ET-TURUK İLALLAH Bİ ADEDİ ENFASİL HALAİK

Bismillahirrahmanirrahim. Elhamdülillahi Rabbül Âlemin. Vesselatü vesselamü ala rasulina nebiyyil ümmi ve ala alihi ve sahbihi ve sellem.

Tasavvuf, Allahu Teâlâ’nın bize verdiği güzel bir nimettir. Biz cennetten ismi dünya olan bilinmeyen garip bir gezegene geldik. Gözümüzü açtık buradayız, yıllar geçti hâlâ buradayız. Esasen Allahu Teâlâ bir süre verdi. Dünyada en fazla şu kadar süre kalacaksınız, dedi. Bu süre içerisinde kılavuzları, ticaret kervanının başındaki zâtı da gönderdi. Bu kervan devam ettiği sürece önümüzde bize yol gösteren, rehberimiz dediğimiz zâtlar hep var olacak. Bu zâtlar, şu yolun şu yerlerine gitmeyin, zâdü zahireye ihtiyacınız olduğu için şu yerde durun, bunlardan istifade ederken hemen tüketmeyin vs. gibi uyarı ve tavsiyeler yaparak gönderiliş maksadımızı bizlere söylüyor.

Esas vatanımız, esas diyarımız ait olduğumuz yer esasen burası değil; bizler cennete aitiz. Zaten cennetten bize bazı izler kalmıştır. İnsan cennette her şeyi yapabiliyor, bütün hayallerini gerçekleştirebiliyordu. Hayal anlamsız bir cevher değildi esasen. Hayal bir faaliyeti, işlevi, karşılığı olan bir cevherdi;  ama orada geçerliydi. Sonra dünyaya geldik. Burada bu cevheri faaliyete geçiremiyoruz; çünkü dünya kısıtlı, bu iş için müsait değil. Hatta ayet-i kerimelerde ve Resul-i Ekrem’in (s.a.v) sözlerinde belirtilir ki; “Şayet dünyanın geldiğiniz ervah âlemine, sizin için hazırlanan cennete nispeten bir sivrisineğin kanadı kadar bir kıymeti olsaydı; Allahu Teâlâ, yeryüzünde Allah’ı inkâr eden küffara bu dünyada bir yudum suyu tattırmazdı.”  Dünya esasen bu kadar kıymetsiz bir yer.  Allahu Teâlâ bizi buraya bir tahsil, bir ticaret için gönderdi. Ahiretimizi kazanma adına hayat verdi, bir mesai bahşetti. Dünyayı da bizim için türlü nimetleri ile donattı. Bütün ihtiyaçlarımız toprağın bağrından çıkıyor, bizim gibi. Böyle gizli bir şey. Allahu Teâlâ, ne arzuluyorsak, sınırlı çerçevesi içerisinde toprağın bağrından bir hayat meydana getiriyor. Adeta büyülü bir şekilde, arzulamış olduğunuz meyveleri, sebzeleri çıkarıyor; ekmeğinizi suyunuzu çıkarıyor. Hülasa her şeyi. Basit bir toprak ama her şeye dönüşebiliyor. Her şey orada hayat bulabiliyor. Siz de oradan çıktınız ve bir daha oraya gireceksiniz. “İnna lillahli ve inna ileyhi raciun” (Bakara:156) “Biz Allah’tan geldik ve en sonunda toprağın bağrından Allah’a döneceğiz.” Toprağın böyle iksirli bir yönü var.

Buradaki amacımız; Allahu Teâlâ’nın muhabbetini kazanmak, Allahu Teâlâ’yı tanımak, Allahu Teâla’yı bilmek. Allahu Teâlâ’yı tanımak bilmek de duygulara, sevgiye bağlıdır. Siz bir insanı tanırsınız, bakarsınız, görürsünüz; fakat ona karşı ilgi, bir teveccüh yoksa tanımaz, bilmezsiniz. Namazın meziyetleri, namazın kazanımları, namaz kılmamanın kaybettirdikleri sabahtan akşama kadar anlatılsa; fakat namaza dururken bir duygu, bir iltifat, bir hissiyat yoksa namaz insana zor gelir. İslam insana zor gelir, imanî bir hayat insana zor gelir. Çünkü insan bunun ruhî tarafını yaşamıyor, kalbî boyutunu unutmuş. Biz zannediyoruz ki; İslamiyet namaz kılmaktan ibaret. Değil. İslamiyet’in farzlarından biri namaz; ama bizim bildiğimiz, Allah’ın istediği ile sizin, bizim Allah’a sunduğumuz namaz aynı şey değil. Allah böyle bir namazı bizden istemiyor ki. Allahu Teâlâ “Veylün lilmüsallîn.  Ellezîne hüman salâtihim sâhûn” (Maun:4-5) buyuruyor. “Gaflet ile nefsini tezkiye etmemiş, ruhu ve kalbi dünyanın pisliği içinde olup orayla irtibat kurmuş; fakat dışı ile benim huzurumdadır. Böyle dış yapısı ile benim yanımda; içi farklı bir yerde.” Böyle bir insanın, böyle bir namazın -ayetlerin ifadesince- canı cehenneme buyuruyor neuzibillah.

Tasavvufun en hoş olan tarafı şudur: Dünyadayken ahirete hicret ediyoruz, az kaldı. Toprak denilen bir kapıdan Allah’ın huzuruna gidiyoruz ve bu çok süratli bir şekilde gerçekleşiyor. Nasıl süratli bir şekilde gerçekleşiyor? Önündeki 20-30 yılın hayalini kuran, hedefi olan nice insan birdenbire gözünü öbür tarafta açıyor. Allahu Teâlâ abdinden çok şey istemiyor. Kendisinin tanınması, bilinmesi, kendisine muhip olunmasını istiyor. Muhabbeti biz nerden kazanacağız, nasıl bulacağız? Dünyada bir yemek tarifini bile öğrenmek için bir bilenden sual ediyoruz, onun tarifini alıyoruz. Bu çorba çok lezzetlidir. Hanım hanıma gidip öğreniyor tarifini. Muhip olan, Allah’ı bulmuş olan Allah’ın velileri elbette bize bu işin sır ve iksirini veriyor. Onlara kendi hâllerine ne kattığı, bu kadar lezzet vermesindeki sebebin ne olduğu sorulsa anlatırlar. Ehl-i dünya ise servetini nasıl kazandığını söylemez, sırrını size ifşa etmez, paylaşmaz. Ama manevi anlamda Rabbül Âlemin’in arzu ve istediklerinin neler olduğu bu dünyada paylaşıldıkça sizdeki hikmeti, ilmi, irfanı artırır. Dünyanın mal ve mülkü paylaştıkça azalır. Ama manevi değerleri paylaştıkça Allahu Teâlâ artırır.

Ehlullaha “Sizin bu hâlinize, bu kadar tat katan bu işin sırrı ne?  Dünya bütün debdebesi ve güzelliği ile kendisini size sunarken, en zirve akıllılar bile bu dünyanın güzelliği karşısında kendini tutamazken, dünya onu avlayabiliyorken, sizin sırrınız, iksiriniz nedir ki dünyaya azıcık dahi iltifat etmiyorsunuz? Bunun karşısında size ne sunuldu? Ne görüyorsunuz? Hayatınızdan ne anlıyorsunuz? Sırrı ve iksiri ne? Bütün dünya güzelliği, debdebesi ile huzurunuza gelerek ‘Ne olur bir kere bana bak!’ demesine mukabil size ne sunuluyor? O esnada ne görüyorsunuz? Bundan daha büyük nasıl bir güzellik görüyorsunuz ki siz ona meftun olmuşsunuz?” diye sorduğunuz zaman şunu diyecekler: “Vallahi biz Rabbül Âlemin’in cemalini, celalini, evsafını öyle bir pencereden müşahede ettik ki; bu cemal u celal karşısında dünya âdeta büyük bir çirkefliğe dönüştü. Biz bunu Resul-i Ekrem’in (s.a.v) varisi olan üstadımızın yüzünün, hâlinin penceresinden müşahede ettik. Biz ona meftun olduk, kalbimizde o var. Ama bu öyle bir Leyla ki, başka Leyla’lara yer yok. Öyle bir Mecnun ki başka Mecnun’a yer yok.” Demek ki kalp önemlidir. Yani kalbi öyle bir zâta, öyle bir davaya vermek lazım ki en büyüğü olsun. İlla verilecekse.

Bir insanın kalbinde sevgi denilen bir duygu, bir fıtrat varsa bu Allahu Teâlâ’ya olması, Resul-i Ekrem’e (s.a.v) olması lazım. Allahu Teâlâ’yı basit şeylere tercih etmek âdâba had safhada aykırıdır. Akıl ve mantık dışıdır. İlla bir yolda gidilecekse, illa bir dava varsa Allah’ın velilerinin, Resul-i Ekrem’in (s.a.v) davası olsun. Yani bu büyük zâtlara meftun olmuşlar. Resul-i Ekrem’i (s.a.v) yansıtan, Allah’ı yansıtan bir zâta rastlamışlar ve meftun olmuşlar. Sahabe-i Kiram da öyleydi. Cennetin bu kadar güzelliğiyle beraber, yani cennet ki bir zâtın ifadesiyle dünyada 1000 yıllık mesut ve en huzurlu bir hayat cennetin bir anına, bir saniyesine denk değildir. Sahabe-i Kiram, cennete sadece Resul-i Ekrem’i (s.a.v) bulmak için gidiyor. Çünkü cennetleri de, dünyaları da, ahiretleri de Resul-i Ekrem’di (s.a.v). Onun için Seyda-i Tağî (k.s) “Vallahi ben kendi üstadımın yanağındaki bir beni görmeye mukabil dünyanın ve cennetin bütün nimetlerini feda ederim.” buyurmuştur. Ama o bende ne görüyor, o yüzde ne görüyor? Onun için Resul-i Ekrem’in (s.a.v) âşıkları, müştakları şöyle tarif ederler: “Allah Resulü (s.a.v) öyle bir zâttı ki, secdeye vardığında Allahu Teâlâ net bir şekilde tecelli ederdi.” Allah’ın velileri de öyledir.

Âdâbımıza dikkat edelim, niyetimizi hoş tutalım. O huzura giderken müstağni, pek ihtiyacım yokmuş gibi gitmeyelim. Yani işin hakikati idrak etsek, önemini bilsek ve o huzura gitsek, Seyda-i Tağî’nin (k.s) ifadesine binaen “Bugüne kadar bu kapıya gelip de velayet makamına ulaşmadan geri gidene ben rastlamadım.” müjdesine nail oluruz inşallah. “Yüzbinlerce, milyonlarca veli gelmiş, sultan gelmiş, Allah’ın dostlarından olmuştur. İstifade etmeyen kendine bir baksın. Kendi hâline bir dikkat etsin. Hem zahiri hem batıni âdâbına dikkat etsin.” diyor Seyda-i Tağî (k.s). Bu yolda olmak Allah’ın büyük bir nimetidir. Bu yolun kendisi öyle hoş, öyle lezzetidir ki, varılacak, gitmek istenilen yerden bazen daha lezzetli olabiliyor. Mesela kişi buradan İstanbul’a gidiyor, bazen dar yollar var. O yola yol denilmez gidilebilir ama İstanbul’a kaç ayda varılır zahmeti ne kadardır, güveni ne kadardır bilinemez. Allah’a giden yol, “Et-turuk ilallah bi adedi enfasil halaik” insanların nefes alıp verişleri kadar çoktur esasen. Hadistir bu. Lakin bazı yollar, bazı yollardan daha kısadır, daha selametlidir, daha emniyetlidir. Nübüvvetin meşaleleriyle caddeleri aydınlatılmıştır. Bu işte en parlak cadde; tasavvuftur, tasavvuf içindeki muhabbettir. Yani muhabbet yolu öyle hoş bir şeydir ki, yolun kendisi apayrı bir maceraya, apayrı bir güzelliğe dönüşür. Bazen yolun zahmeti olur, ama insan zahmete katlanır. Niçin? Çünkü yolu bitirmeye mecburuz. Çünkü gideceğimiz yerde istirahat edeceğiz, cennette. Bazen yolun kendisi, kullandığınız vasıta, vesile, durduğunuz yerler, uğradığınız yerler öyle muazzam yerlerdir ki; Allah’ın velilerinin durduğu, konakladığı yerler, ikramlarının yapıldığı yerler, öyle muazzam konaklardır ki insan gitmek istemez. Yani yolun böyle güzelliği vardır. Bir de bazen öyle yollar var ki vasıta çok arızalı, bazen gittiğiniz yol yol değil, bazen yoldur ama dardır, çok zahmetlidir, cefası vardır. Tasavvuf o değil. Tasavvuf; Rabbül Âlemin’e giden en leziz, en emniyetli yoldur. Muhabbet yoludur ki, velilerin çoğu tasavvufta, Nakşilikte muhabbet yolunu tercih etmişlerdir. Basamakları nübüvvet meşaleleriyle yakılmış bir yol. Rabbül Âlemin muvaffakiyetler versin.

Ve sallallahu aleyhi vesellem…

Seyda Alameddin (k.s.)

  • tarihinde oluşturuldu.

Nurşin.com | 2025 | Tüm Hakları Saklıdır.