tuttu? Neden kendini ona teslim etti? Niçin kendinden uzaklaşıp ona gitti? İmam Şafiler,  Ebu Hanifeler niçin kendilerinden bilgisi çok daha düşük olan insanlara gidip kendilerini teslim ettiler?

Kendimizi teslim ettiğimiz zat önemlidir. Şimdi biz saptırıcı bir âlime kendimizi teslim edersek o da bizi yanlışa sevk edecektir. Onun için bu büyük zatlar tasavvufa iltica ettiler. Bir ehl-i tarike... Mesela Mevlana (k.s) Seyit Abdullah Dehlevi’ye niçin iltica etti? Çünkü kendi nefsini gördü. Bilgi ile kendi nefsinin ıslah olamadığına şahit oldu. Nasıl? Çünkü kitaplar içinde kelimeler mevcuttur. Kitapların içinde mürekkepler vardır. Mürekkeple yazılmış bir çeşit hatlar vardır. Mevlana (k.s), bu hatlarda sadece manalar olduğuna şahit oldu. Bu hatlarda mananın ötesinde bir şey yoktu. Ne demek sadece mana yüklü olmak? Mesela kitapta muhabbet diye bir hat var ve bu bir kelimedir. Bu kelimeye o ahlakın yüklenilmediğini gördü. Sadece mana yüklenilmiş. Yani muhabbet hattını gören manasını anlayabilir fakat o ahlak, o ruh, o mana o resme yüklenilmemiştir. Şimdi burada manadan öte mananın canlısı lazım. Yani bize gerçek canlı bir muhabbet yaşayacağımız o ahlak lazım. Peki, bu ahlakı ve bu ruhu Allah hangi hatlara, hangi kelimelere yüklemiş? Allahu Teâla bunu yaşayan canlı insan kelimelerine yüklemiştir. Yani “Siz bunun canlısını istiyorsanız buna hamil olan, bunu taşıyan, bu işe kalıp olan Evliyaullah’ı bulacaksınız.” Tabi Mevlana (k.s), o elfazları okuyup o elfazlara yüklenen anlamları görünce anlamlar onu bir zata işaret eder.

 

Ve sallallahu aleyhi vesellem…

 

 

Seyda Alameddin (k.s.)

  • tarihinde oluşturuldu.

Nurşin.com | 2025 | Tüm Hakları Saklıdır.