İNSANIN EN BÜYÜK İMTİHANI KENDİSİ İLEDİR
Bismillahirrahmanirrahim. Elhamdülillahi Rabbül Âlemin. Vessalatu vessalamu ala seyyidina Muhammedin nebiyyül ümmi ve ala alihi vesellem.
Dünya ne kadar güzel bir yerdir, kimin için? O kimse ki; ahireti için dünya evinden azık hazırlar, bu insan için dünya ne güzel bir evdir. Allahu Teâlâ; ne güzel hitap etmiş o insana, ne güzel bir evde onu misafir etmiş ve o evden, eve nispeten bir saray hükmünde olan cennet hayatı için, ahireti için azık hazırlar. O insan dünyadaki evin süsü püsüne kapılmaz. O hanenin içerisindeki var olan ahiret hayatı için levazımat ne ise gözünü ona dikmiş, onu almaya çalışır.
Dünya ne pis bir evdir, o kimse ki; ahiret hayatını bu evde unutmuş, adeta sarhoş olmuş, gafil olmuş, ahiretine yönelik hiçbir hazırlığı yok. Dünya bu insan için ne pis bir evdir.
Dünyada, dünya ile alaka münasebet gurbette olan bir insan gibi olmalı. Gurbete gitmiş; ama bir zaman gelecek gurbeti terk edecek. Bir daha asli yurduna, vatanına dönecek. Veyahut bir misafir gibi. Resûl-i Ekrem (s.a.v) şöyle buyurmuştur: “Benim dünya ile ne işim var? Benimle dünyanın hâli ancak bir ağacın gölgesinde bir müddet dinlenip de bırakıp giden bir yolcu gibidir.”[1] Hakiki bir müminin kalben dünya ile nasıl bir alakası olabilir? Nasıl ki bir misafir yolculuğu sırasında istirahate çekilmek için bir ağacın gölgesine oturup istirahat eder; bir müddet sonra da öz vatanı, asli yurdu olan cennete gitmek için bir daha ayağa kalkar arkasında hem ağacı hem gölgeyi bırakır. İnsanın dünya ile olan alakası mümin, Müslümanın alakası budur. Dünya refahını arkasında bırakıp kendisine bir misafir gözüyle bakar.
İmam-ı Rabbanî (k.s) öyle ifade ediyor: “Gözünüzü şimdiden açmaya bakın. Öyle bir gün gelecek gözleriniz açılacak ama hiçbir pişmanlık o gün sizlere fayda vermeyecek.”
Resûl-i Ekrem (s.a.v) “Garip olmak için dünya ile kalbin bağlantısının kesilmesi icap eder. İnsan vefat ettiğinde, mümin ise, iki melaike güzel bir libas ile gelir. Bu iki melaike onu Cenâb-ı Allah’ın huzuruna götürür. Her bir merhalenin geçişinde peygamberler, melaikeler onu müjdelerler: ‘Elhamdülillah! Sen kurtuldun, sana müjdeler olsun. Dünya bir imtihandı. Sabrın, metanetin ile sen bu imtihanı aştın. Sana müjdeler olsun!’ Sonra bu ruh Rabbül Âlemin’in huzuruna çıkar. Rabbül Âlemin hoş bir eda ile ona iltifat eder. Asi günahkâr ise iki melaike gelir başı eğik bir şekilde burnunu yere sürtercesine her bir merhalenin geçişinde: ‘Ey pis ruh, sana haber vermediler mi? Ölümün ötesinde seni bekleyen hâl budur. Sen yoksa imtihanı kaybettin mi? Vay hâline! Bir bilsen bundan sonraki süreç seni neler neler bekliyor.’ Rabbül Âlemin’in huzuruna gidince Rabbül Âlemin’in size, o güzel mümine göstermediği hâli o asi günahkâr olan kula gösterecek.” buyuruyor.
Dünyada iken pişmanlık, istiğfar insanın günahını siliyor. İnsanın vefatından sonra gözleri tam açılınca, ruh bedenden şu mekândan sıyrılıp her şey net bir şekilde gösterilince hiçbir pişmanlık fayda vermiyor.
Resûl-i Ekrem (s.a.v) “Ne olur ey ümmet, ey insan! Allah iki hayatı sizlere bahşediyor. Bu gördüğünüz hayat, size ait bir hayat değil, gördüğünüz mülkünüz değildir. Hiçbir şeye burada malik değilsiniz. Burası ebedi olan hayata hazırlık ve tahsil yapmak için gönderilmiş bir haneden ibarettir. Burası öbür hayatınız için hazırlıktan ibarettir ve burada iken öbür hayat için bir hazırlığınız olsun. Dünya ahiret için bir hazırlıktır; dünyanızdan ahiret hayatınız için. Sözlerime kulak vermezseniz size verilen süre bittiği andan itibaren ondan sonra arz edeceğiniz hiçbir pişmanlık sizlere fayda vermeyecek. Orada ibadet ü taat yok, ibadet ü taatlerin ücreti de yok. Dünyada yapılan tüm tahsilin, ibadet ü taatin ücreti vardır. Sizin dünyadan sonra göç edebileceğiniz hiçbir yer yok. Ya cennet vardır ya cehennem. Cennet ve cehennem dışında gidebileceğiniz başka bir yer yok.”
Allahu Teâlâ öyle ifade ediyor: “Cennet bana itaat edenlerin yurdudur. Hangi insan, hangi abdim bana itaat ediyorsa, cennet onun için hazırlanmıştır. Her ne kadar siyahi bir köle, toplum nezdinde uzaklaşmış kıymetsiz nazarıyla bakılsa dahi, Habeşli siyahi bir köle olsa dahi cenneti ben onun için hazırladım. Cehennem ise bana asi olanlara ki onlar; beni bilmez tanımaz, ibadet ü taate yaklaşmaz, dünyadaki varlığa kalbi hep meyletmiş, kalbinde ahirete dair bir endişe yok, onlarda hazırlık yok, namaz yok, helal haram yok. Bana asi olanlara ki cehennem onların yurdudur. Her ne kadar toplumun en üst sınıfı Kureyş kabilesi ve Kureyş’in efendilerden dahi oluşsa, cehennem asilerin yurdudur.”
Resûl-i Ekrem (s.a.v) bir gün ashabı ile otururken bir halka çizer. Halkanın dışında bir halka daha çizer “Biliyor musunuz bu ne anlama geliyor? Birinci halka ölümü teşkil eder. Şu ölüm halkasının arkasındaki diğer halka insanlığın arzu, maksat ve hedefleridir. Hiçbir insan olmamıştır ki maksat hedeflerine ulaşmış olsun, ölüm ondan sonra gelsin. Her insana ölüm, maksat ve hedeflerinden önce gelir.” buyurdu.
Sadi Şirazi şöyle ifade eder: “Bir gün Bağdat’ın çarşısında geziyordum. İnsanlar bir bedevinin etrafında toplanmış onun başından geçen hadiseyi dinliyorlardı. O bedevi dedi ki ‘Bir gün çölü tek başıma, rehber olmadan kat edip bir memlekete gitmek istedim. Aklıma uydum, daha önce o yollardan geçmiş olan rehberlere riayet etmedim; aklım bana yol gösterir, dedim. Niçin bu rehberin arkasına takılıp gideceğim? Yanıma zad u zahire de aldım ekmek ve su. Akıl oradan daha önce geçmemiş ki kendisiyle beraber ne kadar ekmek, ne kadar su alsın bilmiyor. Fakat aklıma uydum, yola çıktım. Bir gördüm ki yolu şaşırmışım! Ne geri dönebiliyorum ne ileri gidebiliyorum. Bir müddet gayret edip gittim; ama bir baktım ki yol şaşmış. Bir daha başladığım o yere geldim, çölün ortası. Yolun mesafesi ve uzunluğunu da bilmediğim için meğer az getirmişim, suyumu ve ekmeğimi de bitirdim. Güneşin hararetini de hesaplamadım; çöldeki güneşin harareti öyle bir had safhaya ulaştı ki artık öyle zannettim, öleceğim. Ne su, ne ekmek var. Allah’a yalvarıyorum ‘Ya Rabbi! Açlık ve susuzluktan öleceğim; ne olur bir ekmek biraz da su!’ diyerek bir şeyleri gözüm arıyor. ‘Ya Rabbi göster buldur!’ Dualarımın arkasında bir müddet giderken uzaktan bir torba gördüm. Allah’a hamd ettim maksat, hedefim budur, ulaştım. Allah dualarımı kabul etti. Gittim torbanın ağzını açtım, açar açmaz içimdeki var olan ıstırap bir iken binlere çıktı. Çünkü hayal kırıklığına uğradım, torbanın içinde ekmek ve su yoktu; yakut ve altın vardı. Kendi kendime ‘Ya Rabbi! Bir çölde yakut ve altınları ne yapacağım? Ya Rabbi ekmek ve su!’ dedim. Dil bunu der; ama kalp altın ve yakut istiyordu, Allah kalbime göre vermişti ve ben o çölde Allah’a şükür olsun bir rehber gördüm, ona rastladım, gitmem gereken yere gittim. Allah’a hamd olsun. Rehber olmasaydı… Önümüzdeki çöl, çok uzun bir yol. Güneşin harareti had safhada azık, zad u zahireye ihtiyaç var. Bir rehbere ihtiyaç vardır yoksa neuzibillah insanın yolu şaşar, ebedî bir ölüm vardır.’
Allahu Teâlâ abdini çok seviyor. Resûl-i Ekrem (s.a.v) seviyor. Onlara kulak vermek; nefsimizi dinlememek lazım. Nefs insana haindir. Resûl-i Ekrem (s.a.v)“En büyük düşmanın, iki kaşının arasındaki nefsindir.” buyurmuştur. Bu dünyada “Nefsimden daha büyük düşmanım var, canım tehlikede!” diyen bir insan varsa nefsini daha tanımamıştır. İnsanın kendisi için, kendisinden daha büyük düşmanı yoktur. İnsanın en büyük imtihanı kendisi iledir. İnsan ile Rabbül Âlemin arasındaki en büyük engel; insanın nefsidir. Tasavvuf da, nefsi terbiye eden Resûl-i Ekrem’den (s.a.v) gelen ruhî kalbî adeta bir iksirdir. Ehemmiyet göstermek lazım.
Büyüklerimiz öyle ifade ediyor, insanın günahı dağlar kadar da olsa tevbe edecek. Tevbe ederken insanın kalbi pişmanlık içerisinde olması lazım. Bunun en azı şöyledir: “Ben dün çocuğuma haksız olarak tokat attım, kalbim sızladı.” En az böyle bir sızı olmalı. “Fakat ne malum yarın bir daha tokat atmayacağım.”
Günah işlemek garabet değildir. Allah muhafaza dünyanın taarruzatına bulaşmış bir insan, her yer çukur olduğu için başından ayağına kadar necasete, kirliliğe bulaşmıştır. Dünya garabet görülmüyor. Garip olan; hemen önünde tertemiz, berrak, her yerini temizleyecek bir su olduğu hâlde “Ben bu taarruzatın içerisinde olacağım. Elimi, yüzümü, vücudumu temizlemeyeceğim.” diyen insandır. Bu insan garabetle karşılanıyor.
Allahu Teâlâ tövbeye insanı çağırıyorsa, insana hayatı boyunca bir kereliğine tövbe fırsatı verilmemiş; her günahın arkasında tövbe etme fırsatı verilmiştir. Dolayısıyla Allahu Teâlâ, ayetin ifadesince “Tevvab ve Rahim’dir.” (Hucurat:12) Tevvab; çokça günahlar arkasından abdin yalvarışına icabet edip günahlarını affedendir. Rahim ise “Madem elini bana uzattın hem günahlarını affediyorum hem de arkasında bir ücret daha veriyorum.” adeta bir tatlı ikramı da sizlere yapılıyor. O kapıyı çaldığınızda kapıyı açıyor “Evet benim mülkümde, benim irademin dışında bir sürü şey yaptınız. Madem kapımı çaldınız; ben sizi affettim. Haydi şu tatlıyı da size ikram ediyorum. İkinci gün gene kapıyı çaldınız; ben gene affettim. Mülküm nihayetsizdir; ama ey abdim! Yeter ki abdiyetinin hissiyatına, şuuruna var. Abd olduğunu bil, benim senin Malik’in Rabb’in olduğumun şuuruna var.” diyor.
Biz bunu yapalım inşallah. Evet, günahtan uzak durma; ama bulaştık, bunun çaresi nedir? Çaresi Resûl-i Ekrem (s.a.v) “Tevbe, istiğfardır.” diyor. Eğer tevbe edilmezse, nasıl bir tehdit var? Her bir günah, adeta günümüzün birer mikrobu gibidir. Aşı yapılmazsa o mikrop öyle kalmaz, bedene girdiğinde bir şeyleri tehdit eder. Orada neuzibillah, manevi sıhhatimizi tüketebilir. Öyle ki ayağa kalkılamaz, manevi mikrop budur esasen. Yani insanın tüm kalbini kuşatıp karartıp hiçbir şey hissedemez hâle getirme, ruhen insanı felce uğratma ve nihai hedef küfür, insanı küfre dâhil etme.
Şeytanın gaye ve amacı harama sevk etmek değil; çünkü şeytan biliyor ki insan harama bulaştığında arkasında tövbe suyu öyle çoktur ki. Resûl-i Ekrem (s.a.v) ifadesince “Bütün insanlığın günahı toplansa Allah’ın rahmet denizine nispeten üstündeki bir köpük kadar ya var ya yoktur.” Şeytan bunun farkında. Şeytan o haram tuzaklar vasıtasıyla insanı şuna götürüyor; küfre. Nasıl bir küfür? Az önceki şu hissiyat: “Ben günah işledim, şimdi tövbe ettim; yarın bir daha günah işleyeceğim, o zaman ne olacak?” Buradan Allah’ın rahmet kapısını kapattı. Allah kabul etmez böyle. Bir kere Allah’ın geniş rahmetini, şefkatini kendisiyle mukayese ediyor. Yani diyor ki “Benim bir hizmetkârım, bir memurum olsa; bir kere, iki kere, üç kere yanlış yapsa dördüncüsünde ben affetmem. Allah’ın şefkat ü rahmeti de böyledir.” Bundan sonra küfre yavaş yavaş nasıl gider? Sonra günahlara devam etmek suretiyle işin müptelası hâline gelir. Müptela olunca bunun arkasındaki tehditleri işitir. Mesela kılınmayan bir namaz için yüzlerce binlerce sene azabı ifade eden hadis tehdidini işitir. Haramlardan tevbe etmekle de uzaklaşmaz. En azından kendi kendine “Keşke cehennem diye bir şey olmasaydı.” demeye başlar. Sonra şeytan vesvese verir: “Belki de yoktur.” der. Sonra insî şeytan dışardan: “Şu günahın, namaz kılmamanın, şu haramın cezaları yok.” demek suretiyle Allah’ın açık ve net ayetlerini adeta inkâr eder. Biri “Belki cehennem de yoktur.” der. O, onun nezdinde en muteber bir delil hâlini alır ve bu şekilde neuzibillah küfre gider. Adım adım, aşama aşama neuzibillah küfür aşaması. Şeytanın haramlar vasıtasıyla ulaştırmak istediği gaye, küfürdür esasen.
Hakiki bir mümin bunun farkındadır. Allah “O tuzaklara karşı benim rahmetim çok geniş, ne kadar kirlendiysen gel. Burada öyle bir rahmet deryası var ki hepinizin günahı toplansa köpük kadar yoktur; gelin.” diyor ve gelmek bedava. Günahtan dönüldükten sonra da ücret ile dönmek var. Bundan daha büyük bir rahmet olabilir mi? Allah’ın rahmeti böyledir.
Nefsimizi mi; Sâdât-ı Nakşibendî’yi (k.s.), Resûl-i Ekrem’i (s.a.v) mi dinleyeceğiz? Çocuk değiliz. Bir çocuğa şu prize parmağını sokma, diye üç dört defa söylerseniz çocuk yapmaz. Ama yüzbinlerce peygamberin, “Bu harama bulaşma!” demesine rağmen hâlâ da o haramlara dâhil oluyoruz. Harama, günaha bulaştıktan sonra rahmet kapısına gidin, af dileyin, deniyor; onu dahi yapmıyoruz. Hem o hatayı hem de diğer hatayı yapıyoruz. Allahu Teâlâ öyle ifade ediyor: “İnsan günah işlemeyen bir ümmet olsa idi bunlar kalkacak, günah işleyen bir ümmet, sonra af isteyen bir ümmet halk edecektir. Rahmetim tecelli etsin diye.”
İnsanın her yönüyle dünyadaki maksadı, marifet-i ilahiyeyi tahsil etmektir. Her yönüyle Cenâb-ı Allah’ı tanımak “Ya Rabbi! Ben ne kadar rezil bir mahlûğum! Aciz ve noksanım! Ya Rabbi senin ise rahmetin ne kadar geniş! İşlemediğim günah kalmadı ama sen beni affediyorsun! Ben o kadar tövbe ettim; her tövbemi kabul ettin Ya Rabbi!” Bu yönüyle de Rabbül Âlemini tanıyacağız. Ama günahlardan mümkün derece, insan mücadele ederek uzak duracak. Her günah, adeta bir mikrop gibidir. Ruhun bedenden uzaklaşması zordur. Tövbeyi de yarın yapacağım, niyetiyle yapmak değil; ıstırap ile bir sıkıntı ile yapmalı. Rabbül Âlemin’e yapılıyor bu. Yarın insanın ayağı sürçse, sürçmesi garabet olarak görülmüyor. Tövbe etmemek Allah katında garabet görülüyor.
Ve sallallahu aleyhi vesellem…
[1] Müsned-i Ahmed, Tirmizi, İbn-i Mace
- tarihinde oluşturuldu.