“Küllüküm Râin…”
Bismillahirrahmanirrahim. Elhamdülillahi rabbil âlemin. Vesselatü vesselamü ala seyyidina muhammedin nebiyyil ümmi ve ala alihi ve sahbihi ve sellem.
İmam-ı Rabbani (k.s) buyurur ki kişinin hayatta iken yaptığı ve Allah nezdinde en kıymetli ibadet, Allah’ın dinini yine Allah’ın kullarına ulaştırmasıdır. Bundan daha hayırlı, kıymet bakımından paha biçilmez bir ibadet-ü taat yoktur.” Onun içindir ki Saadat-ı Nakşibendî’nin (k.s) hayatları boyunca yaptıkları en büyük hizmet, din-i mübini insanlara anlatmak olmuştur. Onlar (k.s); Allah’ın dinini Allah’ın kullarına ulaştırmaya birer vesile, birer vasıta olmuşlardır. İnsan da böyle yaparak onların yolundan giderse Allah nezdinde en kıymetli ibadeti yerine getirmiş olur.
Hayattaki en önemli mesele elbette iman meselesidir. Kişinin sağlam bir itikatla Allah’a iman etme meselesi… Tasavvufun çatısı altında bir büyüğün elinden tutup akşam o sekiz adap hakkıyla, sağlam bir itikat ile yerine getirildiği zaman kişinin elde edeceği en büyük fayda; son demlerinde ve sekerat halinde iken imanını muhafaza etmesidir. O esnada Saadat-ı Nakşibendî’nin (k.s) ervahı hazır bulunur ve kişide var olan imanı muhafaza etmeye yönelik faydaları dokunur. Zira imanı muhafaza etmek çok zordur. İmanın özellikle sekerat halindeyken muhafazası çok daha zordur. Bütün ulemanın, abidlerin, zahidlerin en büyük korkusu ölüm döşeğinde iken imanlarını koruyamamaktır. Peki, o esnada ne oluyor? O esnada kişinin bedeninin içine düştüğü cefaya, eziyete karşı takati yokken; buna sabrı tahammül gösteremez iken şeytan da bir yandan onun imanını çalmaya uğraşır. Şeytan, hiçbir kimsenin göremeyeceği bir şekilde ölmek üzere olan insanın sevdiği kişilerin suretine bürünerek kişinin gözünün önünde belirir ve kulağına fısıldamaya başlar. Örneğin kendisine der ki; “Arkadaşım (yahut evladım yahut torunum!) Bak, ben senden önce vefat ettim. Ben gördüm ki burada kabul görülen din Yahudiliktir (veya Hıristiyanlıktır).” O kişinin kalbine, kulağına bu şekilde fısıldar. Kişinin kalbine o esnada iman meseleleriyle ilgili en ufak bir mesele hakkında bir şüphe gelir ise –Allah muhafaza etsin- o an imanı gitmiş olur. İman gittiği zaman geçmişte yapmış olduğu bütün ameller, ibadetler, taatler; hayatı boyunca biriktirdiği ahiret sermayesi hepsi elinden gider, hepsini kaybetmiş olur.
Ahiret âlemine imansız gittiği için hiçbir şey kabul görmez. Fakat bir insanın hayatında eksiklikler, noksanlıklar, günahlar olsa dahi imanlı bir şekilde ahirete gittiği zaman Rabbül Âlemin onu affeder. Allah’ın rahmeti büyüktür. Zira Rabbül Âlemin yüz rahmetinden bir tanesini dünyaya göndermiş ise geri kalan doksan dokuz rahmeti imanlı bir şekilde ölen kulları için ahirete saklamıştır. Geri kalan yüzde bir rahmetini ise yeryüzünde var olan mahlûkata taksim eder. Müslümana da kâfire de münafığa da verir. Ve bunların dışında kalan yarattığı bütün canlı-cansız varlıklara rahmet eder.
İşte; insan tasavvufa girer, bir Saadat-ı Nakşibendî’nin (k.s) elinden tutar ise bu yapılan, adeta bir ‘ahd’dir. Saadat-ı Nakşibendî (k.s), bu yolculuk sırasında ta cennetin kapısına kadar o insana arkadaşlık yapar. Düştüğü yerde onu kaldırır, zorluğa düştüğü zaman kişiyi o zorluktan çıkarır. Ve en büyük faydayı sekarat halindeyken sağlar. O esnada yaşayacağı, imanını tahrip edecek, ahiretini harap ettirecek haller, görüntüler ve taarruzlar karşısında Saadat-ı Nakşibendî’nin (k.s) ruhaniyeti hazır bulunur ve şeytan oradan kovulur. Nihayet ahirete imanlı bir şekilde gider. Hatta kabirde, sorgu-sual sırasında da onların faydası dokunur. Mahşer meydanında, o sıkıntılı ahval içinde iken, herkes bir feryad-ü figan içerisinde iken bu büyük Allah dostları onlara yardım eder. Dünyada iken kendilerinin elinden tutmuş, kendilerine gönül bağlamış olan kişilere Allah’ın kendilerine vermiş olduğu şefaat yetkisi ile şefaat ederler.
Resulü Ekrem (s.a.v) buyurur ki: “Küllüküm Râin ve Küllüküm mes’ûlun an raiyyetihî” “Hepiniz birer çobansınız ve riayetinizdekilerden mesulsünüz.” Bu sürünün hakiki sahibi Resulü Ekrem’dir (s.a.v). Saadat-ı Nakşibendî (k.s) ise vekâleten o sürüye bakmaktadır. Kişi işte bu çobanın riayetindeki sürünün içine girdiği zaman Resulü Ekrem (s.a.v) adeta teminat veriyor ve buyuruyor ki “Siz sakın sürüden ayrılmayın.” Zira ilminiz, bilginiz ne olursa olsun sürüden koptuğunuz zaman haliniz şuna benzer: Bir sakat koyun ki yüzlerce kurt pusuya yatmış ve o koyunu avlamak için fırsat beklemekte. Ama başındaki çobandan korktukları için sürüye yaklaşamamaktalar. İşte sürüden kopan herhangi bir insanın hali de sakat bir koyuna benzer; kurt ilk önce onu avlar. Ama koyun ne kadar hasta olursa olsun, sakat da olsa topal da olsa sürünün başındaki çoban onu muhafaza eder. İcap ederse ilaç verir. Hatta yürüyemiyorsa çoban o koyunu sırtına yükler gideceği yere kadar onu götürür, yine de onu kurda teslim etmez. Ve murdar olmasına, kutlar tarafından öldürülmesine hiçbir zaman fırsat vermez. İşte; tasavvufa giren bir insanın hali budur. Ümmetin başındaki esasen Resulü Ekrem’dir (s.a.v). Fakat Saadat-ı Nakşibendî (k.s) vekâleten sürünün başında durup onları muhafaza etmeye çalışırlar.
Sizler de üzerinizde bulunan manevi cübbeden dolayı birer çobansız, hizmetinize ehemmiyet edin. Sizin başınızda da Saadat-ı Nakşibendî (k.s) vardır. Şeyh Fethullah (k.s) der ki: “Ben bizzat şahit oldum. Resulü Ekrem (s.a.v), Seyda-i Taği’ye şöyle buyurdu: “Senin riayetinde bulunanlar hiçbir zaman şeytan ve nefse yem olmazlar. Onlar son anlarında imanlarını muhafaza ederek ahirete gideceklerdir.” Bizler de Seyda-i Taği (k.s), Muhammed Diyauddin (k.s) ve Seyda Fadlullah’ın (k.s) riayetindeyiz. Resulü Ekrem’in (s.a.v) buyurduğu gibi sizin meziyetiniz ne kadar üstün olursa olsun sürünün içinden çıktığınız andan itibaren kurtlar karşısındaki kuvvetsizliğiniz ve zafiyetiniz sebebiyle durumunuz adeta topal koyunun yüzlerce kurdun arasında kalmasına benzer. Şeytan ve nefs insana her zaman kanca atmaktadır. Kişi bu büyüklerin istikametinden saparsa şeytan, kancasına taktığı dünyevi ziynetlerle er veya geç o kişiyi yakalar; var olan muhabbet deryasından onu alır, nefessiz karanlık bir dünyaya onu çeker. Balık tutan bir insanın balığı kandırdığı gibi.
Yolculuk sırasında Saadat-ı Nakşibendî’nin (k.s) istikametinden sapmamak lazımdır. Bir büyüğe derler ki: “Bu Saadat-ı Nakşibendî (k.s) için Allah ile kulun arasına girmekteler, denilir. Siz neden Allah ile kulun arasına girersiniz?” O da şöyle cevap verir: “İnsan Allah’ı bulup ona kavuştu mu ki biz gittik ve aralarına girdik. Aksine; kopmuş olan, Allah’tan uzak olan insanları, Rabbül Alemin’e ulaştırmaya gayret ediyoruz. Vazifemiz, gayretimiz budur.”
Malumdur ki insanlar hasta oldukları zaman doktora giderler, doktor da onlara ilaç verir. Doktorun verdiği bu ilaç bazen acı olabilir. Ama o acının içinde tatlı bir şifa mevcuttur. İnsan tasavvufa girdiği zaman büyüklere olan teslimiyeti bazen acı da verse, nefse ağır da gelse o acının içinde de muhakkak tatlı bir şifa vardır. İnsan buna sabır gösterir, tahammül ederse muhakkak şifayı görecektir.
Resulü Ekrem (s.a.v) cemaati sürü olarak tasvir ediyorsa başımızdaki Saadat-ı Nakşibendî de işinde mahir bir çobandır. Üstten bize bakan çoban bizim halimize vakıftır. Belki bizim göremediğimiz tehlikeleri görür. Dolayısıyla onların işaretine her zaman riayet etmek gerekir, işaret ettikleri yoldan gitmek gerekir. Zira o, tehlikelerin farkındadır. Etraftaki nefsanî, şeytani kurtları bilir. Rabbül Âlemin bizleri muhafaza etsin. İman kadar ve imanı muhafaza etmek kadar önemli bir mesele yoktur. Cehenneme girmeme meselesinden daha önemli bir mesele yoktur. Ve cennete girip orada Rabbül Âlemini görebilmekten daha önemli bir vazife yok bizim için. Kişinin asli vazifesi bu olmalıdır. Dünyevi işler, dünyevi endişeler, rızkın kaybı vs. bunların ikinci planda olması lazım. Bunlar da tümden terk edilmemelidir ama dünya-ahiret dengesi iyi kurulmalıdır. Tümden terk etmek tasavvufun emri değildir. Lakin tasavvufun emri odur ki insanın asli gündemi ahireti olmalıdır, dünya ise ikinci planda olmalıdır. Cehenneme girmemek ise kişinin imanını son nefesine kadar muhafaza etmesine bağlıdır. Tasavvufun büyükleri bu yolun en büyük faydasının son anda olduğunu söylerler. Kendi riayetine girecek insanların son anlarında hazır bulunacağını, imanlarının muhafaza edileceğini Seyda-i Taği (k.s) ifade etmektedir. Bundan daha önemli bir mevzu var mıdır? İmanını muhafaza eden bir insan da büyüklerin himmet-ü bereketi ile cenneti kazanır demektir. İmanın kaybı ise ebediyen cehennemde kalmak; dünyada yapılan bütün amellerin, ibadetlerin fesada uğraması demektir.
Hizmetinize önem verin. Hizmetiniz tasavvufla irtibatınız açısından çok kuvvetli bir vasıta ve vesiledir. Nasıl ki imanın takviyesi, kuvveti; kişinin eylemleridir, ibadetleridir. Bir şeye inandığınız zaman onu eyleme dökmezseniz o inanç bir serap gibi olur. Onu kuvvetlendirmezseniz, pekiştirmezseniz zayıf kalır ve yavaş yavaş çürümeye başlar. Tasavvuf da işte böyledir. Tasavvufun derinliklerinden, hazinelerinden istifade etmek, o muhabbet pınarlarına ulaşmak için işin amelȋ kısmı çok ehemmiyetlidir; edep kısmı çok ehemmiyetlidir; ahlakınızı iyileştirmek çok önemlidir ve hususen dini mübine olan hizmet çok önemlidir. İmam-ı Rabbani’nin (k.s) ifadesini tekrarlayalım: “En makbul, en kıymetli ibadet şudur ki kişinin Allah’ın dinini yine Allah’ın kullarına ulaştırması.” Yani insanın buna vasıta, vesile olması… Sizin de böyle bir şeye vesile olmanız çok hayırlı bir ibadettir. Veyahut Rabbül Âleminin muhabbetini insanların kalbine yerleştirmek… Böyle yaptığınız zaman ne olur? Bu davranışınız Allah’ın muhabbetini kazanmaya vesile olur. Yani siz insanlara dini öğrenmelerinde bir vasıta olursanız; insanların Rabbül Âlemini, Resulü Ekrem’i (s.a.v), Saadat-ı Kiram’ı (k.s) sevmelerine vesile olursanız bunun karşılığında sizin kazanacağınız şey; Allahü Teâlâ’nın muhabbeti olacak. Yani Rabbül Âlemin sizi sevecek, Resulü Ekrem (s.a.v) sizi sevecek, Saadat-ı Nakşibendî (k.s) sizi sevecek. Bizim onları sevmekteki amacımız nedir? Onların bizi sevmesi, çünkü aslolan onların bizi sevmesidir. ‘Mürid’ olmaktaki maksat da onlar tarafından ‘murad’ olmaktır. Yani o büyükler tarafından istenmek… Sevmekteki gaye sevilmektir esasen. Seviliyorsak hedefimize ulaşmışız demektir.
Peki, sevilmek için ne yapmak lazım? Onların sevgisini insanların kalplerine yerleştirmeye vesile olmamız. Böyle olursa sevileceğiz. Dengeyi tefekkür edin, bir denge var. Allah muvaffakıyet versin, selametlik versin. Allah’a emanet olun.
Ve sallallahu ala seyyidina muhammedin nebiyyil ümmi ve ala alihi ve sahbihi ve selem.
- tarihinde oluşturuldu.