BİR MÜBAREK KUBBEDİR NAKŞİBENDÎ SOHBETİ

Bismillahirrahmanirrahim. Elhamdülillahi Rabbül Âlemin. Vesselatü vesselamü ala rasulina nebiyyil ümmi ve ala alihi ve sahbihi ve sellem.

Abdurrahman-i Tağî (k.s), sohbet ile vaaz arasındaki farkı anlatır. Her şeyden önce sohbete Sâdât-ı Nakşibendî iştirak eder. Büyüklerin sohbeti ister sükût ederek olsun ister sözlü olsun bu, dergâh-ı ilahînin sizlere olan bir ikramıdır. Kalp dergâhından dil vasıtasıyla Allah’ın sizin kalplerinize sunduğu bir ikramdır. Sükûtun içinde de kavlin içinde de Allah muazzam hediyeler gizlemiştir. Kelamın içinde muhabbet-i ilahî vardır. Ondan daha büyük bir nimet var mıdır? Muhabbet-i ilahî demek; sizin Allah’ı sevmeniz, Allah’ın da sizi sevmesi demek. Muhabbet-i ilahî demek, küçücük bir amele mukabil Allah’ın sizi affetmesi demektir.

Hz. Ömer’i (r.a) vefatından sonra rüyada görürler ve rüyayı gören sorar: “Ey Ömer (r.a)! Allah seni neye binaen affetti?” Hz. Ömer (r.a): “Allah beni eziyet gören bir kuşu salıvermeme mukabil affetti.” Muhabbetle yapılan küçücük bir amel sizin affınıza mazhar olur. Amel küçük ama muhabbet ve ihlâs ile yapıldığı zaman dağlar mesabesindeki amelden çok daha üstündür. Aynı şekilde İmam-ı Rabbanî’yi (k.s) vefatından sonra rüyada görürler. Sorarlar: “Allah seni hangi ameline binaen affetti?” O da dedi ki: “Ben Allah’ın huzuruna çıkınca Allah bana “Seni hangi ameline mukabil affettim biliyor musun?”diye sordu. Ben dedim ki: “İlme yönelik bir hizmetim için mi?” “Hayır.”dedi.
“Takvam için mi?”
“Hayır.”
“Büyüklere, salihlere çok hizmet ettim. Bundan dolayı mı?”
“Hayır. Bir gün sen kitap yazarken kalemini mürekkebe daldırdın. Mürekkebe konan bir sinek vardı. O sineğin ondan istifade etmesi için biraz bekledin. İşte, ben seni buna binaen affettim.”
İmam-ı Rabbanî (k.s) onca büyük hizmetine rağmen bizlere göre amel bile kabul edilmeyen, küçücük, basit bir amele binaen affedilmiş. Belki biz namaz kılsak namazımız bile kabul olmayacak. Maun suresinde Allah Teâlâ: “Fe veylün lil musallin. Ellezine hüm an salatihim sahun.” buyuruyor. Mealen: “Veyl olsun o namaz kılanlara ki onlar gaflet içerisinde namazlarını kılarlar.” ‘Veyl’ cehennem çukurudur. Yazıklar olsun, canı cehenneme müstahak. Canı cehenneme demek, bu can cennete değil cehenneme müstahaktır demek. Kimlerin canı? Gaflet içerisinde namaz kılanların canı, namazlarını adeta bir beden eğitimi gibi kılanların namazı, namazı bir oyun havasında kılanların namazı. Namazını böyle kılıyor ise bir insan ona denir ki; Allah ne dediğini bilmeyen bir kalbin amelini kabul etmiyor.

Bakın, Rabbül Âlemin sonsuz bir cennet hayatını, sonsuz bir gençliği, sonsuz bir sıhhati, sonu olmayan nimetleri küçücük bir amelinize binaen size vermek istiyor. Yeter ki muhabbeti arayın; yeter ki muhabbeti kazanın, ihlâsı kazanın, teslimiyeti kazanın. Küçük amellere bunlar veriliyorsa acaba büyük amellere Allah neler verir?

İşte; sohbet dergâh-ı ilahîden sizlere olan ikramdır. Dergâh-ı ilahî neresidir? Velilerin, Sâdât-ı Nakşibendî’nin kalpleridir. İkramın içinde neler var? Muhabbet var, ihlâs var, teslimiyet var. Sizde bunlar olduğu zaman Allah dünyanızı da imar eder. Sohbet böyle faydalıdır. Sohbet, Sâdât-ı Nakşibendî’nin bulunduğu kubbenin altına girmek ve ikrama mazhar olmaktır. Vaaz ise kalbe ait değildir. İlmin, aklın, mantığın imalıdır. İhtimaldir ki bir vaiz vaazda söylediklerine bazen inanmayabilir. Bazen de inanır ama o kadar güzel görmez. Zira güzel görse kendisi yapacak. Bazen de güzel görür ama nefs-i emmare o işi yapmasına fırsat vermez. Yani dünyasını ahiretine tercih eder. İlim erbabı bir insan tasavvuftan uzaksa onda kibir hâsıl olabilir. Enaniyeti, nefsi kabarabilir. Bazılarını duyarsınız, der ki -hâşâ- : “Şah-ı Nakşibend (k.s) de kimdir? Sıradan bir insan.” Bunu diyebilen insan onunla yetinmez, gün gelir “Sahabe de kimdir?” der. Öyle ki Allah Resulüne (s.a.v) kadar gidecek. Bazen onu da geçer ve Allah’a asi olur ve “Allah kim, ben onu tanımıyorum.” der. Bilgi, ilim terbiye edilmezse bazen bunları dedirtir. Dolayısıyla vaazın insana ne kadar tesiri olabilir? Bunun ne kadar bereketi olabilir?

Muhammed Diyaûddin (k.s), sohbet edecek kimse bulamayınca mahallenin çocuklarına sohbet edermiş. Hanımı da sorarmış: “Sen bu çocuklara sohbet ediyorsun. Senin sohbetinden, nasihatinden bu çocuklar ne anlar?” Muhammed Diyaûddin (k.s) buyurur ki: “Ben de bilirim onlar bir şey anlamaz ama benim derdim onların anlayıp anlayamaması değil. Benim derdim, sohbet vesilesiyle inen Allah’ın rahmetinden, feyzinden istifade edebilmektir.” Bir sohbet esnasında Allah gökten adeta bir bulut gönderir. O esnada buluttan yağmur gibi o dergâh-ı ilahî üzerine Allah ikramlarda bulunur. O dergâh-ı ilahînin etrafında olan herkes hissesine göre, kalbinin rabıtasına, kalbî irtibatına göre payını alır. Kalp kopuksa, bambaşka bir yerde geziyorsa elbette ki faydalanamaz. Ruhu, kalbi, tefekkürü başka bir âlemde geziyor ise gelen ikramdan istifade edemez.

Seyda-i Tağî’ye (k.s) dediler ki: “Bir insan size intisap etse, adabı yerine getirse fakat sonra vazifelerini yapmasa onun durumu nedir?” Buyurdu ki: “Bir kere tövbe edip adabı yerine getirmek suretiyle bizim himayemize giren bu kubbenin altındadır, mahfuzdur. Ama şunu söyleyeyim; hizmet ederek göklerde uçan, semanın derinliklerine ulaşan, sohbetiyle, hizmetiyle, irşadıyla görevini yerine getirenle dünyada ayağı yerde olan bir değildir. Allah’ın kendisine bahşettiği itibar, konum diğerleri gibi değildir. Sürekli Resulü Ekrem (s.a.v) ile buluşan, onu gören, Rabbül Âleminin cemalini seyreden ve bir de bunlara ulaşamayan, var olan bütün güzelliklerden mahrum olan…

İnsan aklını başına almalıdır. Ayet-i kerimeler de Allah buyurur: “Niçin aklınızın muktezasıyla hareket etmiyorsunuz?” Akıl der ki: “Sen buraya ait değilsin. Senin bir yaratıcın var ve senin Halıkın senin dünyadaki vazifenin ne olduğunu sana bildiriyor. Senin bundan sonraki hayatta nereye intikal edeceğini de söylüyor. Bir yolcu, bir misafir olduğunuzu hatırlatıyor. Er veya geç bu diyardan göç edeceksin. Göç etmen bir tarafa o âlemde nelerle karşılaşacağını da Resulü Ekrem (s.a.v) çok net bir şekilde bildiriyor.”

Buyurur ki: “İnsan vefat ettiği zaman girdiği kabir ya cennet bahçelerinden bir bahçe ya cehennem çukurlarında bir çukurdur.” Karşımıza neler çıkacağını, neler yaşayacağımızı hem Allah Teâlâ hem Resulü Ekrem (s.a.v) bildiriyor. Kabirdeki cennet bahçesini de öyle küçük bir bahçe gibi düşünmeyin. Öyle bir bahçe ki yeryüzünde gördüğünüz hiçbir nimeti orayla kıyaslayamazsınız, hiçbir zaman hayalini kuramazsınız. Öyle güzellikleri Allah kullarına hazırlamıştır. Bütün bunlar neye binaendir? Salih amellerinize binaen. İmanınızı muhafaza etmiş misiniz, etmemiş misiniz? Salih ameller işler ve imanlı bir şekilde vefat ederseniz kabriniz bir cennet bahçesine açılacak. Ama imansız gidilirse dünyada yapılan bütün ameller boşa gider. Ve insan o cehennem çukurundan çıkamaz. Ne zamana kadar? Kıyamete kadar. Kıyamet kopar, mahşer mizan, hesap… Hesaplar görülür ve bunun sonucunda insan ya ebedî cehennemlik olur ya ebedî cennetlik olur. Resulü Ekrem (s.a.v) buyurur: “Bu dünyada iken ahiretiniz için hazırlık yapın. Muhammed’in nefsi elinde olan Allah’a yemin ederim ki vefatınızdan sonra pişmanlık, hayıflanma, istiğfar, salih amel fayda vermeyecek.” O kapıdan geçtiğiniz andan itibaren ibadet kapısı, tövbe kapısı, bütün kapılar kapanır. Dönüş yok. Dünyadan sonra ya cennet ya cehennem, üçüncü bir yurt yok.

Abdurrahman-i Tağî (k.s) buyurur ki: “Riayetimize giren insanlar tövbe eder, adabı yerine getirirse bundan göreceği fayda son nefesinde imanını muhafaza etmektir.” Peki, ne oluyor? İnsan tövbe ettiği zaman sanki Resulü Ekrem (s.a.v) onun elinden tutar. Sahabe-i Kiram da ayet-i kerime inince Resulü Ekrem’in (s.a.v) elini tutarak ona biat ettiler. Ve sanki Allah’ın elini tuttular. İnsan da Sâdât-ı Nakşibendî’ye (k.s) biat etse onların riayetine girmekle sanki Resulü Ekrem’e (s.a.v) biat ederler. Dünyada insan bir mürşide intisap ettiğinde, “Bu yolda benim mürşidim, rehberim budur.” dediği zaman bunun asıl karşılığını ahirette bulur, esas intisap ahirette olur. Dünya ahiretin referansıdır. Burada el tutmak demek ahirette bütün Sâdât-ı Nakşibendî’nin bulunduğu kutsî bir halkanın içinde olmak demektir.

Salih ameller biriktirin. Allah’ın sizi dünyaya göndermesindeki gaye budur. Bizler bunun için yaratıldık. Ahiretimizi imar etmek birinci vazifemizdir. Dünyaya çalışmak ise ikinci vazife. Sizler kendiniz için değil dünya için çalışıyorsunuz. Ahiretin heba olduğu bir çalışma dünya çalışması değildir.

Allah; Hz. Azrail’i (a.s) Hz. Musa’ya (a.s) gönderdi ve dedi ki: “Musa’ya söyle emaneti alma vakti geldi.” Hz. Azrail (a.s) Hz. Musa’ya (a.s) geldi. Hz. Musa (a.s) sordu:
-Sen niçin geldin?
-Ey Allah’ın peygamberi emaneti almaya geldim.
-Ne emaneti?
-Ruh emanetini almaya geldim.

Hz. Musa (a.s) onu gönderdi. Edep gereği gitti Hz. Azrail (a.s) ve Rabb’ine dedi ki:
-Ya Rabbî! Ben peygamberinin huzuruna gittim. Fakat ruhunu alamadım.

Allah Teâlâ, Hz. Azrail’e (a.s) dedi ki:
- Git ona söyle ne kadar istiyorsa o kadar hayat bahşedeceğim. Ona yanında bulunan hayvanın üzerine elini sürmesini söyle. Elinin üzerinde kalan kıllar adedince yıl bağışlayacağım ona.

Gitti Hz. Azrail (a.s) ve dedi ki:
-Rabbül Âlemin böyle emrediyor. Hz. Musa (a.s):
-Bunun sonunda da ölüm var mıdır?
-Evet, Allah’ın âdetidir, kanunudur; yüz bin yıl yaşasan da ölüm olacak.

Hz. Musa (a.s) dedi ki:
- Madem sonunda ölüm var bir milyon yıl bir dakikadan farksız.

İnsanın hayattayken özellikle namazına dikkat etmesi gerekir. Çünkü Resulü Ekrem (s.a.v): “Küfürle iman arasındaki çizgi, namazdır.” buyurur. İslam’ın hududu ile küfrün hududunu iki devletin sınırı gibi düşünün. Nasıl ki iki devlet arasında sınırı belirleyen çizgiler vardır. O çizgi kalktığı zaman sınırlar birbirine karışır. Sınırı çizen şey, namazdır. Namaz kalktığı zaman hudut da ortadan kalkar. Mezhep imamlarına göre namazı kasten kılmayan bir insan küfrün hududuna girmiştir. Hadisten anlaşılan bu olsa da kişi kâfir olmaz ama büyük günahlardan birini işlemiş olur. Allah muvaffakıyet versin, Allah din dünyanıza yardımcı olsun.

Hizmet, Allah’ın size bahşettiği en büyük nimettir. Bu nimeti elinizin tersiyle itmeyin. Kişi safi bir şekilde hizmet ettiği zaman Allah onun kalbinde gün be gün berraklık meydana getirir. Kişi farkında olmasa da dışarıdan o berraklık fark edilir. Hizmet eden insanın hatasının telafisi olur. Ara sıra ayağı kaysa da hizmetle iştigal ettiği için o hatanın telafisi olur. Ama hizmetten uzaksa hataların müptelası olur. Onun için Şah-ı Nakşibend (k.s) der ki: “Kalbinizi Hakk ile iştigal etmeye gayret edin. Zira siz kalbinizi Hakk ile meşgul etmezseniz şeytan sizi batıl işlerle iştigal ettirir.” Kalp boşluk kabul etmez. Bu edilen sohbetler boşuna olmasın. Dünyada kendimize bir misafir gözüyle bakalım, sohbetlere sadece kulak misafiri olmayalım. Resulü Ekrem (s.a.v): “Dünyada bir garip gibi olun.” buyurur. Bir tercih yapacaksanız o tarafı tercih edin. Allah Teâlâ da buyurur ki: “Belki sizler dünya hayatını tercih edersiniz ama bilin ki ahiret hayatı daha hayırlıdır.” Ve ahiret bâkîdir, dünya gibi fânî değildir.

Hizmet edenler ait olanlardır; hizmetin içinde sohbet ve tövbeye vesile olmak vardır. Hizmetin içinde bir aidiyet var, dünyaya karşı bir yabancılık var. İnsan yeryüzünde devasa müesseseleri bıraksa bu mu kıymetlidir yoksa bir iki insanın kalbinin ihyasına, imarına vesile olmak mı? Sâdât-ı Nakşibendî (k.s) arkasından canlı eserler mi bıraktı cansız eserler mi bıraktı? Canlı eserler mi kıymetlidir yoksa cansız eserler mi? Tabi ki canlı eser daha kıymetlidir. İnsan vefat ettiğinde arkasında tövbe ehli, namaz ehli insanlar bırakırsa, hayatını bu insanların terbiyesi ve talimi için harcamış ve hep onlarla iştigal etmiş ise o da arkasında canlı eser bırakmış olur. Cansız eserleri de canlı eserlere vesile olmak düşüncesiyle yapmak lazımdır.

Tasavvuf safidir. Sizler de hizmetinizi safi yapın. Nefsinizin bir defa bile başını kaldırmasına fırsat vermeyin, ona kulağınızı tıkayın. Sizinle nefsiniz arasında binlerce fersah olsun. Örneğin siz bir ev inşa etmeye çalışıyorsunuz. O eve nefs, günde en az bir çivi çakıyor. On yılda devasa bir malikâne kurmuşsunuz örneğin. Bir hased ediyorsunuz bütün malikâne yerle bir oluyor. Resulü Ekrem (s.a.v) buyurur ki: “Hased, ateşin odunu yediği gibi amelleri yer.” buyurur. İşte bu nefs, on yılda zorlukla kurduğunuz malikâneye bir kibrit çakıyor. Tasavvuf nefsin terbiyesidir.

Ve sallallahu aleyhi vesellem…

Seyda Alameddin (k.s.)

  • tarihinde oluşturuldu.

Nurşin.com | 2025 | Tüm Hakları Saklıdır.