HAKİKİ AŞK
Rivayet odur ki Resulü Ekrem (s.a.v) vefatından sonra yerine getirilmek üzere tavsiyede bulunuyor: “Benim şu üstümdeki libası Hz. Üveys’e (k.s) teslim edeceksiniz.” Hz. Ömer (r.a.) Resulü Ekrem’in o emanetini vermek üzere Karen’e gider. Tarif üzerine Hz. Üveys’i (k.s) bulur. Rivayet içerisinde şöyle bir kıssa da geçer. O libası götüren zat yemin ederek şöyle der: “Resulü Ekrem’e (s.a.v) o kadar yakın olmamıza rağmen Hz. Üveys El Karani (k.s) Resulü Ekrem’i (s.a.v) hiç görmediği halde Resulü Ekrem’in endamını bizlere bizden daha iyi tarif etti.” Demek ki insanda kalp varsa Allah Resulü’ne bedenen yakın olanlardan daha yakın olur. Gerçi o zahiren durmanın, bedenen yakınında bulunmanın da apayrı bir fazileti vardır. İşte Hz. Üveys de (k.s) o mukaddes emanet, hediye kendisine arzedilince Allah Resulü’nün endamını ona yakın duranlardan daha iyi anlattı deniyor. Hakikat itibariyle büyüklerdeki hâl böyledir.
Kelimatı Kudsiye’ye bakan görecek ki Abdurrahman-ı Taği’nin (k.s) bütün konuşmaları o kitaba nakledilmemiş. Sadece cüzi bir kısmı oraya kaydedilmiş. Oraya kaydedilenler arasında şu konuşmalara şahit olursunuz. Kendisini ziyarete gelenlere Seyda-i Tağî der ki: “Ne olur adabınıza dikkat edin. Edebe riayet etmemenizden şahsım endişe içindedir. Zira korkuyorum ki edebe riayet etmemenizden kendim zarar görürüm. Bunun hikmetini, sırırını sorarsanız şöyle ki Resulü Ekrem (s.a.v) başta olmak üzere Saadat-ı Nakşibendî (k.s) silsilesi hasta olduğum için beni ziyaret teşrifinde bulunuyorlar. Belki o esnada sizlerin gözleri onları görmeye müsait değildir, kalbiniz hissetmeye müsait değildir. Çünkü perde var. Dünyanın gürültüsü, zihinlerinizdeki, mefkûrelerinizdeki o gürültü, karmaşıklık; onların o güzel endamını görmeye, hissetmeye, onlardan gelen o güzel sesi duymaya mani olduğu için siz göremiyorsunuz. Ama onlar o an hazır bulunuyorlar. Onların huzurunda adabınıza riayet etmemenizden dolayı zarar olur düşüncesiyle korkuyorum. O yüzden ne olur adabınıza dikkat edin.”
İnsan da işte böyle bir kalp vardır. Rabbül Âlemin insana Resulü Ekrem’i (s.a.v), Saadat-ı Nakşibendî’yi (k.s) hissedecek, Rabbül Âlemin ile münasebete geçecek, feyzi ilahiyeyi kavrayacak bir cihaz vermiştir. Göz gibi, kulak gibi, burun gibi hatta bunların çok daha ötesinde bir cihaz… Onun için ehli tasavvuf kalbin üzerinde yoğunlaşıyorlar, kalp kapağını açmak istiyorlar. Muratları, gayeleri budur; Maksut budur. Eğer biz o kalp kapağını açabilirsek maksudumuza, gayemize nail oluruz.
Ayeti kerimede Allahu Teâlâ buyuruyor: “Bu dünyada kör olan kimse ahirette de kördür; üstelik iyice yolunu şaşırmıştır.” (İsra Suresi, 72) Körlükten maksat şu iki gözün görmemesi değildir. Kalp gözünün görmemesidir. Allah kalbe de iki göz vermiştir ama öyle gürültülü, öyle karmaşık bir âlemin içine dalmış ki görmesi gereken şeyleri göremez. Onun için insan çok itina gösterecek ki o gözler açılsın.
Anlatılır ki Muhammed Diyauddin Hazretleri (k.s) zamanında ona intisab eden biri onu görür görmez aşk u muhabbet kalbine öyle bir yüklenir ki dünyanın bütün gürültüsünden, karmaşıklığından, gafletinden bir anda sıyrılır ve manen yükselir. Hazret’in (k.s) kalbinin kaynağına doğru yükselir. O yükselme, o seyir sırasında öyle bir hale bürünür ki etrafındaki her şeye bir emanet nazarıyla baktığı için onların birer gölgeden ibaret olduğunu görür. Ve Hazret’in (k.s) kalp penceresinden Resulü Ekrem’in (s.a.v) hakikatini, mahiyetini; imanın ve İslam’ın mahiyetini görür ve anlar. Dolayısıyla Rabbül Âleminde bir fena hâli yaşar. Fena haline ulaşan insan etrafındaki bütün güzelliklerin asıl olanın, hakikatin gölgesinin yansımasından ibaret olduğunu görür. İşte o kişi de evvela Hazret’te (k.s) fani olur ve bunun neticesinde ailesini, çoluk çocuğunu unutur; dünyayı unutur. Fakat tasavvufta esas olan odur ki dengeyi muhafaza etmek gerekir.
Bu müridin hanımı bir müddet sonra Hazret’in (k.s) huzuruna gelir. “Bizim bey tam on gündür eve gelmiyor. Durumumuz da müsait değil, fakiriz. Beyim ormandan odun toplayıp satarak evin geçimini sağlıyordu; onu da bıraktı. Sizden ricam söyleseniz de evine gelse. Hazret (k.s) bu durumu öğrenince çok müteessir olur. O müridin halinden haberdardır ama dengeyi de muhafaza etmesi gerektiğini bilmektedir. Çünkü ailesinin de hakkı vardır üzerinde, onların hakkını ifa etmesi lazımdır. Hanımına eşinin eve gelmediğinden haberi olmadığını ve bundan dolayı müteessir olduğunu söyler. Hazret (k.s) bir mollayı çağırır ve ambardan erzak getirtir, kendi cebinden çıkardığı bir miktar parayla beraber o hanıma verir, “Siz gidin, yakın zamanda eşiniz de gelecek.”der. Sonra bir mollayı daha çağırır ve mollaya “Filan zatın hali bir cezbe halidir. Şu an bütün dünya önüne serilse o aşktan, o kaynaktan vazgeçmez. Fakat dengeyi muhafaza etmek lazımdır. Siz gidin, etrafta namazsız bir hanımın pişirdiği bir ekmek bulun ve ona o ekmekten birkaç lokma yedirin. O kadarı zaten kâfidir. Ne yedirdiğinizi de ona söylemeyin.” Molla gider ama yakın çevrede namaz kılmayan birini bulamaz. Uzakta bir yerde namaz kılmayan bir hanım olduğunu öğrenir. O hanımın evine gider ve bizzat kendinin pişirdiği bir ekmeği Hazret’in (k.s) istediğini söyler. Kadın ekmeği verir. Hazret’in (k.s) “Birkaç lokma verin yeter.”dediğini unutur ve ekmeğin hepsini cezbe halindeki müride yedirir. Mürid namazsız bir elden çıkan o ekmeği yiyince o ekmek onda adeta bir zehir tesiri yapar ve kendindeki aşk bir anda söner. Mürid Hazret’in (k.s) huzuruna gider ve “Bana bir hâl oldu, bendeki aşk gitti.”der. O böyle deyince Hazret (k.s) o görevlendirdiği mollayı çağırır ve sorar: “Molla efendi! Ne kadar ekmek verdin bu müride?” Molla, ekmeğin tümünü verdiğini söyleyince “Ey efendi, ben size ekmeğin tümünü verin demedim ki birkaç lokmasını verin, dedim.”der. Sonra müride der ki: “Senin hanımın buraya geldi. Onların da senin üzerinde hakları vardır. Ekmeği bunun için sana verdik. Evine git onların da haklarını ifa et.”
Büyük zatların menkıbelerinde geçer. Rivayet odur ki bir genç penceresinin önünde gezen bir hanım görür. Hanımın güzel bir endamı vardır. O güzel endama bir anda tutulur. Kalbi ona meyleder, ona meftun olur. O hanımın ismi ise ‘Visal’dir. Visal; ulaştırmak, köprü… Genç, bu hanımın kim olduğunu araştırır. Araştırma neticesinde öğrenir ki o hanım büyük bir zatın kızıdır. Teftiş eder, sorar, “Ben bu hanıma nasıl ulaşabilirim?”diye araştırır. Derler ki “Senin o hanıma ulaşmanın yolu, gidip o hanımın babasının dergâhına diz çökmek, ona intisap etmektir. Belki o vesileyle o hanıma, maşukuna ulaşabilirsin.” Bunun üzerine genç, o zatın huzuruna çıkar. O zat keşf ve kerametiyle gencin geliş nedenini anlar. Ama yine de kendisini talebeliğe kabul eder. Genç, kalbinde yanan aşkın tesiri ile tevbesini alır. Uzun bir müddet maşukuna ulaşmak için o dergâhta sebat eder, sabır gösterir. Ve bir seyr ü sulüke girer. Manevi yolculuk… Sırf ona ulaşmak için. Önceleri üstadının manevi güzelliklerini görmemektedir. Dolayısıyla kalbindeki maşuk, hala o hanımdır. Aşkın verdiği güç ve kuvvet ile her şeyi Visal’e ulaşmak için yapmaktadır. Aradan yıllar geçer. Yılların geçmesiyle kalbinin üstündeki perde kalkan genç, üstadındaki güzellikleri görmeye başlar. Böylece gönlü o mecazi maşuktan-Visal’den-üstadın kalbine doğru meyleder. Artık Visal devreden çıkmıştır. Çünkü o mecazi idi. Visal, hakikat itibariyle o zatın cüzi bir güzelliğini aksettiriyordu. Zira onun bir parçası idi. Genç de mecazdan hakikate o şekilde geçiş yapar. Üstadı gencin kalbinin üstündeki perdelerin kalktığını görünce der ki: “Gelişindeki nedeni ben bildim ki gayen Visal’e ulaşmaktı. Sen bunun için yanıma geldin. Şimdi işin artık tamamdır. Sen burada bekle ben kızımı alıp geleyim ve sizin nikâhınızı kıyayım. Kalkıp kızını getirir. Genç, şöyle der: “Ey Visal! Senin için her şeyimi feda etsem de azdır. Sen hakiki sevgiliye ulaşmama köprü oldun. Ama ne olur şu an ayrılığa sebebiyet verme. Ben senin vasıtan, vesilen ile bulmam gereken şeyi buldum.” Tasavvufta üstada olan muhabbetin gayesi, maşuku hakiki olan Rabbül Âlemine ulaşmaktır.
Rivayet olur ki Hz. Züleyha, Hz. Yusuf’tan (a.s) gelen bir habere, Hz. Yusuf’un (a.s) bir nazarına mukabil bütün servetini dağıtmıştır. Ondan gelen bir cümle için, onun ağzından çıkan bir kelamı haber verene sadaka verirdi. Bu kadar meftun idi. Yusuf (a.s) vasıtasıyla fenafillâh makamına ulaşınca Rabbül Âlemin Hz. Yusuf’a (a.s) vahyeder: “Git, onu kendine al.” Hz. Yusuf (a.s) birini elçi olarak gönderir Hz. Züleyha’ya. Görevlendirilen elçi Hz. Züleyha’ya der ki: “Gözün aydın olsun, Yusuf (a.s) Allah’ın emri ile seni kendisine istiyor.” Hz. Züleyha: “Baş göz üstüne ama bende ona ait hiçbir şey kalmadı. Ben bulmam gereken şeyi buldum.” Hz. Züleyha’nın bu cümleyi kurması üzerine kalbine bir ilham gelir. İlham şu ki: “Ey Züleyha! Böyle bir şey de olmaz, nankörlük gibi bir şeydir bu. Eğer Yusuf (a.s) olmasa idi sen Allah’ı nasıl bulacaktın? Sen onun vasıtası ile aşkı, muhabbeti buldun.” Kalbinden gelen bu ses üzerine Hz. Yusuf’un (a.s) gönderdiği elçiye der ki: “Kalbimde esas itibarı ile ona ait bir şey yok ama o olmasaydı ben Rabbül Âlemini bulamayacaktım. O bana Rabbül Âlemini gösteren bir mirat
[1] Ayna.
- tarihinde oluşturuldu.