TEFEKKÜR KAPISI: YOKLUKTAN VARLIĞA GEÇİŞ

09.08.2015 Seyda Ankara

Bismillahirrahmanirrahim. Elhamdülillahi Rabbül Âlemin. Vessalatu vessalamu  ala seyyidina Muhammedin nebiyyül  ümmi ve ala alihi vesellem.

Estağfurullah el Azim ve etubu ileyh.Estağfurullah el Azim ve etubu ileyh. Estağfurullah el Azim ve etubu ileyh.

Büyüklerimiz “Ey insan! Kendini oku, kendini bil, kendini tanı.” buyurmuşlardır. Kendimizi okuyup, kendimizi bilip, kendimizi tanımamız lazım. İnsan kendini okuduğu, bildiği, tanıdığı zaman  hem Rabbül Âleminin azametini ve Rabbini bilir hem de kendisine bahşedilen nimetlerin ne kadar büyük olduğunun farkına varır. İnsan hangi merhalelerden geçmiştir? İnsan evveliyatı itibariyle yokluk ve karanlık bir âlemin içerisinde idi. Yokluk âleminde var olan diğer varlıklar gibi. Bu varlıklar arasında taşlar da vardı ağaçlar da vardı. İnsan yokluk âlemindeki bu varlıklarla  aynı seviyede idi. Taş da bir varlıktı insan da bir varlıktı.

Lakin Rabbül Âleminin muradı şu şekilde tecelli eyledi: Yok hükmümde olan o insanı varlık âlemine getirmek suretiyle kendisine büyük bir nimette bulundu. Ve insan var oldu. Siz yokluk âleminden varlık âlemine intikal eylediniz. Adeta karanlıktan ışığa doğru geçiş yaptınız. Rabbül Âlemin bununla yetinmedi; nimetini şu şekilde arttırdı: Varlık âlemi içerisine getirilen ağaçlar taşlar gibi nice cansızlar arasında sizlerin konumunuzu biraz daha farklı kılıp  sizleri cansız sınıfından canlı sınıfına intikal eyletti, yükseltti. Ve siz canlılar sınıfında oldunuz. Bu şuur ile bu şuurun içerisinde de oldunuz. Canlılar sınıfının içerisinde Rabbül Âlemin yetinmedi. Hayvanat sınıfındaki canlılar sınıfından  sizi bir üst mertebeye çıkarttı.

Üst mertebe insaniyet sınıfıdır. Esasi itibariyle yokluk âleminden varlık âlemine olan intikal, dünyada verilen hiçbir nimete denk değildir. Sıhhat nimeti, bu nimete nisbeten hiçbir kıymet ifade etmez. Mal, mülk veya evlat verilmesi yokluk âleminden varlık âlemine geçişinize yani var olmanıza nisbeten hiçbir kıymet ifade etmez.  Bakınız ahirete inancı olmayan bir insanın tek temennası -ölümden sonra yok olma düşüncesi, itikadı olduğu için- bütün malını mülkünü verip bir daha bu hayata geçebilmektir. Demek istediğim şey, biz Allah’a gereğince hamd etmiyoruz, şükretmiyoruz. Burada bulunmamızın gayesi, amacı, şuuru içerisinde hareket etmiyoruz. Yokluktan varlığa geçiş çok büyük bir nimettir. Varlık âlemindeki nihayetsiz ihtimaller içerisinde ağaç ve taşlar sınıfında olma ihtimali  çok yüksek olan insanı Allahu Teâlâ ayırt edip canlılar sınıfına intikal ediyor, yani canlılardan eyliyor. Rabbül Âlemin  insana verdiği canlılar sınıfındaki bu nimetle de yetinmiyor onu insaniyet sınıfına intikal ettiriyor. İnsaniyet sınıfının içerisinde de üst merhaleler vardır. Bununla yetinmemiş sizi mümin ve Müslüman, yaratıcısına Halık’ına karşı inanan, iman eden  varlık sınıfına intikal ettiriyor. Bununla yetinmemiş herhangi bir peygambere ümmet değil Resûl-i Ekrem’e (s.a.v) ümmet eylemiş. Size verilenler sıralandığı zaman malın mülkün bu nimetler karşısında ne kadar düşük bir nimet olduğu, sıhhatin ne kadar düşük bir nimet olduğu şuuru ortaya çıkar.

Rabbül Âlemin, Resûl-i Ekrem'in (s.a.v) ümmeti içerisinde bulunmanızla da yetinmemiş; sizleri Sâdât-ı Nakşibendî'nin (k.s) cemaatinden, yolundan gidenlerden eylemiş. Bakın bu nimetler ne kadar büyük nimetlerdir. Bu nimetlerden bir tanesi sizin elinizden alınsa  idi mukabilinde dünyadaki bütün servetler size bahşedilmiş olsaydı; bu servet diğer nimete nisbeten hiçbir kıymet ifade etmezdi. Rabbül Âlemin sizleri yeryüzünde kendisini temsil eden kendisine halife eyledi. Rabbül Âlemin elbette ki bu merhalelerden geçen insanın önüne bir amaç, bir hedef bırakmıştır, Zira hiçbir varlığın yaratılması amaçsız değildir.

Amaçsız demek anlamsız demektir. Anlamsız olan bir şeyi Rabbül Âlemin yaratmaz. Yerdeki en küçük bir zerrenin iyice tefekkür edildiğinde, araştırıldığında bir amacının olduğuna ehli ilim şahid olur iken, varlık içindeki en üst sınıfta yer alan insan amaçsız olabilir mi? Karıncanın yaratılışındaki gaye, amaç dahi ortaya çıkmıştır. Mevcut bu zemini, dünya evimizi muhafaza etme adına kendisi bir dengedir. 

Diğer bütün varlıklar da öyledir. Allah, diğer varlıkları insana hizmetkâr olmaları için yaratmıştır. Muazzam  derecede bir servet dökülmüştür buralara. Toprağın bağrında nihayetsiz bunca nimeti Allahu Teâlâ çıkartmaktadır. El uzattığınızda alabileceğiniz yakınlıkta nimetler… Hayallerinizin tefekkürünüzün ötesinde olan bir şey. Bütün bu nimetleri yaratan bu zâtı bilmez isek ne kadar nankör olacağız. Kör olmak demek, nimete karşı körlük demektir. Rabbül Âlemin elbette ki varlıkların en üst  seviyesindeki insana bir amaç vermiştir. İnsanın muvakkat geldiği şu gezegeni Rabbül Âlemini tanıması için bir medrese eylemiş ve bu medresede kendisinin tahsil görmesi için onu adeta bir talebe olarak göndermiştir. Bu talebenin bir maksadı, bir matlubu vardır. Talebenin son nefesine kadar bu matlubunun tahsili içinde olması lazım. Amacı, gayesi budur. Bu talebenin matlubu şudur; evvela kendisini bilecek, kendisini tanıyacak. Elbette ki bilip tanıyabilmesi için kendini okuması lazım. Elbette ki okuyabilmesi için kendisine perde olan nefsanî perdeleri kaldırabilmesi lazım. Gözünü örten örtülerden sıyrılması lazım. Kendini bildikten sonra Rabbini de bilecek insan. Nefsini elbette ki arındırması lazım. Tövbe ile istiğfar ile. 

İnsanın yaratılmasındaki gaye amaç şu; Allah’ın marifetini, muhabbetini, rızasını, ihlâsını tahsil etmesidir. Muhabbetini tahsil ettirecek yol şartlar ne ise onu tahsil etmesi, Allah’ın rızasına ulaştıracak yol ne ise o yolda ilerlemesi, Allah’ın ihlâsına götüren yol ne ise o yoldan sapmaması gerek. 

Rabbül Âlemin, bunca nimetleri vermekle yetinmemiş; insanı kendisine ulaştıracak peygamberler, peygamberlerin varisi olan velileri göndermiştir. Evliyaullah o talebenin elinden tutar ta matlubuna ulaştırana kadar. Peygamberler elbette ki günah işlenmekten müberradırlar. Allah’a hâşâ isyan etmek maksadıyla  hata eylemezler. Ayak kayması olabilir ama Allah’a isyan etmek maksadıyla değil. Peygamberlerin dışındaki insan eksiktir, nakıstır; ekmeliyete doğru yükselir. Nakıs olan bu insan, noksaniyeti sırasında tövbe istiğfarını Allah’a yükselmeye bir merdiven eyler. Tövbesi istiğfarı, noksaniyetini örtmekle beraber onu Allah’a yükselten adeta bir basamak hâlini alır. Her yükseldiği bir basamaktan düşme ihtimalinde tövbe istiğfar ederse daha sağlam bir basamağa dönüşür o ve her tövbe istiğfar bir yükselişine vesile olur. Tövbesiz ve istiğfarsız inşa ettiği ameller vasıtasıyla basamaklar yıkılıverir. İstiğfar etmemesi basamağın yıkılmasına sebep olur. Enaniyet kibir yıkılmasına sebebiyet verir. O manada bunlardan uzak durmak lazım. Elhamdülillah diyoruz. Biz büyüklerin taifesindeyiz. Büyükler kimlerdir? Yüz binlerce veli, binlerce gavs, binlerce aktabın taifesindeyiz elhamdülillah.

Bu manada Allah’a çok hamd etmemiz lazım. Mal vermiş vermemiş, zenginlik bahşetmiş bahşetmemiş; lakin bahşettiği şu nimet hiçbir şeyle ölçülmez. Zira bu sevdiklerinin riayetine himayesine insan girdiği zaman, inşallah onların perdesi gölgesi örtüsü altına girdiğimiz  zaman Rabbül Âlemin bizleri onların hatırasına binaen affeyler. Rabbül Âleminin sevdiği bir zâtın perdesi altına girmiş, eteğinden tutmuş ister yüz bin insan olsun acaba Rabbül Âleminin affetmemesinden hâşâ bir kaybı olabilir mi? Niçin affetmesin? Affeder. Zira insan O’nun hazinesinde minnacık bir şeydir. Günahı minnacıktır. Salihlerin örtüsüne salihlerin eteğine  insan tutunduğu zaman ve Rabbül Âlemin seviyor ise sevdiğine bunu yapmaz mı? Affettiği zaman kayıp ne olabilir? Onun için büyük bir zât “Ya Rabbi! Benim arzum, sürekli içimden temenni ettiğim dillendirdiğim şey şu; kalbim sana o kadar meyyal seni o kadar seviyor ki! Ya Rabbi! Gönlümün sürekli arzusu şu; isterim ki bende ne kadar güzellik mevcut ise hepsini sana bahşedeyim. Bununla beraber bu güzelliğe karşı son derece fakir ve acizim, muhtacım. Ya Rabbi! Sana  karşı olan bu duygular senden  bana geliyor. Sevgim bende bu duyguları oluşturuyorsa ya Rabbi bu senden geliyor. Kalbime muhabbeti atan sensin ya Rabbi! Muhabbetin gereği arzum bu istikamette hareket ediyor. Ya Rabbi sen Ganiy-i Mutlaksın! Hiçbir muhtaçlığın olmaksızın mutlak bir zenginliğe sahipsin. Ya Rabbi mutlak bir zenginliğe sen sahip iken bendeki noksaniyeti nasıl affetmezsin?” diye dua eder. Yani insan salihlerin eteğine tutunur, onların himayesine girer ise Rabbül Âlemin inşallah affeder. Ve onlara ittiba ederse, nefsine ittiba etmeyip nefsinden uzaklaşırsa, hiçbir sesi onların sesi üzerinde duymazsa, o sesi kendisi için bir düstur bilirse Rabbül Âlemin inşallah affeder.

Seyda-i Tağî (k.s) der ki “Tövbesini alan bir insana verilecek nimetlerden en büyüğü; kişi son nefesini verirken onun Allah’a tam iman etmiş bir halde Allah’ın huzuruna çıkmasına vesile olmamızdır.” Bu çok büyük bir nimettir diğerleri de çok büyük ama sadece bir tanesini söylemektedir. Zira insan, nefsin şeytanın göz diktiği, şeytan ve nefse sürekli av olan bir varlıktır esasen. Sürekli onu dünyevi şeyler ile  uyutup Allah’tan uzaklaştırmaktadır. Son nefesini de kalbini sımsıkı dünyaya bağlamak suretiyle gafletle Allah’ın huzuruna çıkarmak ister. Tövbesini alan bir insan bizim ona vereceğimiz fayda son nefesinde iman ile gitmesidir. Son nefeste iman ile bir insan gittiği zaman Rabbül Âleminin rahmeti büyüktür öbür tarafta. Zira Rabbül Âleminin rahmeti yeryüzünde yüzde ikisini şu dünyada insanlara kâfire, Müslümanlara, hayvanata hepsini taksim ederken geri kalan doksan sekiz nimetini iman ile onun huzuruna gelen Müslümanlara verecektir. Mesele iman ile Allah’ın huzuruna çıkmaktır. Zira  imansız öbür tarafa giderse haşa bir peygamberin oğlu da olsa o zât o baba evladı için bir şey yapamaz. Ama iman ile huzura çıkılırsa inşaallah şefaatleri Rabbül Âlemin nezdindeki nazları inşaallah cennete girmeye vesile olur. 

Allah muvaffakiyet versin din dünyanıza yardımcı olsun. Allah hizmetlerinizi kabul eylesin. Siz ehli hizmet olursanız, kapılarınızı açarsanız, inşallah büyüklerin kapısı da sonuna kadar sizlere açılır. Onun için inşallah her arkadaş ehli hizmet olur. Aldığı, duyduğu, hissettiği şeyi gitsin başkalarına aktarsın. Tövbelerine vesile olsun, ihlasına çalışsın inşaallah. Nasıl ki bir kötülüğe müptela olan, neuzibillah kahvehane kumar alışkanlığı olan bir insan, şöyle böyle ikna etmek suretiyle arkadaşını da buna alıştırıyorsa; menfur bir fikre, nahoş bir davaya sahip olan bir insan bir yer, tertemiz bir insanın zihnine kalbine ruhuna girmek suretiyle onun kalbini kirletip o menfur düşünceye onu bulaştırıyorsa; büyüklerin cemaatinde olan böyle münevver kalpli insanların da en az onların gayreti gibi bir gayretin içerisinde olması lazım. En az. Ve sizin tesiriniz o şerrin tesirinden çok daha güçlüdür inşallah. Çünkü siz gidip mesela kalpleri o menfur fikirle dolu olan insanları o nur ile yakabiliyorsunuz, Allah’ın nuruyla. Ama bunda sebat eden insanın kalbini yakan o muhabbet-i ilahiyi büyüklerin muhabbetini onların bin tanesi de toplansa; o muhabbeti söndürmeye güçleri yetmez. Hak bunun için her zaman âlidir. Ama tembellik gösterirseniz, gevşek olursanız; Allah nezdinde hâşâ atıl olursunuz, atılmış olursunuz. Atalet içinde olmamak lazım, hareket içerisinde olup faydalı olmaya gayret etmek lazım. Rabbül Âlemin kuyunun içinde emaneten bir su bırakır. Kuyu o cömertliği gösterip suyu verdikçe Rabbül Âlemin o kuyunun suyunu arttırır. Kuyu cimrilik gösterip kapısını kapatırsa Allah o kuyunun suyunu kurutur. Kova dalmazsa su kuruyup gider, ya da kirlenir, tadı bozulur. Allah sizlere muvaffakiyet versin inşallah.

 Ve sallallahu aleyhi vesellem…

Seyda Alameddin (k.s.)

  • tarihinde oluşturuldu.

Nurşin.com | 2025 | Tüm Hakları Saklıdır.