Allah’ın Halifi Olan İnsan
Bismillahirrahmanirrahim. Elhamdulillahi Rabbül Âlemin. Vesselatu vesselamu ala seyyidina Muhammedin nebiyyül ümmi ve ala alihi vessellem.
Bir insan, allame-i cihan dahi olsa, dünyada bilinmesi gereken tüm şeyleri bilse, esas bilmesi gereken marifet-i ilahiyi bilmiyorsa; ehli ulemaya göre bu insan cahil sayılmıştır. Bu insan dünyada var olan tüm şeyleri bilir; bütün bu şeylere vâkıftır, siz buna allame-i cihan diyebilirsiniz. Her alanda uzman olup ihtisas görmüştür. Çok derin bir bilgisi vardır; ama esas bilmesi gereken şeyi bilmiyor, tanıması gereken şeyi tanımıyordur. Bir insan Zat-ı ilahi, marifet, bunları bilmez; tanımazsa İslam âlimlerine göre cahil sayılır. Bilen bir insan da bildiği ile amel etmezse; bilgisi amele, marifet-i ilahiyeye dönüşmüyorsa, hâl ve hareketinde bir değişiklik o istikamete yönelik bir yöneliş yoksa o bilen insana da cahil denilmiştir. Bilginin amele dönüşmesi icap eder.
Ayette insanın esası anlatılırken “Biz sizi karmaşık bir damla sudan yarattık.” (İnsan:2) buyurulur. Allahu Teâlâ burada diyor ki; Menşeiniz bu, aslınız budur; ama biz bunu yaratır iken çok büyük bir gaye amaç için sizi yarattık. Rabbinizi bilin tanıyın diye. Ve siz bu damladan yaratılır iken bir merhaleden bir merhaleye, bu merhaleden bu merhaleye ta ki bu kıvama gelene kadar bir süreçten geçtiniz. Ve bu kıvamda şuur verildi, akıl verildi, idrak verildi. Ama menşeinizi unutmayın, bakın bir damla su nerden nereye doğru geçiş yapmıştır. Ve buradaki bu geçişlerde, merhalelerde çok büyük bir gaye, amaç vardır. “Ve mâ halaktul cinne vel inse illâ li ya'budûni.” Yani “Ben cinleri ve insanları ancak bana kulluk etsinler diye yarattım.” (Zariyat:56)
“Menşeileri bir su idi. Bu sudan bu merhaleden o merhaleye, ta ki insanî kıvama gelene kadar bütün bu merhaleleri atlayıp yaratma fasılları geçti. Bütün bu merhalelerdeki amaç bana ibadet etmeleri içindi.” Ben insanları yarattım bana ibadet etsinler diye, derken Allah Teâlâ esas şunu ifade etmektedir: Önceleri, yani insan var olmadan, benim bütün hazine-i rahmetim çok genişti. Ama beni hakkıyla idrak eden, beni bilen, adeta bir nebze benim ahlakımı, sıfatımı, cüz’i olarak taşıyan bir mahlûk yoktu. Ben istedim ki bir mahlûk yaratayım; bu öyle bir mahlûk olsun ki, adeta ona baktığımda benim için bir ayna olsun. Ben bu aynadan kendimi temaşa edeyim. Diğer mahlûkat da bu aynaya baktığı zaman, bütün bu mahlûkat içerisinde insan aynasına baktıklarında hepsi aynanın Rabbül Âlemini yansıttığını gördüğü için her şey başını eğecek, secde hâline geçecek. Ben böyle bir insan yaratmak istedim, dolayısıyla insanı yarattım.”
Ayetin ifadesine bakın insan ne kadar muazzam bir varlık. Gaye menşeiyi, nereden geldiğimizi unutmamaktır. Unutsak, allame-i cihan dahi olsak; bilmemiz gereken şeyi esası itibariyle bilmiyorsak biz bu manada cahiliz demektir. Marifet-i ilahiyi bildik, zât-ı ilahiyeyi tanıdık; ama biz bu bilgiyi amele dönüştürmüyorsak, eylem, hareket, ahlak ve tabiat bu bilgiler vasıtası ile değişime maruz kalmıyorsa bu insan gene cahil sayılır. Bilginin amele dönüşmesi icap eder. Ve bu dönüşüm neticesinde insan, hazreti insan dediğimiz en yüksek makam olan halif makamına ulaşıyor. Allahu Teâlâ insanı bu kıvama getirirken ahiretini kazanmak adına onun önüne sermaye bahşetmiştir. Mükâfatı öbür tarafta verdiği gibi şu dünyada da bol bol mükâfat vermiştir.
İbadette verilen bir nimet var. Bu nimetin bir teşekkür mahiyetini ifade eder. Başınızı secdeye bırakıp hizmete dökülmek, zamanınızı boşa harcamamak esastır. Bir yönüyle Allah’ın size yaptığına karşı hakkı olan teşekkürü iade etmektir. Siz başınızı secdeye bıraktığınız zaman, ibadet ü taate döküldüğünüz zaman, aslında şunu dillendiriyorsunuz: “Ya Rabbî! Gelecekte bahşettiğiniz nimetin haddi hesabı yok. Ya Rabbî! Şu an ben varım ve varlık içerisindeki en mükemmel olan yer ve konum bana bahşedildi. Cismiyle o kadar muazzam olan bir kâinat var, bu kâinatı bana hizmet etmek için sen yarattın. Ya Rabbî! Demek ki cisim çekirdeğinin içerisinde senin tecelliyatın, güzelliğin mevcuttur. Bu mevcuda binaen, verdiğin bu nimete karşı, ben de verdiğin bu zaman süresince teşekkürümü ifade etmek için hayat boyu başımı secdeye bıraksam biliyorum ki bu nimet karşılanmaz!” Böyle bir vefa vardır. İnsan bu vefayı yerine getirdiği zaman, Allah’ın verdiği bu nimet için vefasını yerine getirdiği zaman, Allah rahmetinin gereği adeta bir bahşiş gibi gelecekte ise çok daha fazlasının veriyor.
Allah Teâlâ “Ben bu güne kadar bir mahlûka verilmesine en muazzam üstün konum makam ne ise hiçbir emek harcamadan menşeiniz bir damla su iken sizi en üst sınıf olan bu makama getirdim. Sizin hiçbir emeğiniz yok; rahmetime binaen bu nimetleri verdim. Ama sizden bir şükür görürsem, vefa görürsem, hele hele siz yeryüzünde beni yansıtan halifem, aynam konumunda olursanız; ben gelecekte bir bilseniz sizler için neler neler hazırladım. Mesela dünyada en güzel gördüğünüz şey nedir? Onun için meftun olduğunuz şey. Ben onu size vereceğim. Mesela siz hayatınızı bazen bir güzel için feda ederken ben bu güzeli size vereceğim. Güzel için hayatınızı mı feda ediyorsunuz? Güzel bu dünyaya mahsus bir şeydir. Esas güzellik ahirettedir. Resûl-i Ekrem’den (s.a.v) şu kudsî hadis rivayet olunmaktadır: “Allah Teâlâ buyuruyor ki ‘Ben salih kullarıma öyle şeyler hazırladım ki, hiçbir göz görmemiş, kulaklar işitmemiş, bir insanın hatırından da geçmemiştir.’ Hiçbir gözün görmediği nimetler; o kadar güzel ki dünyada bulamayacaksınız. Hiçbir kulak bu güzelliği işitemeyecek; çünkü dünyada yok kâinatta bulamazsınız. Bunlar zihninize, aklınıza, kalbinize hiçbir zaman gelemeyecek güzelliklerdir.
En güzeli hakikî mümindir. Çünkü en güzel olan Rabbül Âlemini insana yansıtıyor. Meftun olunacaksa, hakikî bir mümine, Sâdât-ı Nakşibendî’ye (k.s), Seyda-i Tağî’ye (k.s) ve Gavs-ı Hizan’a (k.s) olunmalı. Seyda-i Tağî (k.s), Gavs-ı Hizan (k.s) için “Bir nazarına, bir bakışına, bir gülünüşe dünyanın tümünü feda ederdik. Cennetimi de üstüne bırakırdım.” buyurmuştur.. Allah, bugün tasavvuf nimetini, İslam’ı, imanı ve Allah dostlarının gittiği bir çizgiyi, istikameti bahşetmişse; lutf u keremine binaen bahşetmiştir. Hiçbir insana belki çalışması ile bu nimetler verilmez. Çünkü bunlar çok büyük nimetlerdir. Ebedî hayatı kazanmak için sizce dünyadaki çalışma bedelinin ne olması gerekir? 50 bin yıllık bir hayatın karşılığı, 50 bin yıllık emek olmalıdır. Sonsuz bir hayatın karşılığı kısacık bir dünya hayatı olur mu? Oluyorsa gönül Allah’a verilmiştir. Aşk öyle bir şeydir, her şeyi feda etmektir. Allah, insana o zaman muhabbet verir. Asıl kazanan insanın muhabbetidir.
Mesela bir insan, mecazî bir aşka gönül verdiğinde o insanın dünyalar kadar mülkü olsa tümünü ona verse kalbinde en ufak bir tereddüt hissetmez. Allah işte kulunu seviyor, insan da Allah’ı seviyor. İnsan bu kadar kısıtlı duygularıyla cennete terakki ediliyor. İnsan diyor ki; “Ya Rabbi ben sonsuz cennet hayatını istemem. Cenneti istiyorsam içinde sen varsın diyedir. Eğer Seni orada görmez isem ben cenneti istemem. Allah insanın taatini seviyor. İnsan Allahu Teâlâ’nın istikametinde giderse kazanır. Allahu Teâlâ’nın yolunda gitmez ise kaybı nelerdir kıyas etmek lazım. Bile bile insan bu kadar muazzam sonsuz ve baki bir hayatı kısa sürecek olan fani bir hayata tercih etmemeli.
Şeytan insanı aldatıyor, nefs aldatıyor. Hayat boyu şeytan tarafından çok aldatıldık. Bin değil on bin değil yüz bin değil her defasında aldandık. Aldandığımız sürece kayıplar olacak. Çünkü insandaki süre kendisinden gidiyor. Şeytan her zaman ahiret işini yarına bırakır. Dünya işi bugün olduğu için her zaman onu öne aldık. Ahiret hayatı için hep sonra dedik. Resulû Ekrem (s.a.v) “İşi sonrasına bırakanlar helaka gitmiştir.” demiştir. İnsanın bilmesi gereken, tanıması gereken, yapması gereken öncelikli şeyler ne ise ona ehemmiyet etmesi gerekir. Sohbetlerin bu hususta faydası çoktur. Tasavvufta müridin mürşidine duyduğu muhabbetin ne anlama geldiği hikmeti açısından önem arz eder. Eğer bir insan hakiki bir mümin olmuşsa ve halif, velayet makamına ulaşmışsa diğer mahlûkatla kıyaslayınca adeta Allahu Teâlâ’nın bir aynası gibidir.
Ve sallallahu aleyhi vessellem…
- tarihinde oluşturuldu.