İNSANIN KALBİNDE NE VARSA DİLİNE O DÖKÜLÜR
Bismillahirrahmanirrahim. Elhamdulillahi Rabbül Âlemin. Vesselatu vesselamu ala seyyidina Muhammedin nebiyyül ümmi ve ala alihi vessellem.
Bir insan Allah’a karşı mağfiret dilerken dilin Allah ile mülahazası yoksa; istiğfarın ne anlama geldiğini bilmiyorsa, özür dilemekte tam manasıyla yapılamadığı için o makama karşı saygısızlık olmasın diye istiğfarı için de bir istiğfar gerekir. Bizim her ibadetimiz için bir kaza gerekir. Allah yaptığımız her şeyin kazasını ister. Çünkü yaptığımız her şey dil iledir ve içten dışa karşı somuttur.
Allah ibadetimizden bir lezzet hâsıl ediyorsa ve bunların hepsinden daha önemlisi daha vazgeçilmez bir lezzet olan muhabbeti kalbinize yerleştirmişse bunun binde biri size ait değildir. Binde birinde hak talebinde bulunamazsınız. Kalbinize gelen o eşsiz lezzet size ait değildir. Çünkü o çok pahalı bir şeydir. Şu karanlık asırda yirmi milyarlık insanın içinde tek tek seçilmiş ve seçilen o kalbe bunlar akıtılmışsa bu o insana ait bir şey olamaz. O manada bizi buna ulaştıran vesile neyse ona sımsıkı tutunmak gerekir.
Şayet Şah-ı Nakşıbend (k.s) onu Allah’a (c.c) ulaştıran vesile Seyyid Emîr Külâl (k.s) olduğu için O’na giden yolda Hz. Hızır Aleyhisselâma rastladığında bile Hz. Hızır’a (a.s) bile iltifat etmemiştir. Hâşâ iltifat etmemiş demek saygı göstermemiş demek değildir. Hz. Hızır (a.s) O’na: “Sen herhalde beni tanımadın ki bana karşı ikbal ve teveccühün az oldu.” dedi. Şah-ı Nakşîbend (k.s): “Hâşâ zatınıza karşı saygım had safhada fakat size karşı yönelimimin ve ikbalimin had safhada olmamasına sebep bende bir kalp var onu da üstadımın eline verdim. Bende ikinci bir kalp yoktur ki onu da size vereyim.” dedi. Yolda bu olay yaşandıktan sonra Şah-ı Nakşîbend (k.s) Seyyid Emîr Külâl’in (k.s) huzuruna geldiği zaman; Seyyid Emir Külal (k.s) “Edebin gereği doğru olan budur. Mürid maksadına ulaşana kadar mahbubunun dışında gözünün başka bir şeyi görmemesi gerekir. Nazarının içine başka bir güzellik girdiği anda kalbinden onu bir an önce tasfiye etmesi gerekir.” der.
Bir hadis-i şerifte; “Allah’ın abdinden i’râz veya ikbal ettiğinin alameti nedir?” buyrulur. Bu hadiste “i’râz” yüz çevirmek manasında ve “ikbâl” de, yönelmek manasındadır. Bunların nişanı nedir? Allah’ın (c.c) bir insana i’râzına ya da ikbâline dair nişanı var mıdır veya nedir? Bunu bilmenin yolu o insanı dünyada neyle iştigal ettiğidir. Allah (c.c) o kişiyi dünya sahasında mı ahiret sahasında mı çalıştırıyor? Bu o kişinin halinin alametidir. Bir karıncaya bile bahşedilen hayatın pahası biçilemezken yaratılmışların en değerlisi, en âlâsı olan Allah’ın (c.c) insana bahşettiği hayatın paha biçilmesi mümkün değildir. İnsan hayatının içine ahiret hayatının tohumlarını gizlenmiştir. Yani bu öyle bir hayattır ki; bu hayatın içinde gelecek hayatının tohumları bulunmaktadır. Allah (c.c) verdiği bu hayatın mesaisini insana nerede kullandırıyor? Bu insan bütün zamanını malayani, maksud olmayan değersiz şeylerde kullanıyorsa. Allah’ın (c.c) değersiz gördüğü çöplüklerde istihdam ettiriyorsa Allah (c.c) bu insandan i’râz etmiş demektir. İkbâlin alameti ise; evliyanın caddesi, tariki, binlerce Kutbun ve Gavsın güzergâhında bulunduğu yola onu sevk ettiriyor ve onu istihdam ettiriyorsa o da Allah’ın (c.c) o insana ikbâlinin işaretidir. İşte Rabbil Âlemin bizi maksudumuza ulaştıran vesilelerden ayırmasın.
Vesilesiz insan bugüne kadar hiç bir başarıya ulaşamamıştır. Hatta kötülük yapan insan bile şeytan olmadan o kötülüğü yapamıyor. Yani onun vesilesi de şeytandır. İyilik noktasında bir vesile olmadan bir bilene sormadan insan kendi arabasını dahi süremez, kaza yapabilir. Kaldı ki bu vücudu bu ruhu kullanmada bir kılavuz olmadan gitmek zordur. Allah (c.c) size muhabbet veriyor bunun kıymetini bilin.
Muhabbet çok saf bir şeydir. Seyda-i Taği (k.s) üzerine beyitler yazılıyor. Bu beyitleri çok iyi dillendiren çok güzel sesler oluyor. Seslerden öte o sesin içindeki çok sâfȋ manalardır. O seslerde dünya adına hiçbir düşünce ahiret nimetleri adına hiçbir mülahaza yoktur. O kadar saf ki hemen tesir ediyor. Ruhundaki saf bir muhabbet kaynağından döküldüğü çok bellidir. İnsanın kalbinde O varsa diline O dökülür. O muhabbet o kadar saf ki onun bir damlası insan vücuduna döküldüğünde ruhunu arındıracak tasfiye edecek kadar kuvvetlidir ve kokusu had safhadadır. O muhabbet binlerce kilometre ötede dahi olsa O hissediliyor. Bu insanların hâlleri çok tesirlidir. Maşuku ve mahbubu dışında bir şey bilmiyorlar. Bu hâl adeta karanlık bir çölün ortasında yolunu kaybetmiş nereye gideceğini bilmeyen o saf rengârenk kelebeklerin yakılan ışığı görüp adeta ona doğru koşup ışığı pervanenin etrafında onu tavaf etmeleri gibidir. Onun dışında onlara cazip hoş gelen bir şey yoktur. Onun dışında her yer onlar için karanlıktır. İnsan karanlığa girince bir yol bulamazsa yok olacak demektir. Onların gözünde de hiçbir şey yoktur.
İnsan sürekli karanlıktaysa ışığı bilmiyorsa siz ona sabahı, ışığı anlatın; baharı görmemiş birine baharı anlatın, nerden bilecek? Allah bizlere bunları dil ile söz ile değil gerçek manada yaşattırsın istiyorsanız bunun için bizlerde talep olmalı. Eğer bizde talep olursa tabi ki Allah bunu nasip eder.
Müstağni davranan insan ise Allah bu nimeti vermez. İsterse arada bir karış kalacak kadar yaklaşsın. İnsan müstağni davranıyorsa, ihtiyacım yok diyorsa Allah (c.c) vermez. Talepkar olun. Talebinizi edeple yapın. En az bir dilencinin yani gerçek ihtiyaç sahibinin edebi kadar. Bir dilenci sizden bir şey isterken gösterdiği edeple genellikle isteği karşılanıyor. Kapıyı bulun. Kapıyı bulduysanız eğer kapıyı edeple çalarsanız vallahi geri gönderilmezseniz. “Bu kapıdan boş gönderilen yoktur” diyor Seyda-i Taği (k.s). Bu kapıya edebimle geldim beni boş çevirdiler diye iddia edecek olan yoktur. Allah aşkına biraz sabır! Müstağni olmayın. Müslümanlığın gereği neyse yerine getirin. Hata yapabilirsiniz. Tövbe istiğfar ile hatanızı örtün. Büyüklerin, âşıkların yolundan kopmayın.
Hasan el Basri’ye (k.s) mealen “Ehli cehennem cehenneme giderken bugün bizim için bir şefaatçi yok. Keşke dünyaya tekrar gönderilseydik bir şefaatçi bulsaydık, mümin olabilseydik.” ayeti kerimesinin anlamını sordular. Hasan el Basri (k.s) de; “Yeryüzünde dostluklar çok iyi perçinleşir. Burada âşık ve muhip Allah’ın (c.c) velileri vardır. Bir insan Allah’ın (c.c) âşıklarıyla dost olursa ahirete giderken cennete sevk edilir. Cennete sevk edilirken bakar ki onların muhibleri cennete gelmemiş. İşte o zaman o veliler soracaklar; “Ya Rabbi, onlara ne oldu?” Allah (c.c); “Ey abdim onlar mizanda cehennem ehli oldu. Adalet gereği oraya gitmeleri gerek” der. Allah’ın velileri; “Rabbim ben ahirette onlarsız ne yaparım. Onlar olmadan cennet eksiktir.” derler. Allah (c.c); “Peki, sen istiyorsan çıkar onları cehennemden, cennete sevk et.” der. Bunları gören geri kalan cehennem halkı sorar; “Bunları kurtaran neydi? Acaba babaları şehit miydi ki?” Melekler onlara; “Hayır” diyecek. O zaman diyecekler ki; “Kardeşleri şehit miydi?” Melekler tekrar; “Hayır” diyecek. “O zaman Ulu bir peygamber mi onlara şefaat etti?” diyecekler. Melekler tekrar; “Hayır. Allah’ın bir dostu dünyada iken o insan ona muhipti. O dosta muhabbet, onun cennete girmesine vesile oldu.” diyecekler. İşte insan içinde o muhabbeti taşıyor. Muhabbet paha biçilemez bir nimettir.
Bir gün Abdurrahman bin Sahr adlı bir sahabe bir kediyi kucağına almış onu beslerken Peygamber Efendimiz (s.a.v) kendisini görür. Kediyi beslediğinden dolayı utanır ve abasının altına saklanmaya çalışır. Peygamber Efendimiz (s.a.v) de ona gülümseyerek “Ebu Hureyre!” (kedilerin babası) der ve gider. Abdurrahman bin Sahr (a.s) “Ben o sözden daha lezzetli bir kelime bulamadım.” der ve o günden sonra herkesin ona “Ebu Hureyre” demesini ister. Hâlbuki bir insana civcivin babası, kedinin babası denilmesi hoş karşılanmayabilir. Fakat Ebu Hureyre bunu iltifat olarak algılıyor. Çünkü iltifat En Sevgili’dendir (s.a.v). Zaten iltifat çok ayrı bir mevzudur…
Ve sallallahu aleyhi vessellem…
- tarihinde oluşturuldu.