SEN KALBİNİ NEYE VERDİN?
Bismillahirrrahmanirrahim. Elhamdülillahi Rabbü’l Âlemin. Vesselatü vesselamü ala seyyidina Muhammedîn nebiyyil ümmi ve ala alihi ve sahbihi ve sellim.
Dedem Şeyh Nasır (k.s), kendisine müntesip talebelerle geniş bir sahada irşad vazifelerini yaparlardı. At üstünde köy köy gezerlerdi irşad için. Bazen beş altı ay evlerine gelemezlerdi. O zamanın şartlarında, o kısıtlı imkânlarla Türkiye dışında dahi ilim, irfan, hizmet ve tasavvuf tohumlarını attılar; yeşerttiler. Bizler yüz küsur yıldır onların attığı tohumlardan istifade ediyoruz. O aileden gelen mümtaz zâtların her biri hakikaten güzel makamlarda olan insanlardır. Bu zâtlar, Allah Teâlâ’nın lütfu ve ikramı ile İslam dünyasına büyük hizmetlerde bulunmuştur. O dönemin sultanları tarafından iltifatlara mazhar olmuşlardır ve sultanlar onların maneviyatlarından istifade edebilmek için intisab da etmişlerdir. Sultan 2.Abdülhamid bunlardan bir tanesidir. Sâdât-ı Kirâm’ın sonrakileri de bulundukları yeri yeşertmişlerdir, aydınlatmışlardır. Onlar muhabbet meşrepli oldukları için insanların sinesine de muhabbet akıtmışlardır. Allah’tan gelen muhabbetlerinden kendileriyle temas hâlinde olan kim varsa istifade etmiştir.
Sekerat hâline giren bir müridi için Şeyh Nasır’a (k.s) derler ki: “Yıllardır sizin sohbetinize iştirak eden biri var ki ölüm döşeğindedir, son anlarını yaşıyor.” Şeyh Nasır (k.s), “Gideyim, kendisini ziyaret edeyim.” der. Olayı rivayet edenler şöyle anlatır: “Gittik ki mürid son anlarını yaşıyor. Kendisine üstadın, mürşidin geliyor, dediler. Son anlarını yaşıyor olmasına rağmen kalktı, kapıyı bizzat açtı, üstadının elini öptü ve dedi ki: “Siz zahmet ettiniz. Eğer sizin geleceğiniz bana söylense idi siz neredeyseniz ben oraya gelirdim.” Üstadına karşı hürmet, edep, sevgi… Maşuk gelince âşıktaki sevgi insanı hayata döndürüyor zaten. Birdenbire canlanması, edebi, elini öpmesi, siz zahmet ettiniz demesi… Şeyh Nasır (k.s) ona dedi ki: “Allahu âlem sen artık son anlarını yaşıyorsun -elhamdülillah- şuurun da yerindedir, kalbin zikir hâlindedir.” Mürid: “Sizin vasıtanızladır. Beni Cenâb-ı Allah’a yaklaştıran en büyük hatıra sizlersiniz. Sizi gördüğüm an kalbime yerleştiniz. Siz benim için Allah’ın hatırasısınız. Yani bana Allah’ı hatırlatan sizlersiniz. Sizin bereketiniz, sizin sayenizledir bu hâlim.” Şeyh Nasır (k.s) ona dedi ki: “Senin için yeni bir doğum gerçekleşecek. Şu an dünyanın rahmindesin. Sen orada doğduğun zaman oradakilere bizden selam söyle. Yakın zamanda biz de oraya geleceğiz. Burada misafiriz. Selamlarımızı ilet.” Mürid de dedi ki: “Ve aleyküm esselam.” Bu şekilde Şeyh Nasır (k.s) oradan ayrıldı. O gidince mürid kelime-i şehadet getirdi ve vefat etti. Hayatının son anını bununla mühürleyip gitti. Allah’ın birliğini, Peygamber Efendimizin (s.a.v) onun elçisi olduğunu ve bu elçinin bize gönderdiği her şeye inandığını, inanmanın ötesinde amel ettiğini, tatbik ettiğini, onun da çok çok ötesinde sevgi ile onu kendi kalbine nakşettiğini mühürleyerek ahirete doğru bir doğum gerçekleştirdi.” Cenâb-ı Allah bizlere de böyle bir doğum nasip etsin de diğer âleme ölü bir şekilde doğmayalım. Ayet-i kerimede “Bu dünyada iken gözü kör olanın ahirette de gözü kör olacak.”[1]buyuruluyor. Bugün burada yaptığımız ameller diğer âleme serpilen birer tohumdur. Biz bütün hesabımızı mevcut şu dünya için yapıyoruz, öyle yanlış bir algı içerisindeyiz. Namaz kılarken bile namazın şu an bize ne faydası var diye hesap ederiz. Hâlbuki insan kendi içerisinde bir yolculuk yapmaktadır. Siz on sene evvel bugüne yolculuk yapmaya başladınız. Bugün de on sene sonrasına yolculuk yapıyorsunuz. Bugün varsınız, hâlihazırda yarın da varsınız. Cenâb-ı Allah nezdinde her şey yaratılmış. Ahirette de insan mevcuttur şu an. Bizim bugün kıldığımız namaz 50-100 yıl sonraki yahut ahiretteki kendimize yaptığımız bir yatırımdır. İnsan ahirete göçtüğü zaman “Keşke ben hayattayken….”diye başlayan cümleler kuracak. On sene evvel yaptığı hatalar için “Keşke on sene evveline dönebilsem ve o hataları tekrar yapmasam.” diyecek. Burada işlediğimiz her bir amel için yıllar sonraki biz, “Vay benim hâlime! Keşke bir dönüşüm olsaydı. Ben niçin böyle bir hata ettim.” diye serzenişte bulunuyor.
Hesabımız, kitabımız anlık olmamalı. Biz öbür tarafa ne götürüyoruz ona bakmalıyız. Mesela insan bilmiyor ki aslında burada işlediği her bir hata için ahirette kendisine verilecek olan sarayı tahrip ediyor. Haram işlediği zaman aslında Allah’a bir dilekçe gönderiyor ve diyor ki: “Ya Rabbî! Şu günahı ben işledim; cehennemden bana bir yer ver.” Bu insan ahirette had safhada bir azap ve işkence içerisindedir. Bunu şu an hissetmiyor. Ta ki kendisi ile buluşana kadar. Yani kendi içimizde bir yolculuğumuz var bizim. Bir saat sonrası için şu an yolculuk yapıyoruz.
İnsan geçmişe gidemiyor, gelecek de meçhul olduğu için onu da hissetmiyor. O yüzden hiçbir amelimizi, hiçbir ibadetimizi dünyevi bir hesap üzerine yapmamamız gerekir. Ne yapıyorsak bir sonraki merhaledeki kendimiz için yapıyoruz. Kendi içimizde bir yolculuk… Merhaleden merhaleye…
Biz, ne yaparsak ahiret hesabı üzerine yapalım. Haram işlediğimiz zaman ahirette biz kendimize lanet ediyoruz. Örneğin diyor ki: “Şu dünya hayatındaki ben var ya, Allah onun belasını versin. Nasıl böyle bir hata eder! Allah ona o kadar imkân vermişti oysaki!” Veya bir iyilik, sevap işlediyseniz öbür taraftaki siz, bu taraftaki kendiniz için ne diyorsunuz: “Allah onun din-dünyasına yardımcı olsun, aferin ona. Başardı, dünya hayatındaki bu imtihanı aştı.” Onun için her hesap-kitap peşinen olmamalı. Namaz kıldınız mesela, size dünya adına bir şey verilmesin. Bir şey hissetmeseniz dahi. Diyelim ki güzel ameller işlediniz, bunun faydasını görmeseniz bile anlık olarak öbür taraftaki siz bunun faydasını görüyorsunuz. O size dua ediyor, sizden memnun oluyor. Onun için ayet-i kerimede: “Nihayet onlardan (müşriklerden) birine ölüm gelip çattığında, ‘Rabb’im, lütfen beni (dünyaya) geri gönder. Ta ki boşa geçirdiğim dünyada iyi iş (ve hareketler) yapayım.’ der. Hayır! Onun söylediği bu söz (boş) laftan ibarettir. Onların gerisinde ise, yeniden dirilecekleri güne kadar (süren) bir berzah vardır.”[2] buyuruluyor. İnsan geleceğe doğru akıyor da geçmişe doğru akamıyor. Allahu Teâlâ buyuruyor: “Ateşin üzerinde durduruldukları zaman görsen. O zaman ‘Keşke biz geri döndürülseydik, Rabb’imizin ayetlerini yalanlamazdık müminlerden olurduk.’ dediler. Hayır, daha önce gizlemiş oldukları şeyler onlara açıklandı. Ve şayet geri döndürülselerdi, men edildikleri şeylere mutlaka geri dönerlerdi. Ve muhakkak ki; onlar gerçekten yalancıdırlar.”[3] Peki neden? Çünkü akılları var, mantıkları var. Nefs ve şeytan onları kandırıyor. Dolayısıyla geçmişe gitseler yine nefsleri olacak ve yine onları kandıracak.
Öyleyse bir Müslüman Peygamber Efendimizin (s.a.v) tavsiyelerine riayet etmelidir. Peygamber Efendimiz (s.a.v), Ashab-ı Kirâm’ın talim ve terbiyesini yaparken aslında onların nefslerini terbiye ederdi, nefslerini tezkiye ederdi. Bu terbiyeyi verirken uyguladığı en etkili metot ise muhabbetti. Muhabbeti -Allah’tan gelen o sevgiyi- Ashab-ı Kirâm’ın kalplerine serperdi Her bir sahabe Resulü Ekrem’e (s.a.v) delice âşık idi. Yani kalplerini Peygamber Efendimize (s.a.v) vermişlerdi. Bu çok önemlidir. Allahu Teâlâ yarın bize soracak: “Sen kalbini neye verdin?” İnsan cevap verecek, diyecek ki örneğin: “Ben kalbimi paraya verdim.” Bir başkası diyecek: “Ben kalbimi nefsime verdim, şeytana verdim.” Allahu Teâlâ o kullara cevaben: “Ben size kalbinizi neye vermeniz gerektiğini söylemiştim. Kalbinizi peygamberime, benim dostlarıma verin demiştim. Buyurdum ki kitabımda: ‘Ey iman edenler! Allah’tan korkun ve sadıklarla beraber olun.’[4] Kalbinizi başka şeylere kaptırmasaydınız.”
Sahabe-i Kirâm hakikaten kalplerini Peygamber Efendimize (s.a.v) kaptırmışlardı. O öyle bir kaptırmaydı ki, öyle bir cezbe hâliydi ki ona olan sevgileri akıllarının önündeydi. Resulü Ekrem (s.a.v) vefat edince “Allah’ın Resulü ölmedi, ölemez. Kim öldü derse onun kellesini alırım.” diyecek kadar muhabbetleri fazlaydı. Örneğin Muhyeddin-i Arabî’nin (k.s) Allah’a olan aşkı, şevki öyle bir seviyededir ki “Ene’l Hakk” diyecek kadar O’nda fani olmuştur. Sıradan bir insan bunu söylese küfre girer. Ama o Allah’ın sevgisinde öyle kaybolmuş ki-buna cezbe hâli deniliyor- burada bir mazuriyet vardır. Duyguları had safhada.
Hz. Ebubekir’e (r.a) sorarlar: “Sizin dost edindiğiniz Muhammed (s.a.v) akıl, mantık dışı şeyler söylüyor. Bir anda yedi kat semayı aştığını, Hâlık ile görüştüğünü, orada değişik hadiseler gördüğünü söylüyor. Siz bu işe ne diyorsunuz? Aklınız, mantığınız buna onay veriyor mu?” Hz. Ebubekir’in (r.a) cevabı şu: “Biz aklımıza ve mantığımıza iman etmedik. Biz Allah’a ve Resulü’ne (s.a.v) iman ettik.” Mesele duygu, mesele muhabbet… Kalbin imanı budur. Aklın da imanı var, kalbin de imanı var. Yani kalbi şuursuz görmemek lazım. Fakat bizim kalbimiz aktif değil. Kalbimiz var mı yok mu o hissiyatta bile değiliz. Kalp de aslında akıl gibi işleyen bir mekanizmadır. Ne demek bu? Görme işini yapan göz değildir mesela. Görme beynin bir tarafında gerçekleşir. İşitme işini yapan kulak değildir. Beyin görür, beyin işitir. Bazen göz kapalı olsa bile beyin görebilir, işitebilir. Hiç duymayan bir insan rüyada sesleri işitebilir. Göz kapakları kapalı ama görüntüler görebilir. Çünkü gören, işiten aslında beyindir.
İşte; kalp de beyin gibidir ama aktif değildir. Cenâb-ı Allah kalbin aktifleşmesini ve kalbin iman etmesini istiyor. Kalbin de bir gözü var; zahirde ister penceresi olsun ister olmasın. Kalbin kulağı var, kalbin hissiyatı var. Hisseden tenimiz midir, beynimiz midir? Tabiî ki beyindir. Tat alan dilimiz midir? Hayır, beynimizdir. Beyin olmaz ise ne görebilirsiniz ne işitebilirsiniz ne de tadabilirsiniz.
Allah her insanda kalp denilen, aynı beyin gibi çalışan ama beyinden de muazzam bir şey yaratmış. Tasavvufa girip de insanın kalbi aktifleştiğinde kalp de beyin gibi hissedebilir. Kalbin de beyin gibi görme merkezi vardır görebilir. Kalp tat alabilir. Kalbiyle imanın tadına varmak diye bir şey var mesela. Zahirdeki göz, el, kulak birer vasıtadır. Nasıl ki peygamberler ve veliler de Allah’a varmada birer vasıtadır. Asıl tat alan şey insanın kalbidir. Peygamber Efendimizin (s.a.v) bir nazarı yahut gözün bir nazarı, bunlar zahirdeki vasıtalardır. Rikkat denilen bir olgu vardır. Allah bizden kalp istiyor. Allah sizin tenlerinize bakmaz, heykelinize bakmaz; heykelinizin içindeki beyninize de bakmaz, bunlar Allah nezdinde önemli değildir, bunlar sadece birer vasıtadır. İnsanın gözünün önünde bir veli olması gerekir. Böyle canlı bir örnek olmadan muhabbet oluşmuyor. Onun içindir ki ihtiyaca binaen Allahu Teâlâ veliler gönderir. Velinin içinde kendini yansıtır. Bütün bunlar kalbin harekete geçmesi içindir. Bunlar vasıtasıyla kalp harekete geçmiş mi geçmemiş mi ona bakar Allah. Kalbe bakar… Kalbe muhabbet indi mi, inmedi mi? Bizler kalp ile zikrederiz mesela dil ile değil. Dilin zikretmesi de vasıtadır.
Kalpler aktif değil. Beyin öyle değil mesela, siz isteseniz de istemeseniz de beyin çalışır. Ama kalp imtihan gereği durdurulmuştur. Bir çark gibi… Ama bu öyle muazzam bir çarktır ki ahiretin çarkları var bunun içinde. Bütün kâinat bir çekirdek içine nasıl hapsedilmişse kalp için de bu mevcuttur. Kalp muazzam bir çip gibi. Allah kalbin bu sinyallerle aktifleşmesini istiyor. Dolayısıyla sohbet, rabıta kalbin aktifleşmesi için önemli vasıtalardandır. Sâdât-ı Kirâm’ın bulundukları yere yaydıkları nur, feyz; kalbin harekete geçmesinde çok önemlidir. En büyük vasıtalardan bir tanesi de hatmedir. İrşad vazifesini yapmak, hizmet etmek, insanlara tövbeyi anlatmak, insanları tarikatı Muhammediyyeye sevk etmek de kalbi ciddi anlamda harekete geçirir.
O yüzdendir ki Peygamber Efendimiz (s.a.v) “Allah sizin cisim ve suretlerinize bakmaz, kalbinize bakar ve kalbinizden akan amellere bakar.” buyurur. Kalp harekete geçmiş, kalbe ihlas girmiş, kalpten dışa doğru ihlaslı bir amel çıkmış. Kalbin içine muhabbet girmiş, sonra muhabbetle yapılan bir amel oluşmuş. İhlâs ve muhabbetle yapılan küçücük bir amel, dağlar büyüklüğünde ama bu duygulardan yoksun olan amelden çok daha üstündür. Allah’ın muhabbeti mantık ve dimağda kalmasa da kalbe inse, orada harekete geçse; sonra bu insan muhabbetle bir defa “La ilahe illallah” dese cennete girer. Ama kalp lazım. Beyin, akıl bunların hepsi vasıtadır. Nasıl ki elinizi bir şeye dokundunuz, bunu hisseden esasen beyindir ama önce elin dokunması gerekir. Tat alan beyindir ama bir nesne lazımdır. Fakat rüyada bir şey yersiniz, tadına varabilirsiniz. Beyin de akıl da kalbi harekete geçirmek için vasıtadır. Cenâb-ı Allah ayeti kerimede ilmi kalbine inmeyen insanlar için kitap yüklü merkepler benzetmesini yapar. Yüklü kitaplar var beyinlerde fakat beyindekiler kalbe inmediği için faydası yok. Felçli bir el düşünün, bu el neye dokunursa dokunsun beyne bir ileti gitmez. Yok hükmündedir bu el. Beyindekiler de kalbe inmiyorsa beyin de felçlidir, tedaviye muhtaçtır. Nefs onu felce uğratmış, şeytan onu felce uğratmış. O beynin kitaplarla yüklü olması bir değer oluşturmaz Allah katında. Bir kamyon dolusu kitap olsa bu, kamyona bir değer katar mı? Katmaz. Ama ruha ve kalbe sirayet ederse ve amele dökülürse o zaman bir değer atfedilir. Tasavvuf kalbe direkt müdahaledir. Ama zahiri ilim, akıl ve mantığa hitap eder. Onu yükleriz. İlim öğreniriz, bu akla hitap eder; akıl da bildiklerini tasavvuf vasıtası ile kalbe indirir. Nihai hedef tasavvuftur. Onun içindir ki sıradan insanların çok ötesinde, ilmin zirvesinde olan insanlar tasavvufa girmiş ve mürid olmuşlardır. En fazla sufiliği, müridliği yapanlar, âlimler olmuşlardır.
Seyda-i Tağî (k.s) ilmin zirvesinde olan bir insandır ama onun yaptığı müridlik kadar müridlik yapan çok az insan var. O (k.s), şu sözleri kalbinden söylüyor: “Ben üstadımın bir nazarına dünyanın ve ahiretin bütün nimetlerini tereddütsüz feda ederim. Canımı tereddütsüz feda ederim. Can nedir ki? Cennetimi feda ederim.” Muhabbetin zirvesi… Her şeyde orta yol aranırken, her şeyin mutedil olanı iyi iken muhabbet fazlasını ister. Dinde her şeyin orta hâlli olanı istenir. Dünyaya ait öfkede de sevgide de aşırılık doğru değildir. Ama tasavvufi muhabbet aşırılık ister. Çünkü ashabın Peygamber Efendimize (s.a.v) olan muhabbeti had safhada idi. Çünkü Peygamber Efendimiz (s.a.v) öyle isterdi. “Bana olan sevginiz; annenize, babanıza, çocuklarınıza, malınıza olan sevginizden daha fazla değilse gerçek iman etmiş olmazsınız.” buyururdu.
“Ya Ebu Bekir ya Ömer! Ne kadar muhabbetiniz var?”
Hz. Ömer (r.a):
“Nefsim hariç her şeyden üstün.”
Yalan söylemiyor.
“Ey Ömer; nefsini aradan çıkar. Ben neredeyim, nefsin nerede karar ver.” buyurunca Allah’ın Resulü (s.a.v), Hz. Ömer (r.a):
“Tamam ya Resulullah. ” diyor.
Allah’ın Resulü (s.a.v) “mal” dese malını verecek Hz. Ömer (r.a), “evlat” dese verecek, “anne-baba” dese feda edecek. Ama “can” deyince bir tereddüt yaşıyor. O tereddüdün ortadan kalkması lazım. İşte o zaman kalp harekete geçiyor.
İhlâs, muhabbet, teslimiyet; kişi bunları doğru bir istikamette kullanırsa faydasını görür. Ama yanlış yerde kullanırsa zarar görür. Nasıl ki insan teslimiyetini şeytana, nefse, dünyaya verirse zarar eder. Muhabbet çok kutsi bir makamdır ama dünyalık bir şeye, batıla verilirse kişi bundan zarar görür. İstenilen bu güzelliklerin doğru istikamette olması gerekir. Velayet yolu doğru bir istikamettir. Velilerin gittiği yol… Bu insanları biz takdir ederiz, iltifat ederiz, teveccüh ederiz, dualarını isteriz.
Sâdât-ı Kirâm’ın sohbetlerinde muhabbet vardır. Kalbin ihtiyaçları giderilir. Abdurrahman-ı Tağî (k.s) sohbet ile vaazın farkını anlatır. Tasavvuf ehlinin yaptığı, sohbettir; bunların dışındakiler ise vaaz. Aradaki fark nedir? Sâdât-ı Kirâm Allah’a doğru akar; kalpleri, duyguları Allah’a akar. Bu akış sırasındaki dalgalanmadır sohbet. Bu sözler o dalgalardır. Kaynağı Allah’ın muhabbetidir. Dolayısıyla orada kim hazır bulunursa bulunsun, o an kalbini boşaltarak edep ile sohbeti dinlerse kalbine muhabbeti alır. Vaazın kaynağı ise Allah’ın cezbesi değildir. Onun kaynağı kişinin hafızasına aldığı, göz ile kaydettiği cümlelerdir. Kaynak hafızadır, kalp değildir. Onun için sohbet; kalbin ihtiyacını, açlığını giderir. Bizim bu zamanda ihtiyaç duyduğumuz şey, kalbin açlığına çare olacak olan sohbettir.
Eskiye nazaran refah arttı. Eskiden insanlar ekmeğe muhtaçtı, şimdi ekmeğe ulaştı. Bilgiye muhtaçtı, bilgiye ulaştı. Eskiden bir hadisi öğrenmek için kısır imkânlarla bir diyardan bir diyara giderlerdi. Veya din öğrenmek için bir âlime gitmek üzere yolculuk yapılırdı. Bir insan bir gün, iki gün yol giderdi ki bir âlimden doğru bir şekilde dinini öğrensin. Şimdi ise telefon var, internet var. Bunlara rağmen ihtiyaçlarımız daha da arttı. Demek ki esas sıkıntı bilgisizlikte değil. Bizim sıkıntımız, açlığımız kalbîdir. Fakat nefs bizi kandırır. Açlık neticesinde gider midemizi doldururuz. Tenimizin ihtiyacı varsa gider alışveriş yapar, giyiniriz. Sonra bakarız ki hâlâ bir sıkıntı var, hayatımızda bereketsizlik var; işlerimiz iyi gitmiyor, mutsuzuz, huzursuzuz. Sebep, kalbî açlığımızdır. Bu neye benzer? Çöle düşmüş suya muhtaç bir insana kendisine arkadaşlık yapan nefs ve şeytanın tuzlu su vermesine benzer. Tuzlu suyu içmemesi lazımdı ama aldandı içti. İçtikçe de susuzluğu arttı. Kalp otuz kırk yıldır susuz kalmış. Zamane insanının kalbe ait suyu içmesi gerekiyor. Tasavvufa girmesi, muhabbete ulaşması gerekiyor. Kalbe, ihtiyaç duyduğu gıdayı vermesi gerekirken kişi hâlâ bedene yükleniyor. Yer, içer, alışveriş yapar, daha çok para kazanmak ister; zanneder ki sıkıntı orada. Fakat gittikçe sıkıntı artar. Bakar ki on sene önce daha mutluydu, yirmi sene önce daha da iyiydi. Çünkü yıllar ilerledikçe tuzlu su içmeye devam etti. Şeytan ve nefs dedi ki: “Bu huzursuzluğunun kaynağı paranın az olmasıdır veya gezmediğindendir, yemediğindendir, şunu alamadığındandır.” Böylece insan, tuzlu su içmeye devam etti. Belli bir yaşa gelince de artık duramaz ve der ki: “Bir sıkıntı var ama ben nedenini bilmiyorum. Yolumu şaşırmış durumdayım.”
Cenâb-ı Allah size kalp açlığınızı doyuracağınız bir kapı nasip etmiş, kıymetini bilin. Kendinizi boş işlerle meşgul etmeyin. Din yolunda çalışın, ibadet edin, taat edin. Kendinize doğru yaptığınız bu yolculuk boyunca iyi işler yapmışsanız hamd edeceksiniz. Gençlikteki kendinize, ihtiyarlıktaki kendinize, dünya hayatındaki kendinize teşekkür edeceksiniz. Ama yapmazsanız lanet edeceksiniz kendinize. Ve Allah’tan geçmişe doğru bir yolculuk yapmayı isteyeceksiniz. İşte, Allah o insana bir fırsat daha vermiyor.
Allah nezdinde zaman kavramı yok. Allah nezdinde her şey şu anda bitti. Her şey bitti, kitaplar kapandı, bir kısım insan cennette, bir kısmı ise cehennemde işkence çekiyor. Bizler zaman içinde yolculuk yapıyoruz. Bu yolculukta Allah insana irade hakkı vermiş. Örneğin yolda seyir hâlinde olan bir aracı ben yukarıdan izliyorum. Bu araç çok hızlı gidiyor. Ve ben yukarıda olduğum için görüyorum ki az ileride kaza riski var. Ve sonunda araç kaza yapıyor hızlı gittiği için. Ama ona kurallar söylenmişti. Allah için de bu böyledir.
Netice itibariyle amellerimiz, itaatimiz kendi iyiliğimizedir. Hesabımızı dünya üzerine yapmayalım. Örneğin kıldığımız namazın bu dünyamıza da faydası vardır ama asıl faydası ahiretedir. Bugün namaz kılan birinin kıldığı namaz için elli yıl sonraki kendisi “elhamdülillah” der ama kişi bunu işitmez. Allah sizlere muvaffakıyetler versin; nefse, şeytana aldanmayın. Her şey geçici. Geçmişe dönüş yok. Dönebilsek hatalarımızı düzelteceğiz fakat buna imkân yok. Onun için bu meselede hassas olalım. Arkadaşlarımız çalışsınlar. Dünya canavarların, canilerin, vahşi insanların eline geçecek. Eğer çalışmazsanız, gayret etmezseniz dünya bunların eline kalacak. Dünya bizim için önemli çünkü biz burada ahiretimize tohum atıyoruz. Bugün dünya canilerin, vahşilerin eline geçse, böyle bir zikir ortamı bulamasak, buluşma imkânımız olmasa ahiretimiz de zarara girer. Böyle kıt imkânlara rağmen insan biraz gayret etse çok geniş sahalara ulaşabilir. Allah’ın inayeti, gücü, kuvveti var. Siz çalışmazsanız sizden sonra gelen nesliniz sıkıntıya girer. Zaten bir sonraki kuşağa kapı açmak için geldiniz dünyaya. Evlilik bu yüzden sünnettir. Siz yol açtığınız için onların mürebbisi zahiren siz oluyorsunuz. Kendi tabiatınızı, mizacınızı onlara bırakıyorsunuz. Kendinizdeki özellikleri onlara aktarıyorsunuz. Onlar da sonrakilere… Sizler güzel ahlaklı olursanız sonradan gelenlere de bu sirayet eder. Siz salih olursanız salahiyetinizden çocuğunuza aktarabilirsiniz. Dünya vahşilere, katillere, canilere emanet edilirse ne ibadet ne taat kalır. Dünya cehenneme çevrilir. Şu an dünyanın birçok yeri cehennem… Sizler bugün gevşek davranırsanız ne malum onların yarın buralara da gelmeyeceği? Siz bugün Allah’ın dininde gevşek olursanız yarın sıkıntıya girdiğinizde kimden yardım dileyeceksiniz? Zenginken, ferahtayken Allah’ı hatırlarsanız dara düştüğünüz zaman yardımsız bırakılmazsanız. Eğer Allah’a yardım ederseniz… Nasıl yani? Diyelim ki insan zengin ve zenginlik içindeyken Allah’ı unutmuyor, malıyla Allah’ın dinine yardım ediyorsa fakirliğe düştüğünde Allah onu yardımsız bırakmaz. Allah’ı şu an hatırlamasak, gevşek davransak, nefs ne istiyorsa onun arkasından gitsek sonra da sıkıntıya girdiğimiz zaman Allah’ı hatırlarsak, ondan yardım dilersek, “Sen bizim Rabb’imizsin. “dersek bir anlamı olmaz. Öncesinde kim onun Rabb’iydi? “Eferaeyte menittehaze ilahehum.” “Nefislerini kendilerine ilah tutanları, nefislerine kul kölelik yapanları gördünüz mü?”[5] buyuruyor Allahu Teâlâ. Geniş anında Allah’ı rab edinmeyene sıkıntıya girdiği zaman Allah yardım etmez. Merhametine binaen belki yardım eder ama istemeye hakkı yok bu insanın. Bir menkıbe anlatılır:
Bir ihtiyar, köprüden geçmektedir. “Ya Rabbî! ya Rabbî!” diye diye zikirle geçer. Fakat köprüden yuvarlanır. Bu olayı bir Allah dostu uzaktan gözlemler. Aynı köprüden bir genç de türkü söyleyerek geçer. Köprü çok ince, düşme ihtimali var. O veli şaşırır, “Ya Rabbî! Bu işin hikmeti nedir? İhtiyar, senin zikrinle köprüden geçti, sen onu aşağı attın. Genç ise türkü söylüyordu.” Cenâb-ı Allah der ki: “İhtiyar, gençliğini hep nefsinin memnuniyeti için harcadı, ta ki köprünün başına gelene kadar. Oraya da geldi ki köprü dar. Benden yardım diledi, ben ona yardım etmedim. Ama genç, gençliğini ibadette, taatte, İslam’a hizmette geçirdi. Köprünün başına geldiğinde kalbi rahattı. Türkü de söylese onu geçireceğim. Darlıkta ben onu yardımsız bırakmam.”
Biz de şimdi rahattayken İslam’a yardım eder, hizmet edersek yarın sıkıntıya girince de elimizi açarız. Belki de Allah, daha elimizi açmadan sıkıntımızı bertaraf eder. Ama insan gariptir. Hayatı nefse, şeytana ibadetle geçer; onlara abd olur. Nefsin arzusu var, Allah’ın da arzusu var. İnsan nefsi seçip nefse abd oluyor. Elli yıl nefsine ibadet ediyor, nefsini memnun ediyor. Sıkıntıya girince de Allah’a yöneliyor haşa- Allah’ı kandırıyor. Allah’ı kandırmak hoş değil. Biz dürüstlüğümüzü gösterirsek, Allah’a sadakatimizi gösterirsek, Allah’a tövbe edersek, Allah’ı memnun edersek Allahu Teâlâ bizi affeder. Sadakatimizi gösterelim Allah’a. Sadık olursak Allah’ın rahmeti geniştir. Kırk elli yıllık nefse hizmeti kendine imiş gibi sayar.
Ve sallallahu aleyhi vesellem…
[1] İsra Suresi, 72. ayet.
[2] Müminun Suresi, 99-100. ayetler.
[3] En’am Suresi, 27-28. ayetler.
[4] Tevbe Suresi 119. ayet.
[5] Casiye Suresi 2
- tarihinde oluşturuldu.