Seyda Fadlullah Hazretlerinin Sohbetleri
Bismillahirrahmanirrahim. Elhamdülillahi Rabbül Âlemin. Vesselatü vesselamü ala rasulina nebiyyil ümmi ve ala alihi ve sahbihi ve sellem.
Seyda Fadlullah Hazretlerinin (r.aleyh) geçmişte bizlere anlattığı sohbetleri hatırlayalım. Seyda’nın anlattığına göre Hazret (k.s) her gece teheccüd namazını kıldıktan sonra hanımının elinden tutar, kıbleye yönelir, yakarışla Allah’a şöyle dua ederdi: “Ya Rabbi! Bir katil bile gece yarısında kendi hanımının elinden tutup maktulun babasının evine giderse, maktulun babasında da biraz merhamet varsa, o manzarayı görünce der ki: ‘Ey katil! Madem sen gece yarısı hanımının elinden tutup buraya kadar geldin, ben de seni affediyorum.’ Ya Rabbi! Ben de hanımımın elinden tuttum ve senin kapına geldim. Beni affet.”
Seyda (k.s) Hz. Ebu Bekir Sıddık’ın (r.a) sürekli ağladığını ifade ediyordu. Bazen sabaha kadar yatmadığını, Allah’a karşı bir tazarru içerisinde, yalvarış ve yakarış içerisinde olduğunu söylüyordu. Oysa Hz. Ebu Bekir (r.a) aşere-i mübeşşeredendi, cennetle müjdelenen on sahabeden biri idi. Buna rağmen Cenabı Allah’a çok yalvarıyordu, ağlıyordu. Çünkü o Allah’tan hayâ ediyordu. Peygamber Efendimize (s.a.v) aşırı bir muhabbeti vardı. Bundan dolayıdır ki yarın mahşer günü onun huzurunda noksaniyetim ifşa edilir ise onun yüzüne nasıl bakarım, diye hayâ ediyordu. Hazret namıyla anılan Muhammed Diyauddin’in (k.s) ve diğer büyük insanların Allah’a yakarış ve yalvarışlarını da bu babda ele almak lazım. Yoksa büyüklerin cehennem korkusu veyahut cennete girme arzusuna binaen amel-ü taatleri olmamıştır. Havas insanların bütün dertleri, mahşer günü peygamber huzurunda noksanlıklarının ifşa edilecek olmasıdır. Çünkü onlar Allah’tan ve Peygamber Efendimizden utanırlar.
Ve Seyda yine ifade ederdi ki: “Hazret (k.s) Camî kitabını babasının yanında okurken babası ona Ahmed el-Haznevî’yi (k.s) kastederek demiştir ki: ‘Diyauddin, bir şahıs senin ziyaretine gelecek, ona iyi bakasın.’ ve bu sözü söylediği zaman Şeyh Ahmed el-Haznevî daha doğmamıştır. Aradan yıllar geçer, Hazret hilafet makamına oturunca Şeyh Ahmed Suriye’den onun ziyaretine gelir. Hazret, Şeyh Ahmed’e büyük bir teveccüh gösterir ve iltifat eder. ‘Bu zat kimdir?’ diye soranlara: ‘Ben daha küçükken babamın bana Camî kitabını okuduğum sırada haber verdiği şahıstır.’ diye cevap verir. Hakeza Üstad Bediüzzaman küçükken Seyda-i Taği, müderrisi olan Molla Muhammed Emin’e şöyle der: ‘Molla Muhammed Emin! Şu çocuğa iyi bak. Gelecekte insanlar ondan istifade edecek.”
Tasavvuf; muhabbet, ihlâs ve teslimiyet üzerine kurulmuştur. Ehl-i teslim olmayan, ehl-i muhabbet olmayan, ehl-i ihlâs olmayan insanın bu mesafeyi kat etmesi ve hakiki istikamete ulaşması çok zordur. Nitekim Seyda Fadlullah (r.aleyh) ifade ederdi ki:
“Peygamber Efendimizin (s.a.v) yanına bir gün bir sahabe gelir. ‘Ya Resulallah! Benim evimi değiştirmeni istiyorum. Hz. Ebu Bekir’in komşuluğundan çıkmak istiyorum.’ Resulallah, o sahabeye bunun nedenini sorar. Sahabe: ‘Ya Resulallah! Hz. Ebu Bekir bizi hiç düşünmüyor, umursamıyor. Ben fakirim, çoluk çocuğum var. Hz. Ebu Bekir her gece et yiyor, kebap pişiriyor. Onun evinden kebap kokusu bizim eve kadar geliyor. Çoluk çocuğum ağlıyor ve benden et istiyor. Hz. Ebu Bekir duyarlı davranmıyor, fakiri gözetmiyor.’ Resûlullah (s.a.v) bu sahabeye derki: ‘Vallahi, Hz. Ebu Bekir Sıddık’ın evinden gelen koku kebap kokusu değildir. Onun Allah’a ve peygambere olan muhabbetinden ötürü kalbi ve ciğeri yanıyor. O koku, onun kalbinin ve ciğerinin yanık kokusudur.’
İnsan eğer ehl-i muhabbet olmazsa, ehl-i ihlâs olmazsa, ehl-i teslim olmazsa meydana gelen bu hadiseleri anlayamaz; kavrayamaz. Hatta şeytan ve nefis, insanı bu tür hadiseler akla ve mantığa sığmıyor gerekçesiyle aldatır; insanın ruhuna ve kalbine büyük bir taarruza başlar. Bu manada insanın kalbinde ve ruhunda büyük yaralar açılır.”
Seyda Fadlullah (r.aleyh) İmam Zeynel Abidin’den bahsederken onun abdest alırkenki hâlini de arz ederdi: “İmam Zeynel Abidin abdest alırken öyle bir hâle girermiş ki görenler onun baygınlık geçireceğini zannedermiş. Öylesine titrer, öylesine heyecanlanırmış. Kendisine ‘Niçin abdest alırken böyle bir hale giriyorsunuz?’ diye soranlara şöyle cevap verirmiş: ‘Ben kimin huzuruna çıkacağım, kiminle muhatap olacağım, bilmiyor musunuz? Ben âlemlerin Rabbinin huzuruna gidiyorum, onunla muhatap oluyorum. Bütün heyecanım, titreyişim bundandır.’
Bir insanın namaza duruşu Zeynel Abidin gibi olursa elbette o kapıdan boş çevrilmez. İnsan böyle ehl-i teslim, ehl-i muhabbet, ehl-i şuur olursa o kapıdan boş çevrilmez. Fakat insan namazda “İyyâke na’budu ve iyyâke nestaîn” derken dünyayı aklına getirmekle âdeta dünyayı Allah’ın rububiyet makamına koymuş olur ve o namazdan istifade etmek şöyle dursun zarar ederek ayrılır. Mesela başbakan size bir randevu verecek olsa, sizi huzuruna çağıracak olsa siz bugünden heyecana kapılırsınız; görüşme öncesinde bir prova yaparsınız. Belki akşam gözünüze uyku girmez. O gün geldiğinde en güzel elbisenizi giyersiniz, en güzel kokuları sürersiniz. Hâlbuki âlemlerin Rabbi olan Allah insanı günde beş kere böyle huzuruna çağırır. İnsan da aynen bu şekilde Allah’ın huzuruna çıkar, Allah ile konuşur, Allah ile muhatap olur. Böyle bir hâlet-i ruhaniye içerisinde olmayan insana namaz fayda vermez.”
Seyda (r.aleyh) mahşer hâllerini de arz ederdi, beş karakoldan bahsederdi. Bunlardan birincisi kelime-i tevhid karakoludur. İnsan ehl-i iman olup olmamasına göre burada yargılanır. Mahşerdeki bütün insanlar bu karakolun önünde durur, mahkeme yapılır. İman etmiş, kelime-i şehadet getirmiş insanlar bu birinci karakoldan geçer; diğerleri geçemez. O geçemeyenlere, verilmesi gereken ceza verilir. İkinci karakol namaz karakoludur. Diğer karakollar da hac, zekât ve oruç karakolları şeklinde sıralanır. Dünyadaki bütün insanların dosyaları oradaki muvazzaf meleklere verilmiştir. Namaz kılmayanların cezası tam verilecekken muvazzaf melekler Peygamber Efendimize (s.a.v) ümmetinin hâlini arz eder. Peygamber Efendimiz dört halifesini bu karakola gönderir: “Bu insanlara ceza verilmemesi adına bir an evvel şefaat kısmına gidin.” der. Dört halife de meleklerin yanına gider, namaz kılmamış insanları cehenneme atmamaları için görevli meleklere ısrar ederler. Melekler: “Namaz kılmamanın cezası sabittir, verilmesi gereken ceza verilecektir.” derler.
Bu hâl Peygamber Efendimize ulaşıp: “Senin ümmetinden bir sürü günahkâr insan cehenneme müstehak oldu, ceza tahakkuk edecek.” denilince Peygamber Efendimiz hemen başını yere bırakır, secdeye varır ve duaya başlar: “Ya Rabbi! Dünyada iken bana bir vaadin vardı, bu vaadini gerçekleştir. Ya Rabbi! Şefaat etme hakkım vardı, kullanmak istiyorum. Ümmetimin asi olanları içerisinde cezaya müstehak olacak olan varsa onların yerine benim evlatlarım var, kızlarım var, hanımlarım var ve halifelerim var. Onlardan ihtiyar erkekler varsa dört halifem onların namına bütün cezaları üstlenmeye ve cehenneme girmeye hazırdırlar. Genç erkeklerden asiler varsa onların namına cehenneme torunlarım Hz. Hasan ve Hz. Hüseyin girsin. İhtiyar hanımlar varsa onların namına hanımlarım, genç asi kızlar varsa onların yerine benim kızlarım cehenneme girsin.”
Peygamber Efendimiz (s.a.v) ümmeti için bu kadar titrerken, her şeyini ümmeti için feda ederken insanın günah işlemekten hayâ etmesi gerekir. İnsanların amelleri her cuma günü bir dosya hâlinde Peygamber Efendimize arz edilir. İnsan cehennem korkusuna binaen amel-ü taatte bulunmamalı; amellerin Peygamber Efendimize bildiriliyor olmasından dolayı hayâ ederek, utanarak günah işlemekten kaçınmalıdır. Havas insanların düşüncesi böyledir. İnsanın ehl-i hayâ olması gerekir, Peygamber Efendimize karşı ehl-i vefa olması gerekir, ehl-i muhip olması gerekir. İnsanın kendisini Allah’a ve Peygambere ulaştıran üç düstura sımsıkı sarılması gerekir. Bu üç düstur; muhabbet, ihlâs ve teslimiyettir. İnsan bu üç kapıya sarılmazsa doğru istikamette bulunması, hakikate ulaşması çok zordur.
Seyda (r.aleyh) Molla Muhyeddin Hazretlerinden rivayetle diyordu ki: “Mütekaddim ulemalardan hiçbirisi yoktur ki kendisinin bir rehberi, bir mürşidi olmasın ve tasavvuf dairesinde bulunmasın; İmam-ı Nevevi bundan müstesna. İmam-ı Nevevi ehl-i tasavvufun ilmine müracaat edip kendi ilmiyle ancak kendisini kurtarabilmiştir. İmam-ı Şafii, İmam-ı Azam Ebu Hanife, İmam Malik, İmam Ahmed Bin Hanbel; bu dört büyük imamın dahi onları Allah’a ulaştıracak bir rehberleri, mürşidleri vardı. Hatta İmam-ı Şafi’nin mürşidi bir çobandı. Bütün bu hâller ihlâs, teslimiyet ve muhabbet kökü üzerine kurulmuştur. En önemlisi de ihlâs ve teslimiyet dahi muhabbet kapısı üzerine kurulmuştur. Bu yüzden rabıta, evrad-ü ezkar, hizmet ve sohbete önem vermek ve bunlar sayesinde muhabbeti elde etmeye çalışmak gerekir. Bunlara sımsıkı sarılmak gerekir. Hatta rabıtanın çeşitlerinden bahsedilir. Güzel olan yerlerde üstadın akla gelmesi, güzel bir manzara karşısında üstadın akla gelmesi gibi… Bunun gayesi de muhabbeti peyda etmek ve muhabbet vasıtasıyla Allah’a ulaşmaktır. Zira bir insanda muhabbet yoksa o insan şeytan ve nefsin verdiği vesveseler, şüpheler, onların hücumları ve taarruzları karşısında çok kıvranır.”
Seyda Fadlullah (r.aleyh) hep şöyle şükrederdi: “Elhamdülillah ki Allah bizleri Müslüman olarak yarattı.” Zengin demezdi, sıhhatli demezdi de Müslüman olarak yarattığı için ve ehl-i tasavvuf olmayı nasip ettiği için Allah’a şükrederdi. Büyüklerin bakış açısı işte böyle farklıdır. Hususen ehl-i tarik olduğuna şükrederdi. Çünkü bu yolun, bu caddenin arka kapısı Hz. Ebu Bekir, Hz. Resulullah ve nihayet Hz. Allah’tır. Bu nimet insana verilebilecek en büyük nimettir. İnsanda onlara karşı bir nebze de olsa hakiki bir muhabbet varsa insana kâfidir. Hakiki muhabbetse onların hâliyle hâllenmek, onları kendimize örnek almakla olur. Bedenimizin, cismimizin, nefsimizin istek ve arzularını yerine getirip yine de onlara muhabbet duyuyorum, denilemez. O duyulan şey aşk değildir, muhabbet değildir. Aşk ve muhabbet çok kutsi şeylerdir. Muhabbet insanın en büyük sermayesidir. Yarın bizler Allah’a muhabbetimizi arz edeceğiz. Saadat-ı Kiram bu muhabbeti bir nebze dahi olsa bize aşılamışsa eğer insan bütün hayatını onlara feda etse, onlar için harcasa yine de onların haklarını ödeyemez. Çünkü az mıdır ki bir Peygamber sevgisi, bir Ashab-ı Kiram sevgisi, bir Saadat-ı Kiram sevgisi kalbimize onlar sayesinde yerleştiriliyor. Onun içindir ki insan ehl-i vefa, ehl-i hayâ, ehl-i hizmet olmalıdır.
Allah’a şükür ki müslümanız, tasavvuf ehliyiz. Seyda-i Taği’ye verilen bir müjde vardır. “Senin etbaının, senin müritlerinin sekeratı sehl geçecektir, çok rahat geçecektir. Onların akıbeti ehl-i imandır.” Bu, Peygamberimizin (s.a.v) müjdesidir. İnsan bunları düşününce ancak o zaman anlıyor ki Allah bizlere ne büyük bir nimet bahsetmiş.
Bizler muhabbeti anlıyoruz, ihlâsı da anlıyoruz. Umulur ki teslimiyeti de anlıyoruzdur, büyüklerin teslimiyeti nasıldı? Teslimiyeti iyi anlamak gerekir, eğer teslimiyetimiz varsa bunun tekâmülüne çalışmak gerekir. Eğer teslimiyetimiz yoksa elde etmek için gayret etmek gerekir. Teslimiyet şudur ki bir tarafta büyüklerin sözü olacak ve bu söz insanın akıl ve mantığına uymayacak. Diğer tarafta da kendi akıl ve mantığına uyan bir durum, hâl yahut söz olacak. İşte teslimiyet, bu iki durumda üstadın sözünün hiçbir şüphe ve vesveseye yer vermeden kendi akıl ve mantığının önüne geçmesidir. Muhammed Diyauddin Hazretleri’ni görmüş, şu an hayatta olan bir büyük diyor ki: “Siz dünyayı bir araya getirseniz Hazret’ten işittiğim bir şeyin tersini bana inandıramazsınız.” Böylesi bir inanç, böylesi bir teslimiyet var onlarda. Allah o insanları o kadar büyük kılmış ki söz konusu Seyda olduğunda, Hazret (k.s) olduğunda bütün medreseler sükût eder. Onların sözleri bir kitapla çeliştiğinde onların sözleri araştırılmaz, kitaplar araştırılır ki acaba zayıf bir görüşle mi yazılmıştır diye. Araştırma neticesinde onların sözlerini takviye edecek daha kuvvetli görüşler ortaya çıkar. Şeyh Maşuk’un etrafındaki insanlara “Bunu Şeyh Maşuk dedi.” denildiğinde iş biter. İki dünya bir araya gelse aksi iddia edilemez. Dünya aksini iddia etse nazarlarına bir nebze şüphe gelmez. İşte Seyda da (r.aleyh) bu kadar büyük bir insan idi.
Tasavvufta insanı maksada en çabuk ulaştıran vesile, muhabbettir. Muhabbet olduğu zaman binlerce şeytan toplansa, binlerce nefs toplansa insanı sarsamaz. Ehli velayet muhabbetle Allah’a ulaşmıştır. Fakat muhabbet yoksa insan ilmin ne kadar zirvesinde olursa olsun nefsin, şeytanın ve insi şeytanların vesvesesi ve taarruzları karşısında çok kıvranır. Ehli velayet de kendilerini bütün vesveselerden bu şekilde muhafaza etmişlerdir. Muhabbet olduğu zaman ihlâs da olur, teslimiyet de olur.
Mevlana’ya soruyorlar: “Onca eser yazdın, ilmin var. Muhabbetle, aşkla ilgili bir tarif yok mu? Aşk nedir?” Cevap kısa ve öz: “Ben ol da bil.”
Allah bir nebze de olsa o muhabbetten bize de versin.
Ve sallallahu aleyhi vesellem…
- tarihinde oluşturuldu.