ALLAH ÇOKÇA TEVBE EDENLERİ SEVER

Bismillahirrahmanirrahim. Elhamdülillahi rabbil âlemin vesselatü vesselamü ala resulina nebiyyil ümmi ve alihi ve sahbihi ve sellem.

İnsana verilen sıhhatin kıymeti bilinmez. Sıhhat gidip onun yerine hastalık geldiği zaman ancak kıymeti bilinir. Hastalık, sıhhatin gitmesi demek, herhangi bir yerde arıza çıkması demek, önceden yapabildiği işleri yapamamak demek. Örneğin göz görüyorsa görmemesi, kulak işitiyorsa artık işitmemesi. Yani uzuvların işlevini kaybetmesi yahut işlevinin yarıya düşmesi.

Sıhhat var olduğu sürece sıhhatin ne derece büyük bir nimet olduğu anlaşılmıyorsa ve bu nimete karşı nasıl ki insanın şükrü az ise aynen sıhhat gibi Allah’ın size bahşettiği şu hayat da o kadar kıymetlidir ki onun kıymeti ancak insan öldükten sonra anlaşılır. Hayatta olan bir insan; saniyelerin, dakikaların, günlerin, senelerin ve bunlarla neler kazanılacağının farkında değildir. Ta ki ruh bedenden sıyrılır, dünyadan ayrılır işte o zaman kıymeti anlaşılır. O zaman insan geçmiş günlere “eyvah, eyvah” der ama iş işten geçmiş olur. Onun içindir ki Resulü Ekrem (s.a.v) buyurur: “Bugün herkes yarın kendisi için yararlı olacak hazırlıkta bulunsun. Şu beden içindeki ruh ahirete intikal edecek. Onun için daha dünyada iken ahireti için bir hazırlık içinde bulunsun. İhtiyarlık çökmeden evvel gençlik kuvvetini iyi değerlendirsin ve hazırlıkta bulunsun. Çünkü Muhammed’in nefsi elinde olan Allah’a yemin ediyorum ki şu ruh dünyadan sıyrılıp öbür âleme intikal ettiği, perdeler tümüyle açılıp her şeyi çıplak bir gözle gördüğü zaman imtihan perdesi ortadan kalkar ve artık pişmanlık fayda vermez. İkinci bir fırsat verilmez.” Ruh bedenden çıktığı zaman ruh için artık iki yer vardır. İki son durak, ya cennet ya cehennem. Cennet ve cehennemin dışında gidilebilecek bir yer yoktur. Onun için ruh bedenden çıkmadan fırsatı iyi değerlendiriniz.

            Rabbül Âlemin, tevbe kapısını açık tutarak insanın günahlarını daha dünyada iken affediyor. İnsan günde yetmiş kere de günah işlese samimi bir şekilde tevbe ettiği zaman Allah günahlarını affediyor. Ama günah tehlikelidir. Günah, bir hastalığa benzer; insanın ruhuna değen bir mikrop gibidir. Nasıl ki mikroplar insanın bünyesini bozar, sancı verir, bazen o hale getirir ki insan ayağa kalkamaz. İnsanın işlediği günah da insanda böyle bir tesir yapar. Öyle hasta eder ki insanın günahına tevbe etmesine müsaade etmez.. İnsanın adeta kimyasını, ruhunu değiştirir, ahlakını değiştirir, tabiatını değiştirir. Bu virüslerin değmesiyle ahlak ve tabiat değişince daha önce dünyadan uzak olan insan dünyaya meyletmeye başlar. Daha önce kendini görmez iken kendisini görmeye başlar. En sonunda da Rabbül Âleminin nefret ettiği bir hale bürünür.

           İnsan yapı itibariyle meleklerin üstüne çıkabilecek bir tabiata sahiptir. Bununla beraber yine insan, şeytanı geçebilecek bir yapıya da sahiptir. Yani Rabbül Âleminin ahlakıyla ahlaklanabilecek bir kıvamı da var, şeytanın ahlakını geçebilecek bir yapısı da var. Allahu Teala’nın insandan beklentisi kendi zatını yansıtacak bir mirat-ı ilahi (Allah’ı yansıtan ayna) olmasıdır. Hakiki mümin, Rabbül Âleminin ahlakını yansıtır. Hatta ruhu münevver (nurlanmış), kalbi münevver bir mümin, ahlakı bozuk insanların yanında oturduğu zaman ruhen rahatsız olur. Onun yanı mümin insanların yanıdır. Allah’tan, imandan uzaklaşan insan da şeytan ve nefsin ahlakını aksettirir. Rabbül Âlemin bize her zaman tevbeyi nasip etsin, ümitsizliğe düşmemek lazım.

            Namaz çok ehemmiyetlidir. Büyüklerimiz namazın üstünde çok durmuşlardır. Muhammed Diyauddin Hazretleri (k.s) zamanında bir insanda namaz nimeti kaybolunca insanlar ona taziyeye giderlermiş. Örneğin; bir insan unutarak öğle namazını kılmadı ise insanlar gider ve derlerdi ki: “Kardeşim, üzülme, bilmeden bir namazı kaybettin. Adeta büyük bir cevher gökten sana inmişti, sen onu istemedin. Üzülme, Rabbül Âlemin Rahman ve Rahimdir, merhamet sahibidir. Allah bu namazını inşallah telafi ettirir ve ahirette mükâfatını verir.” diye teselli ederlermiş. Onun için Seyda-i Taği (k.s) “Bir vakit namazını kaybeden aslında bin yıllık sermayesini kaybetmiştir.” der. Bir insan şu dünyada bin yıl çalışsa neler neler kazanır. Rabbül Âleminin ona vereceği bin yıllık cennet nimetlerini insan kaybetmiş olur. Bir vakit namazını kılan da esasen bin yıllık cennet nimetlerini kazanmıştır.

Ama insan samimi bir tevbe ederse Rabbül Âlemin, geçmişteki hataları, günahları affetmekle beraber onları iyiliğe de çevirir. Böyle samimi bir şekilde tevbe eden insana Allah, aynı zamanda muhabbetini de verir, kendi sevgisini o kulun kalbine yerleştirir. Malumdur ki bizim ibadet ü taatten gayemiz, amacımız cenneti kazanmanın ötesinde Allah’ın muhabbetini kazanmaktır. Yaptığımız ameller adeta bir altın gibi; o altınla Rabbül Âleminin sonsuz muhabbet deryasından bir damla kazanalım ki Rabbül Âlemin bizi sevsin. İşte böyle insan tevbe ettiği zaman Rabbül Âlemin o kula muhabbetini verir ve o kulu sever. Allah çokça tevbe edenleri sever.

            Elbette bir müminin, inanmanın ötesinde salih amel de işlemesi gerekir. Salih amel; insanın sulhune, manevi kuvvetine vesile olacak amellerdir. Nasıl ki bir insan bedeni olarak amel etmez ise, ameli işlerden uzak durursa, hareketsiz olursa bu insanda hastalık kaçınılmazdır. O insan hastalığa çabuk yakalanır. Hangi hanede oturursa otursun, hangi manevi meclisi paylaşırsa paylaşsın o insan için bir risk vardır. Her ne kadar mikroptan, hastalıktan uzak kalsa da, temiz bir mecliste otursa da risk mevcuttur. Zira o insan hareketsizdir. Hareketsiz kalınca bedene kuvvet gitmiyor, beden zayıf kalıyor, dolayısıyla küçücük bir mikrop bedenini tümüyle hasta edebiliyor.

Maneviyat da hakeza öyledir. İman elbette ki çok önemlidir. Ama insan imanını salih amel ile pekiştirmez ise iman risk altındadır. Tabi bunlar için de manen temiz yerlerde bulunması lazımdır. Manen Sadat-ı Nakşibendî’nin bulunduğu yerlerde bulunması icap eder. Onun için Abdurrahman-ı Taği hazretleri (k.s) der ki: “Bizim halimiz bir çobanın hali gibidir. Sürünün hakikatte sahibi Resulü Ekrem’dir. Sürünün başında bizim durmamız vekâletendir. O sürünün sahibi biz değiliz. Bu ümmetin sahibi Resulü Ekrem’dir. Lakin Resulü Ekrem (s.a.v) ücretini vermek suretiyle sürünün başında bizleri bırakmıştır. Sürünün başındaki bizler aynen bir çoban gibi sürüyü ulaştırmamız gereken yere ulaştırma gayreti içindeyiz. Ulaştırırken de onlara zarar gelmemesi, sürüden ayrılmaması, farklı yerlere kaymamaları için elimizden geleni yaparız. Sürünün içinde hasta düşenler olur bazen. Dolayısıyla ruh ve kalp tehlike altına girer. Biz ilacı hazırlarız ve ona ilacı veririz. Şifasını bulanlar olur. Bazıları sakat kalır, yürümekte güçlük çeker. Böyle bir durumdaysa kemâlâta ermeleri için onları sırtımıza alır, götürülmeleri gereken yere götürmeye gayret ederiz. İlla biri yolda ölecekse necis olarak gitmemesi için, etinin helal olması için, ruhun ve kalbin imanlı bir şekilde gidebilmesi için şer’i bir bıçakla, iman bıçağıyla kesilir ve öylece vefat eder. Hayattayken insan yüksek mevkilere ulaşamıyor ise imansız gitmemesi için iman bıçağıyla kesilir. Halimiz, durumumuz bunun gibidir.”

            Resulü Ekrem (s.a.v) buyurur ki: “Siz o sürüden koptuğunuz zaman meziyetiniz, ilminiz, ibadetiniz, taatiniz ne kadar fazla olursa olsun sizin haliniz sürüden ayrılan zayıf, topal bir koyunun hali gibidir. Bu koyun yüz kurdun içine girmişse o koyunun kendini kurtarma şansı var mıdır? Kurdun boğazladığı koyunun eti necistir. Helal bir varlık iken haram bir varlığa dönüşür. Nefs ve şeytanın boğazladığı bir insan da temiz bir mahluk iken necis olarak gider. Hatta en adi hayvanın da altında bir tabakaya iner. Rabbül Âlemin bizi muhafaza etsin. Tasavvuf işte bunun için vardır.

            Abdurrahman-ı Taği Hazretleri (k.s) buyurur ki: “Tasavvufun diğer faydalarını bir tarafa bırakalım ve şu faydasını nazarı dikkate alalım ki en büyük faydası kişinin sekeratı sırasındaki faydadır.” Zira sekerat sırasında iman zayıf olur, beden zayıf olur. O esnada insan canından bıkmışken nefs ve şeytan onun bu boşluğundan faydalanarak ona musallat olur. Nefsin ve şeytanın telkinleri ile imanȋ meselelerden herhangi birinde kişi vesveseye, şüpheye girerse yeri ebediyen cehennemdir. İsterse hayatının yüzde doksan dokuzunu imanla geçirmiş olsun, fark etmez. Hayatının o son anında nefs ve şeytanın taarruzatı karşısında imanȋ bir meselede şüphe oluştu ise imanla geçirilen bir hayat boşa gider. Onun için tasavvufun en büyük faydası ölüm anındadır. Hayattayken imanın yüksek derecelerine çıkamayan kişi iman ile vefat eder.

            Rabbül Âlemin ahirette sizden hesap soracak. İmanı hakkıyla yaydınız mı, yaymadınız mı? Tevbeyi yaydınız mı, yaymadınız mı? Namazı yaydınız mı, yaymadınız mı? Sadat-ı Nakşibendî’nin yaptığı vazifenin aynısını Rabbül Âlemin insandan sual eder, en ağır sualleri bunlardır. Bundan sonra mal ve sıhhatini nerede harcadığından sual edilir. Ama en kıymetlisi iman, büyüklerin yaptığı iş… İnsanları tevbeye sevk ettiniz mi, namaza sevk ettiniz mi? Bunları yaparken üslubunuz nasıldı? İnsanları nefret ettirecek bir üslup mu kullandınız, yoksa yumuşak bir üslup mu? Ayette hikmet ve üsve-i hasene ile insanları davet etmek emrediliyor. Böyle yaptınız mı? Yaparken siz de halinizi düzelttiniz mi, düzeltmediniz mi? Tavrınız nasıldı? Bunları Allah Teâlâ sual edecek.

Size şunu arz edebilirim; Seyda Fadlullah (k.s) dâhil büyüklerin ahirete olan inancı bizim inancımızdan on kat daha fazladır. Onlar o taraf hakikat, bu taraf hayal âlemi derler; biz ise bu tarafı hakikat, o tarafı hayal olarak algılarız. Çünkü hayal gibi görünüyor bize şu an. Onlar ise tam tersini düşünüyorlar. Böyle olunca iman tam olur.

Ve sallallahu ala seyyidina nebiyyil ümmi ve ala alihi ve sahbihi ve sellem.

Seyda Alameddin (k.s.)

  • tarihinde oluşturuldu.

Nurşin.com | 2025 | Tüm Hakları Saklıdır.