“ANLAMADIĞINIZ BİR ŞEYDEN NASIL İSTİFADE ETTİNİZ?”

Bismillâhirrahmânirrahîm. Elhamdülillâhi Rabbil Âlemîn. Vessalâtü vesselâmü alâ seyyidinâ Muhammedin ve ala âlihi ve sahbihi ecmaîn.

Cenâb-ı Allah ne seçiyor, amacı ne biz bilmiyoruz. Yani Cenâb-ı Allah’ın yaptığı her şeyde bir amaç var. Amaç da çok uzak olduğu, arkası bize gözükmediği için bilemiyoruz. Cenâb-ı Allah öyle seçiyorsa, öyle istiyorsa amacın arkasındaki güzellik muhakkak çıkar; insan Cenâb-ı Allah’ın seçtiği şeyde kusur etmiyorsa. Allah, insana insan neyi istemişse onu vermiştir. Yani Allah'a karşı, kalp ile dil arasında bir boşluk olmadan kalben Allah'tan insan ne istemişse Allah onu vermiştir. Bazı insanlar Allah’tan Allah’ın rızasını istedi, Allah onu onlara verdi. Cenneti isteyenlere cennet verdi. Dünya ve cehennemi isteyenlere de dünya ve cehennemi verdi. Yani Cenâb-ı Allah hiç kimsenin isteğini elinin tersiyle itmemiş, ne istenmişse onu vermiştir. Tabii dille değil, kalben ne istemişse onu vermiştir. Mesela insan, Cenâb-ı Allah’tan cenneti hak ettirecek işler istemişse; Allah, o işi ona vermiş, istemediği halde istemiyorlarsa da vermiştir. Cenâb-ı Allah bizlere güzel şeyleri versin. Güzel şeyleri dilemek lazım Cenâb-ı Allah’tan. Yani dille yeterli olmuyor kalbi de işin içine sokmak lazım. Cenâb-ı Allah hususen kalbimize bakıyor. Yani kalbinizle diliniz arasına boşluk varsa zaten dile bakmıyor Cenâb-ı Allah. Kalp ile dil. İkisi birbirine dayanacak. Ne istediğimizi de bilmek lazım. Cenâb-ı Allah verilen şeyleri de ahirette vesile kıldırır inşaallah.

Büyükler “Yapılan bütün işlerdeki gaye rızailillah olsun,” diyorlar. Gayeniz Cenâb-ı Allah’ın rızasını kazanmak olsun. Yediğimizden, içtiğimizden, yürümenizden, oturmanızdan bütün amelinizden gaye Cenâb-ı Allah’ın rızasını kazanmak olsun. Eğer siz Cenâb-ı Allah’ın rızasını kazanırsanız, Cenâb-ı Allah da hikmeti ile iktida ederse bütün insanlığı sizden razı kıldırır. Mesela “Ben dünyada öyle bir şöhretim olsun ki; bütün insanlar beni takdir etsin, benden razı olsun istiyorum.” deseniz, rızanın yolu Cenâb-ı Allah'ın rızasından geçiyor. Siz O’nu razı ederseniz, onun hikmeti de diyelim iktida ederse, bütün insanlık, bütün mahlûkat insandan razı oluyor. İnsan bütün amelinde hep Allah’ın rızasını hedeflemelidir. Görülmüş ki Allah'ın rızasına gidilen yol büyüklerin takip ettiği usul, caddedir; hep oradan gitmişlerdir. Allah ziyaretlerinizi kabul etsin, Allahu Teâlâ yardımcınız olsun inşaallah.

Seyda Fadlullah Hazretlerinin ağzından duymuşsunuzdur Peygamber’in (s.a.v) şu hadis-i şerifini. Bir gün Peygamber (s.a.v) kendi talim makamında sadedinde ashabına, ümmetine şunu arz ediyordu. “Sizden önce yaşayan ümmetlerden birinde zalim, gaddar bir şahıs vardı. Cenâb-ı Allah bütünüyle o insanın kalbinden rahmeti, mağfireti kaldırmıştı. Bu insanın özgeçmişi çok karanlıktı. Doksan dokuz kişiyi keyfi ve iradi olarak öldürmüştü. Sonra Cenâb-ı Allah'ın rahmeti tecelli ediyor. Bu insan Allah’a karşı dönerek, akıbetini, ölümü düşünmeye başlıyor. Dünyanın geçiciliğini düşünmeye başlıyor, bakıyor ki dünya fani. Dünyayı bekaya çeviremiyor, yani ebedileştiremiyor. Bakıyor ki kabrin dışında başka yeri yok. Sonu illaki orası. Allah öyle bir mülahazayı kafasına, kalbine veriyor. Sonra bu adam gidip araştırıyor. O memlekette en bilgili insan kimse onun yanına gidiyor. “Benim geçmişim böyle karanlık, lakin ben Cenâb-ı Allah’ı, akıbetimi, dünyanın fani olduğunu düşündüm. Baktım ki fani olan şeyi bekaya çeviremiyorum ve kabirden başka yerim de yok. Ben tövbe etmek istiyorum, benim için bir şans var mıdır?” kendisine danıştığı kişi de “Yok. Geçmişin bu kadar karanlık ise senin için bir ışık gözükmüyor.” diyor. O an gene şeytan ve nefis galebe geliyor, o adamı da öldürüyor. Sonra yine araştırıyor, bir bilgine daha gidiyor. O da kendisine “Var senin için. Fakat hicret et. Filan memleketten başka bir memlekete git. O memlekette Allah'ı anan, bir meclis, bir halka, bir cemaat var. Onlar sürekli Cenâb-ı Allah'ın zikrini yapıyorlar. Sen de git o meclisin içerisine gir. Orada bir şahıs var, onun önünde diz çök. Orada tövbe et, umulur ki Cenâb-ı Allah tövbeni kabul etsin.” bu adam yola çıkıyor. Yolun yarısında Cenâb-ı Allah verilen süreyi ondan alıyor, ruhunu kabzediyor. Yolun yarısına geldiği için iki taifeden melekler geliyor. Azap taifesi ve rahmet taifesi... İkisi birbiri ile münakaşa ediyor “Bu ruh bize aittir.” diye. Azap melekleri “Bunun ruhunu sorguya çekeceğiz, bu bize ait.” deyince rahmet melekleri  “Hayır bu temiz bir ruh. Tövbe etmek maksadıyla hicret etmiş, oradan buraya kadar gelmiş. Bunun sorgusunu bizim çekmemiz lazım, ifadesini bizler alacağız.” diyorlar. Böyle bir münakaşa olurken muhakeme için bir melaike geliyor, mahkeme yapıyor. Gidilecek yer ile gittiği mesafeyi ölçüyor, hangi yere daha yakın olduğunu bulmak için.  Bakıyor ki tövbe için gittiği yere bir adım daha yakın. Hülasa rahmet melekleri tarafından sorguya alınıyor.” Siz de bu manada Ankara'dan buraya gelmişsiniz. Elbette ki mülahazanızda, niyetinizde sadece Cenâb-ı Allah'ın rızasını kazanma, geçmişte yapılan günahların affolmasına vesile olma var. Geçmiş ümmetlerde bu kadar karanlık şahsiyetler de tövbe maksadıyla bir yerden bir yere gittiklerinde tövbeleri kabul edilmişse inşaallah bizlerinki de kabul edilir. Yeter ki Allah'ın rızasına gidilecek yolda büyüklerin, Seyda’nın(k.s) bize verdiği düstur ve ışığı, maksada ulaştıracak olan arkada bıraktığı o dikili taşları kaybedilmesin. Nefis işin içine girmesin.

Allah'ın rızasını kazanma çok rahattır ve çok da zordur. Bütün gaye, amel rızailillah olursa çok rahat bir şekilde Cenâb-ı Allah'ın rızası kazanılıyor. Allah'ın rızası kazanıldıktan sonra her şey kazanılır.  Dünyayı kazanıyorsunuz, ahireti kazanıyorsunuz, bütün insanlığın rızasını kazanıyorsunuz. Ama işin içine neuzibillah nefis ve şeytan girince iş çok zorlaşıyor. Nefsi ve şeytanı çok hafife almamak lazım. O da inşaallah büyüklerin himmet ve bereketiyle amellerimize nefis ve şeytan karışmaz. Nefis ve şeytan karışmadığı müddetçe inşallah biz Allah’ın rızasına talibiz. Talip olduğumuz şeyi de inşaallah elde ederiz. Seyda (k.s) dikkat ederseniz Selman-ı Farisi’den (r.a) örnek veriyordu. Kendisi bulunduğu yerde vali. Çarşıda pazarda gezinirken insanlar ona laf atıyorlar. Selman-ı Farisi (r.a) ateşperest olan bir ailenin çocuğu. Bundan dolayı ona nahoş şeyler söylüyorlar. Vali olmasına rağmen tevazu dolu bir hâlde için kimseye cevap vermiyor. Kendisine “Siz niye bunlara cevap vermiyorsunuz? Sizi bu kadar sabırlı kılan şey nedir?” diye soranlara diyor ki “ Ahiretim. Bunlar bana ilişince ahiretime bir zararları oluyor mu?” “Hayır.” “Ahirette mizanda tartılınca bunlar benim sevaplarımda bir ağırlık yapıyor. Ben sabretmekle cennete gidiyorum. Benim onlara müteşekkir olmam lazım.” diyor. Büyüklerin hâli böyle, edepleri böyle. Bakın onlara bir laf çarptırıldığında ahiret mülahazasını yapıyorlar. Onun için insanın bütün ameli, işleri, gayesi rızailillah olmalıdır. Birinden nahoş bir şey duyulursa sabredilecek. Bakın sabır, onun sizde işleyişi, sizin sabrınız, sizleri Cenâb-ı Allah'ın rızasına, ahirette cennete götürüyor. Selman-ı Farisi (r.a) bu manada o insanlar için “Bırakın onlara kızmayı, benim onlara müteşekkir olmam lazım. Çünkü beni cennete sevk ediyorlar.” diyor.

Sizleri buraya getiren Seyda’nın (k.s) kalplerde olan muhabbeti. Ahiret kardeşliğine Allah çok fazilet vermiştir. Nesebi kardeşliğe de bir fazilet vardır ama imanî kardeşlik farklıdır. Kalplerinizde sizleri bir araya getiren düşünce inşaallah büyüklerin, Seyda’nın (k.s) muhabbetidir. Onların muhabbeti elbette ki Peygamber’in (s.a.v) muhabbeti oluyor. Peygamber’in (s.a.v) Allah’ın muhabbeti oluyor. Hazret “İnsan bütünüyle mülahazasından ibarettir. Mülahazasından geri kalan et ve kemikten ibarettir, hiçbir kıymeti yoktur. Mülahazanızda eğer Allah varsa, Allah'ın Kâbe’sidir. Eğer o yoksa adeta hayvanatın ahırıdır. At, eşek, ahır neyse kalbiniz de odur.” diyor. Büyüklere karşı muhabbet ile ancak ve ancak muhabbet ile Allah’ın dışındaki mülahazalar sıfırlanır, silinir. Allah muvaffakiyetler versin inşaallah.

Küçükken hatırladığım kadarıyla, Seyda’nın (k.s) sohbetine katılanlara çıktıktan sonra dışardan bakıldığında Cenâb-ı Allah’ın onlara verdiği feyz ve istifade belli oluyordu. Onlarda bir değişim hâsıl olmuştu. Ruhlarında bir işleyiş, bir nur vardı. Bazen insanların “Siz Seyda’dan (k.s) ne anladınız?” diye konuştuklarını duyuyordum da. Onlar ise “Valla biz çok istifade ettik. Fakat biz Seyda’nın Türkçe’sinden hiçbir şey anlamadık.” Bakın gariptir. “Peki, anlamadığınız bir şeyden nasıl istifade ettiniz?” büyüklerin himmeti budur. Orada oturanlar kalplerini, ruhlarını açtığı zaman Cenâb-ı Allah; büyüklerin himmet ve bereketiyle hiçbir şey anlaşılmasa bile o kalplere bir feyz ve istifade veriyor. Peki, orda anlaşılan şey nedir? Kalpten gelen bir şey, insanların kalbi açıksa oraya doğru akıyor. Cenâb-ı Allah’tan gelen bir şey, o kalbin üzerine akıyordu. O kalpten de gözlerini kapatmış, kalplerini raptetmiş, kalplerin içine dalmış, adeta kalpleriyle ellerini açmış o insanlara Allah’ın feyz ve istifadesi iniyordu. İşte insan, bu gibi yerlerde kalbine hâkim olursa; kalbin ellerini, gözlerini açarsa, dilin ötesinde kalbini konuşturursa inşaallah feyz ve istifade eder. Büyüklerin bereketi inşaallah o kalplere iner. Allah kabul etsin, din dünyanıza yardım etsin.

Mevlana Camii (k.s) “Ya Resulullah (s.a.v) Ashab-ı Kehf’in köpeği Kıtmir, cennete göğsünü gere gere girecek de; senin ashabının köpeği ben başı eğik bir şekilde cennete giremeyecek, bu reva mıdır?” diyor. Bazı büyükler Sâdât-ı Kiram için bu ifadeyi söylemiş. Cennetten maksat lezzetlerin olduğu yer değil. Cennette Peygamber (s.a.v) ve büyüklerimiz var. En büyük azap ayrılık meselesidir. Mevlana Camii’nin (k.s) arz ettiği cennete girmeme meselesi lezzetler için değil, cehennemde olursa Peygamber’i (s.a.v) görememektir. Bir âşık için en büyük ceza maşukunu görmemektir. Onlarınki öyledir.

Bir gün sahabeden bazıları Peygamber’in (s.a.v) yanına geliyor “Ya Resulullah (s.a.v) cennette de seninle olmak istiyoruz. Sensiz olan bir yer cennet değil bizim için.” diyorlar. Peygamber (s.a.v) “Ey ashab, ben de sizinle olmak istiyor; sizden ayrılmak istemiyorum. Lakin siz de şu şu ibadette, hizmette müdavim olmakla yarın bana yardımcı olun. Yardımcı olmazsanız işimi zorlaştırıyorsunuz.” diyor. Peygamber’in (s.a.v) bu sözünün üzerine ümmet, büyükleriyle üstatlarıyla beraber olma adına onlara bu manada yardımcı olmalıdır.

Ziyaretler önemlidir. İnsanın sık sık yapması lazım. Cenâb-ı Allah sizleri muhafaza etsin inşaallah. İnsanın kendi kendine şöyle düşünmesi lazım “Benden çok daha zeki, akıllı ilmi manada, ibadete düşkün, müdavim insanları gördüm de; bunlardan haramların karşısında kendini muhafaza etmeyip bütünüyle halkanın içine girip de kurtulamayanlar oldu. Ama ben bunlardan çok daha az bir donanıma sahip olmama rağmen, bazen ayaklarım kayıyor olsa dahi dışardan gizli bir el benim ensemden tutuyor; beni bir daha bu tarafa doğru çekiyor. Karşı taraf amelen, aklen, mantıken, ilmen benden çok daha üstün olmasına rağmen, onlar o girdabın içine girip bir türlü kurtulamadılar. Sonra hâlleri daha da kötüleşti. Edebi bilmemeye, büyükleri tanımamaya, sahabeyi bilmemeye başladılar.  Fakat bizleri koruyan gizli bir el var, büyüklerin himmet bereket elleri. Cenâb-ı Allah bu manada bizleri muhafaza etsin inşaallah. Bu tür yerler de lazım Ankara gibi yerler de lazım. Çünkü halkı irşad, Hakk’a sevk etmek maksadıyla bazen nahoş şeylere de maruz kalınır. İnşaallah mükâfatımız da vardır.

Seyda (k.s) bir mecliste bir meseleyi arz ediyordu. Mesele o meclisin içerisindeyken insana öyle tesir ediyor, insanın ruhuna, kalbine öyle işliyordu ki; insan “Bu büyülü cümle ve sözleri dışarı çıktığım zaman ben de anlatacağım.” diyordu. Sonra Seyda’nın (k.s) söylediği sözleri başkasına anlatmaya gidiyordu; fakat söyleyen insan kendi söylediğinde bakıyordu ki kıymeti çok düşüyordu. Yani aslında büyüklerin o büyüsü kendileri için. Mesela onlarda büyüklerine, üstatlarına karşı öyle bir muhabbet vardı ki; onlar üstadının bir benzerini yemekte gördükleri zaman acayip bir tazim, bir hürmet gösterirlerdi. Anlatılamaz yani. Seyda (k.s) üstatlarının simasındaki ufak bir şeyin benzerini birisinde görse acayip bir tazim, hürmet arz ediyordu. Maalesef o manada çok insan geride kalıyor. Biz üstatların isimlerini dahi bilmiyoruz. Onlar büyüklerini çok iyi tanıdıkları için Cenâb-ı Allah da onları çok büyük eylemiş. Büyükler Allah'ı büyük bildikleri için Allah da onları büyük bilmiştir. İnşaallah Cenâb-ı Allah bizi de onların yolundan caddesinden ayırmasın.

Seyda Alameddin (k.s.)

  • tarihinde oluşturuldu.

Nurşin.com | 2025 | Tüm Hakları Saklıdır.