Müslümanın Miracı İçtedir
Bismillahirrahmanirrahim. Elhamdülillahi Rabbül Âlemin. Vesselatü vesselamu ala rasulina nebiyyil ümmi ve ala alihi ve sahbihi vesellem.
Resûlullah (s.a.v) Allah’a ulaşmakta bize yol göstermiştir. Yol prensiplerdir, usullerdir, adaplardır, Allah’ın emirleridir. Hadisin ifadesiyle “Kişi sabahleyin evinden çıkar, sabah mesaisinin bir kısmını Allah yoluna verirse; gecenin bir vaktini, bir kısmını Allah’ın yolunda harcarsa dünya ve dünyanın içinde ne varsa hepsinden üstündür.” Bir insan Allah’ın yolunda, Allah’ın yolunu, dinini âli etmek adına -yani İslam’a hizmet etmek için- İslam’a hizmet de Cenâb-ı Hakk’ın hoşnutluğu istikameti olduğu için, kişi sabahleyin evinden çıkar, sabah mesaisinin bir kısmını Allah yoluna verirse; gecenin bir vaktini, akşamın bir vaktini, evinde ya da dışarda keyf u zevkle geçireceği o bir mesaisinin bir kısmını Allah’ın yolunda harcarsa, Allah’ın yolu dediğimiz şey kişiyi Cenâb-ı Allah’a ulaştıran Allah’ın emirleri, dinin hizmetidir, İslam’a hizmetidir, ibadetleridir, taattir; bu, dünya ve dünyanın içindeki ne varsa hepsinden üstündür.
Kişi sabahleyin evinden çıkar, sabahın veya akşamın bir mesaisinde mesela sohbete gider. Hatmeye gider. İnsanlara bir şeyi anlatmaya gider. İnsanlar bozulmuşsa, tamire düzeltmeye çalışır. Bu sizin içinde bulunduğunuz dünya ve bu küre-i arzın içinde yeşeren ne kadar güzellik varsa veyahut insanoğlunun icat ettiği ne kadar icat varsa; evler, arabalar gözünüze hoş gelen ne varsa, sizin sabahın ve gecenin o mesaisini Allah yolunda harcamanız dünya ve dünyanın içinde ne varsa hepsinden üstündür. Bu hayrınız öbür tarafa gider. Öbür tarafa bir amel olarak ulaşır. Şayet Allah, amelin karşılığını bu dünyada gönderse ne bu gezegen ne bu gezegenin içini kuşatamaz. O kadar büyük şeyleri Cenâb-ı Allah bize nasip ediyor esasen.
Ayeti kerimede mealen “Kendinizden önce gönderdiğiniz iyiliklere, sevaplara öbür tarafa gittiğiniz zaman rast geleceksiniz. Sabah mesaisini, akşam mesaisini Allah yolunda harcamışsanız, Allah’ın ona büyük bir fiyat vereceğine şahit olacaksınız. Büyük mükâfat vermiş, ücret vermiş. Allah’ın karşılığında size sonsuz nimetler verdiğine şahit olursunuz.” Onun için inşallah bir Müslüman, bir mümin Allah’a iman ettiği zaman malum ahirete imanı vardır. Yani bu hayatın geçici olduğuna, hayatın bir başlangıcı olduğu gibi sonunun da olduğuna inanır. Dünya hayatının bir son günü vardır. Ahiretin de ilk gününe inanıyor esasen. Bu ilk gün ne zaman olabilir? Yarın da olabilir ondan sonraki gün de olabilir. Ondan sonraki bu ahiretin de ilk gününe yayılır esasen. Bir perşembeye rast gelebilir, bir cumaya da rast gelebilir.
Ahiretin ilk gününe inanıyor. Ahiretin ilk günü vardır fakat son günü yoktur. Ahiretin ilk günü dediğimiz şey ya cennettir ya da cehennemdir. İnsanlık için bu iki seçenek dışında başka alternatif yoktur. Diyelim ki cehenneme gitti insan, neuzibillah, cennet yolu da kapalı. Onun dışında bir sığınmacı olarak gideceği vatanı, memleketi, diyarı yok olmuş; gezegeni yok olmuş. Cehenneme gitmemek adına başka sığınacak yurdu yok, vatanı yok, gidecek başka bir yeri yok. Bir Müslümanın bunlara iman etmesi lazım. Buna inanıyorum diyen insanın dünya hayatındaki bir lezzetin onun için çok önemli olmaması lazım. Bir Müslüman dünya nimetlerinin tadına bakabilir tabii ki. Fakat şunu da bilmelidir ki, o nimetler onu hiçbir zaman doyuramaz. Cenâb-ı Hakk’ın tatma noktasında o nimetlere izni var. Fakat o nimetlere doyma diye bir şey yoktur esasen. Ekmek hiçbir zaman insanın kalbini, ruhunu doyuramaz. Para hiçbir zaman insanın kalbini, ruhunu doyuramaz. Para insanı strese sokar, sıkıntıya sokar. Ruhî ve kalbî açlık dünya ve dünyadaki nimetlerle hiçbir zaman giderilemez. Müslümanın buna inanması lazım. Zaten etrafınızda buna şahit oluyoruz esasen. Müminin açlığını gideren şey nedir? “E lâ bil zikrillâhi tatmainnul kulûb(kulûbu)” (Rad:28) Kulaklarınızı iyi açın, zihninizi bu tarafa verin. Zihinleriniz dağınıksa bu tarafa verin, yoğunlaşın. Sizin vücut denilen bu memleketin, bu diyarın merkezi hükmünde olan başkenti kalp denilen bu noktanın tatmin olması Cenâb-ı Allah’ı zikretmekle olur. Kalp Allah’ı zikirle bir münasebet içine girerse, bir taalluk içine girerse, o kalp, o ruh fayda görür. Merkezi bir yer olan kalp, orayla bağlantıya geçerse o zaman adeta bütün bu diyar, insan denilen ülke, iç dünyamız, kalp noktası, Allah’la münasebete geçtiği zaman hepsi huzura kavuşur, aydınlanır. İtminan dediğimiz en üst seviyeye, tatmin olmuş bir kıvama ulaşır.
Fakat onun dışında aklî, mantıkî veya fizikî veya dil ile bir münasebet olursa bu tatmin oluşmaz. Fizikî bir münasebet nedir? Namaz veya dil ile yapılan zikir. Bunlar da kıymetli şeylerdir. Fakat irtibatı sağlayan şeyler değildir. Allah ile irtibatı sağlayan şeyler insanın kalbidir. Dış ibadetlerdeki amaç esasen iç mekanizmayı harekete geçirmektir. İç mekanizma dediğimiz kalbî mekanizmadır. İtikadî, ruhî, kalbî mekanizmayı harekete geçirmesidir esas. Bu mekanizmayı harekete geçiren içteki yol, içten Allah’a gitme meselesidir. Dışta değil içte olur. Çünkü insanı Allah’a ulaştıran yol içten olur. Çünkü ancak kalbî bir bağ kurarsanız Allah’a ulaşabilirsiniz. Yani bir Müslümanın esasen miracı içtendir. Bir insan kalp vesilesiyle Allah ile irtibatı kurar, zikri yapar. Kalbin içine Allah’ın muhabbeti girerse, Resulullah’ın (s.a.v) muhabbeti girerse, elbetteki bu muhabbet ve aşk vasıtasıyla Allah’a süratle ulaşır. Çünkü içten içe O’nu arar. Kalpten O’nu arar, düşüncede, fikirde O’nu arar. Dolayısıyla dünyadaki her metaın arakasında Allah’ı aramaya başlar. Her metaın arkasında Cenâb-ı Allah’ın eserini görür. Hepsini Cenâb-ı Hakk ile münasebet içerisinde görür. Dolayısıyla dolaşması, gezmesi, yemesi, içmesi her zaman Allah’ın zikriyle hasıl olur. Sanki yerken, içerken teheccüdde namaz kılıyor. Çünkü onun fikri, düşüncesi yemekte değildir. Fikri, düşüncesi Allah’tadır; fikri, düşüncesi Resûlullah’tadır (s.a.v). Veyahut ehl-i tasavvufun başlangıçtaki fikri düşüncesi üstadındadır. Üstadı ise Allah’ın dostudur, o münasebetle esasen fikri, düşüncesi Allah ile bir bağlantı içerisindedir. Onun için tasavvufta öyle ibadetler, aşk makamı elde ettiren öyle makamlar vardır ki; kişi yirmi dört saatin her saniyesini dahi ibadet ü taatle geçirir. Bu aşk ile, muhabbet ile hasıl oluyor.
Sahabe- i Kirâm bizim için örnektir. Resûlullah (s.a.v) ashabını nasıl yetiştirmiş. Sahabenin iç duyguları, iç âlemleri nasıldı. Mesela Hz. Ebubekir (r.a), Hz. Osman (r.a) ve Hz. Ömer’e (r.a) bakmak lazım. Meşrepleri farklıdır onların. Allah Resulüyle (s.a.v) ilgili her birisinin farklı münasebetleri vardır. Ama Hz. Ebubekir Sıddık’ın (r.a) en belirgin özelliği sıddıkıya dediğimiz sadakattir. O sadakat çok üst bir makamdır. Aşkın sayesinde öyle bir seviyeye geliyor ki sıddık makamına geliyor. Kriz olur, kıtlık, sıkıntı meydana gelir. Resûlullah (s.a.v) yardım talebinde bulunuyor ashabından. Hz. Ömer (r.a), Hz. Osman (r.a), Hz. Ali (r.a) diğer Ashab-ı Kirâm ne yapıyorlarsa gönülden yaparlar. Kimi malın üçte birini kimi yarısını bağışlar. Resul-i Ekrem (s.a.v), Hz. Ebubekir’e (r.a) “Sen ne kadar getirdin?” diye sorar. O da “Ben geride hiçbir şey bırakmadım.” der. “Nasıl hiçbir şey bırakmadın? Ailen nasıl geçinecek?” Hz. Ebubekir Sıddık (r.a) “Allah’tan” diye cevap verir. Hayatının her safhasını, her anını Resûlullah’ı (s.a.v) düşünerek geçirir. Hatta öyle ki Hz. Ebubekir Sıddık (r.a), Hz. Peygamberin (s.a.v) düşüncesini öyle bir iç âlemine yerleştirir ki, kuşatır ki yerken unutamıyor. Yürürken unutamıyor. Hatta bazen unutmak istiyor. Abdest alma sırasında unutmak istiyor. Abdest alırken o düşünce edebe aykırıdır, saygıya muhaliftir. Bundan dolayı sıkıntı çekiyor. Resulullah’a (s.a.v) soruyor. “Böyle bir hâlim var.” Allah Resulü (s.a.v) hoşnut oluyor.
Bir sohbet yapılırken maksat sadece cehaletimizin farkına varmak değil esasen. Tasavvuf sohbeti bu değil. Seyda-i Tağî (k.s) der ki: “Sohbet ile vaaz farklıdır. Vaazda bir kişi okur, okumanın neticesi ile anlar, neyi anlar cehaletinin farkına varır. Bir fark olur onda. Bir ihtiyacı vardır, ihtiyaç duyduğu şey kitaplarda olmaz. Vaazda da olmaz. Sohbette ne vardır.? Sâdât-ı Kirâm’ın sohbetinde o zâtın kalbinden dökülen aşk u şevk, muhabbet, o hissiyat denizinden dışarı yansıyan dalgalar vardır.”
Tasavvufa insan girdiği zaman alacağı şey hissiyat olur. Bizim esasen ihtiyacımız hissiyattır, biz ona muhtacız. Aşk u şevki kitaplarda yüz bin defa tekrar ve ezber yapmaktan daha öte o kitabın bahsettiği aşk hissiyatının bizlerde de olmasıdır. İç İslamiyet’i, İslami duyguları biz nerde bulabiliriz? Ehl-i tasavvufun yanına varınca bulabiliriz. Tasavvuf böyle bir meslektir. Onun için zahiri âlimler ve bilginler tasavvufa giriyorlar. Tasavvuf ne demektir? İç ilim demek, batini ilim, batini hisler demek. Zahiri değil yani. Aklî ve mantıkî muhabbet değil, yani kalbî ve ruhî muhabbetten bahsediyorlar. Kalbî olduğu zaman tam hakikî muhabbettir. Diğeri kalbî sayılmıyor. Mesela bizim ahiret inancımız niye zayıf? Çünkü mantikî bir ahiret inancına sahibiz. Kalbî bir inancımız yok ki. Mesela Allah sevgimiz niye yok? Esasen mantıkî bir Allah sevgisi var. Bizdeki ahiret sevgisi mantıkîdir. Yani mantık itibariyle okuyor ve diyoruz ki biz Allah’a karşı gelirsek, sevmezsek sonuçları şunlardır: Cehennem olur, azap olur. Cenâb-ı Allah’ın büyük nimetleri de vardır, teveccüh ediyor. Böyle büyük bir zâta, güce, kuvvete karşı ben hangi mantık ile O’nun uzattığı dostluğu elimin tersi ile itebilirim? Hiç akıl kârı değildir, der, bu şekilde Allah’ı severiz. Bunlar mantıkîdir, biz kıyas yaparız.
Kâinat Resûlullah (s.a.v) için yaratılmıştır. Bizim varlık sebebimiz Resûlullah (s.a.v) var olduğu içindir. O (s.a.v), bizim varlığımızın müsebbibidir. Allah katında büyük bir mertebesi makamı vardır. Resûlullah (s.a.v) bize el uzatmış. Biz o dosta karşı hangi akıl kârı ile el uzatmayacağız deyip mantıkî, kâr ve zararımızı düşünerek onu severiz. İşte bu esas sevgi değildir. Menfaate binaen buna mantıkî sevgi diyorlar. Menfaate binaen yapılan sevgidir. Yahut Allah’a, büyük bir azamete sahip olan yaratıcıya karşı bu sevgi. Kâinatı yaratmıştır, kâinat ve sonsuzluk vardır. Gücünü düşünecek olsak aciz kalacağız. Hiçbir zaman onun gücünü ölçemeyiz. Kâinatta O’nun yarattığı eserler, sonsuzluk var. Yani aciz kalıyoruz. Böyle büyük bir yaratıcı; gücü, kuvveti, azameti sonsuz olan bir yaratıcı yaratmış bizi. Sonra “Sen bana bir adım yaklaşırsan ben sana on adım atarım.” tarzında beyanları da var. O zaman biz akıl kârıyla mülahaza ederiz. Kâr ve zararı düşünürüz. Dostluğu kurmamak, haşa ona düşmanlık etmek çok büyük bir zarardır, deriz. Mantıkî anlamda. Gelecek kâr ve zarara binaen, sevgimizi O’na veririz.
Sevgi mantıkî bir sevgidir. Bu yüzden büyükler derler ki:” Siz Allah’a, cennetine binaen büyük nimeti verecek düşüncesiyle o dostluğu ibadeti, taati yaparsanız; Allah’ın kulu sayılmazsınız. Siz menfaatin kölesi, cennetin kölesisiniz. Veya cehenneme girmeyeyim, gücüm yok dayanamam. Biz nasıl dayanacağız o cehenneme…Orada mekanizmamız ve fizik kanunları değişiyor. Normalde oraya giren bir insanın buhar olup uçması lazım. Ama Allahu Teâlâ öyle ifade ediyor ki o an insan buhar olmaktan korunuyor. Yani cildi her yandığı zaman cildi tazeleniyor. Cildi tazeleniyor ki acı taze tutulsun. Güneş’e bile hangi cisim olursa olsun kaç milyon kilometre yaklaşsa buhar olup uçar gider. Cehennem ondan daha ateşli bir yer. Oradaki fizik kanunu değişiyor. İnsan “Cehenneme girmeyeyim. Bundan dolayı Allah’ın hoşnut olduğu şeyleri yapayım. O’nun velisi olayım. O’nun rızasını alayım.” dese korkunun kölesi oluyor. Yani cehennemin kölesi oluyor. Cenâb-ı Allah aklî, mantıkî bir sevgi değil de kalbî bir sevgi istiyor. Bir insan görürsünüz, ondan hiçbir menfaatiniz yok. Ama gözünüz onu görür, kalbiniz ona atar. Sesini işitirsiniz, kalbiniz atar. Kokusunu hissedersiniz, kalbiniz ona atar. Aklınız mantığınız atmaz ama kalbiniz atar. Kalp biraz daha somut şeylerle atar. Peygamber veya evliya gibi bir vasıtayla, Allah’a ulaşabilirsiniz. Tabii o güzellik karşısında şeytan, nefis, o zaman müdahale ediyorlar. Nasıl müdahale ediyorlar? Vesvese ve şüphe verirler. Bin bir bahane uydurmaya çalışırlar. “Aman oraya gitme, aman şöyle olursa, böyle olur, aman ya burada bir şey varsa!” diye. Bu sefer o veliye karşı ciddi taarruzlar başlar. Allah’ın emaneti o sevginin verilmemesi için. O zaman insanın mücadelesi başlıyor esasen. O zaman aklını devreye sokması lazım.
İnsanın nefs ve şeytanla mücadelesinde akıl ve mantığını devreye sokması lazım. “Niye ben onları sevmeyeyim? Niye ben Resulullah’a (s.a.v), Allah’ın velilerine, Sâdât-ı Kirâm’a muhib olmayayım? Ne olursa olsun onlar benim nefsimden daha iyidirler.” demesi lazım en azından. “Ben dünyaya muhip oluyorum, arabaya muhib oluyorum, şuna âşık ve meftun olmuşum. Allah’ın velileri ilim erbabıdırlar. Onlar bütün diğerlerinden üstün olurlar.” diye düşünmesi gerek. O zaman bir mücadeleye ihtiyaç var. İnsan o an saf, berrak, temiz olursa Seyda Tağî (k.s): “Kabını boş getiren insanın bu kabını doldururuz.” der. Ama kabı, önyargı, vesvese, şüphe gibi şeylerle dolmuş olana ne bırakırsan bırak akıp gidiyor, kalbine bir şey bile inmiyor.
Cenâb-ı Allah sohbetin bereketiyle o muhabbeti bizlere nasip etsin. Onun için Hazret (k.s): “Sâdât-ı Kirâm’ın silsilesindeki hiçbir zât nefsinde, içinde olmayan bir şeyi esasen dışarıya söylemezler.” der. Evvela o söylediği şey onun içinde vardır. Evvela nefsi üzerinde tatbik etmiştir. Dünya kötüdür, derlerken içten dünyadan nefret ederler. Farklı tarikatlarla, metotlarla, usullerle nefsin tezkiyesi yapılmış. Ama Nakşilikte dünya terki fizikî değildir. Fizikî olarak dünyanın içinde, halkın içinde bulunup içten fizikî varlığı terk etmesi gerekiyor. Yani ruh ve kalp çoktan Allah’a hicret etmiş zaten. Dünyada var olup olmama, dünyevi anlamda bir şey kazanıp kazanmama, onu içten ne sevindirir ne de üzer. Onun için sohbet içten kabullenenlerin, hissiyatların dışarı yansımasıdır. Dışa vuran hissiyattan orada kim hazırsa istifade eder.
Bir gün Seyyid Tâhâ’ya (k.s) İran’dan bir sultan intisap eder ve ona 70 köy hediye eder. Seyyid Tâhâ (k.s) “Elhamdülillah!” der. Sonra o kişi başa geçince verdiği köyleri geri alır. Alınınca da Seyyid Tâhâ (k.s)” Elhamdülillah!” der. Hizmetinde bulunan bir sûfi onu sürekli gözlemlemektedir, der ki “Üstadım varlıkta da elhamdülillah dediniz, nimetin alınışı sırasında da elhamdülillah dediniz. Bunun hikmeti nedir?” Seyyid Tâhâ (k.s) “Varken kalbime almadığımı gördüm, elhamdülillah dedim. Var olmasına nefsimin hoşnut olmadığına şahit oldum. O zaman nefsimden çok memnun kaldım ‘Elhamdülillah nefsim bu haldedir.’ dedim. Dünya nimetine iltifat etmedi. Sonra o nimet alınınca yine nefsimi kontrol ettim. Baktım ki temiz pak ve nefsim en ufak bir şekilde müteessir olmadı. Böyle olunca Allah’a hamd ettim. ‘Ya Rabbî! Senin gücün ve kuvvetinle bu nefs elhamdülillah ne kadar temiz olmuş!” dedim. Nefsimin bu seviyeye gelmesinden dolayı Allah’a hamd ettim.”
Onun için bu sohbette, size söylenen her şeyi biz de tatbik ederiz. Haşa ben kendimi kast etmiyorum silsiledeki zâtların ifadesi. İçteki hissiyatları, duyguları evvela tatbik ederler sonra ağızlardan dışarıya dökerler. Dolayısıyla o pişmiş bir vaziyettedir. Kalpten kalbe gelen, kalpten hasıl olduğu için burada hazır kim olursa olsun istifade eder.
Vesallalahu aleyhi vesellem…
- tarihinde oluşturuldu.