Ahsen-i Takvim Olan İnsan
Bismillahirrahmanirrahim. Elhamdülillahi Rabbül Âlemin. Vesselatü vesselamü ala seyyidina Muhammedin nebiyil ümmi ve ala alihi ve sahbihi ve sellem.
Rivayet var ki, ya Hazret (k.s) ya da Seyyid Tâhâ (k.s) döneminde bir namaz vaktidir. Divanda namaz kılmak için toplanıyorlar. O dergâhın, divanın yanında ise köylülerden bir tanesi durur ve namaza gelmez. O zât yani o üstad bu köylüyü çağırıp “Efendi haydi sen de buyur namaza.” der. Köylü sesini hiç çıkarmaz. Sonra üstad ona tekrar sorar ve aralarında şöyle bir diyalog geçer: “Efendi! Sen sesimi işitmedin mi?” “İşittim.” “Sen namaza gelmeyecek misin?” “Hayır. Ben gelmeyeceğim.” “Niçin gelmiyorsun?” “Allah bana ne verdi de ben namaz kılayım?” Sonra o üstad kendisine şu izahatı yapar. İzahın hülasa-i manasını size arz ediyorum. Diyor ki “Allah’tan kork şöyle bir dünyaya Rabbül Âlemin tarafından gönderildin. Şimdi sen diyorsun ki ben nasıl ibadet, nasıl itaat edeceğim. Şöyle bir bak gördüğün hangi canlı senin gibi böyle hususi, mümtaz, ekmel manada bir nimet ile donatılmıştır? Şu etrafındaki hayvanlara hele bir bak. Senin gibi bir algıları var mı onların? Senin gibi mi konuşuyorlar onlar? Etrafındaki bir kısım hayvanın gözü yok, bir kısmının dili yok, bir kısmının kulağı yok. Algısı senin gibi değil. Akılları farklı mantıkları farklıdır. Sen dünyaya böyle hususi böyle ekmel manada bir nimet ile dünyaya gönderilmiş isen elbette ki bunlar gibi mutlak manada hususi bir görevin yoktur senin. O zaman hususi bir nimet verdiyse sana Halık, Rabbül Âlemin’in demek ki hususi bir beklentisi var senden. Etrafında gördüğün şu hayvanlardan, diğer canlılardan, mahlûklardan gördüğün çok hususi ayrı bir vazifen ve Allah’ın farklı bir beklentisi var. Sen onlar gibi hareket edemezsin. Yukarıya bir bak kuşlar uçuyor. Belki diyebilirsin ki benim kanadım yoktur. Dolayısıyla beni kuşun kanat açısından düşün diyebilirsin. Fakat Allah sana öyle bir kabiliyet vermiş ki zirvelerin zirvesine yükselebilecek bir konum sana bahşetmiş. Eğer sen kalbin ile Allah arasındaki taamme bir münasebetini kurabilirsen bırak kuşların o yükseldiği seviyeyi meleklerin yükseldiği seviyenin ötesine geçeceksin. Böyle dar bir şuur ile etrafa bakıp ‘Ben niçin Allah’a ibadet edeceğim? Etrafımdaki mahlûk namaz kılıyor mu ki ben namaz kılayım?’ dersen senin bunlardan farkın yok.” Bu söz elbette ki kendisinde ciddi bir tesir yapar. Şöyle biraz düşününce anlar ki kendisinin algısı dahi etrafındaki hiçbir mahlûkun algısına benzemiyor. Çok üstün ekmel bir donanım ile donatıldı. Dolayısıyla ekmel manada bir insan olduğunun farkına varıyor. Bu onu elbette ki namaza, ibadete, taate sevk ediyor; ama nefs ü şeytan gene bırakmıyor. Ta ki Rabbül Âlemin, büyüklerin o atmosferini paylaşan bu namaz kılmayan ibadetten uzak olan insanın başına hastalık, bela ve musibetler verir. O da esası itibarı ile Rabbül Âlemin’in havz-u ilahisidir; Allah Teâlâ o insanı alır havuzun içinde yıkattırır. Temizlettirir. Her nasılsa insan Allah’ı anlamıyor. Allah’ın nimetlerinin farkına varmıyor. Tabi o söz böyle kalpten geldiği için yüksek bir makamdır esasen. O söz ruhunu Allah’a taamme bir iman ile taamme bir muhabbet ile öbür tarafa gidiyor.
İnsan müminse, Allah’a iman etmişse; eğer ki ikazlardan anlamaz ise, Allah bazen musibet gibi ikazlarla onu uyandırıyor. Dünyevi musibet tokatları ile insan uyanmaz ise neuzibillah kabrin sıkması, onunla da arınma olmaz ise cehennemin havuzunda temizlenme oluyor. Onun için insanın aklını başına çabuk alması lazım. Hadis kitaplarında ahirette, birbirlerini dünyadayken aldatan insanların mücadelesini anlatılır. İnsanın şeytanla olan mücadelesini anlatır. Mesela aldanan, o gaflet ile hayatını ömrünü tüketen insan şeytana diyecek ki “Utanmadın mı? Sen ne için bizi aldattın? Allah’ın ibadetinden, taatinden Allah’ın yolundan niçin bizi saptırdın?” Şeytan onlara diyecek ki “Yahu Allah’tan korkun! Ben mi yaptım? Ben size ufak bir vesvese verdim; buna mukabil Rabbül Âlemin gözlerinize sokacak kadar emareler, deliller, işaretler gönderdi. Siz akıllı olsaydınız, aklınızı başınıza alsaydınız, oradan gitseydiniz. Benim küçücük bir vesvesem vardı; buna mukabil Allah, dağlar cesametince hak ve hakikati gösterecek gözünüzün önünde aynaları bıraktı. Yağmur tanesi kadar, böyle gözlerinizi her yerinizi ıslattıracak kadar emareler, işaretler yağdırdı. Sizler akıllı olsaydınız, aklınızı başınıza alsaydınız, siz benim o küçücük vesvesemin arkasına takılıp gitmeseydiniz. Suç sizin. Siz Allah’tan utanın. Burada benim ne suçum var? Esas suç sizindir.” İnsan hakikaten aklını başına alması lazım. Şeytanın vesvesesine takılıp kalmaması lazım. Allah, milyonlarca emareler, işaretler gönderiyor. Biz bu yoldan sapıyorsak, gaflete giriyorsak cehenneme müstahak olmuş oluyoruz. Namazdan uzak durarak namaz kılmayan, ben niçin namaz kılacağım diyen insana “Yahu etrafına bir bak! Acaba gördüğün hangi mahlûk senin gibi? Hangi mahlûkun meziyeti senden üstün? Acaba etrafında gördüğün şu hayvanın, diğer mahlûkatın, canlıların algısı sence senin gibi midir? Böyle üstün bir meziyet ile üstün bir donamım ile Rabbül Âlemin seni şu dünyaya göndermiş ise sen diyebilir misin ki ‘Benim vazifem etrafımda gördüğüm diğer canlılar gibidir.’ Elbette ki Allah sana burada bir işaret, bir emare veriyor. Bak algın aynı değil, nimetler aynı değil.”
Rabbül Âlemin diyor ki “Ben insanı ‘ahsen-i takvim’ en üstün meziyette, ekmel bir manada yarattım.” En güzel kıvam yani onun üstünde bir güzel kıvamın bulunmadığı. Sen eğer namaza müdavim olursan, ibadet ü taate müdavim olursan, hizmete sebat eylersen seni nihayetsiz bir zirve bekliyor. Şu anki gördüğünün çok çok ötesinde bir zirve. “Bir kanat yok.” diyebilirsin ama Allah ona mukabil milyonlarca kanat kalbinin içine vermiş. Mesela bunlardan birisi, Allah’a uçmanın Allah için insana bahşedilmiş bir armağandan ibaret olan bir muhabbet kanadıdır. Mevlanalar uçmuş mesela, bütün Sâdât-ı Nakşibendi muhabbetin cazibesine binaen, cezp o çekim güç kuvvesine binaen Allah’a yükselmişlerdir. Bir de neuzibillah münasebetinizi koparırsanız, Allah’ın ibadetinden taatinden uzaklaşırsanız, ‘Şeytan vesvese verdi.’ deyip suçu şeytana atarsanız ‘Yahu utanın, hayâ edin ne utanmaz insanlarsınız! Benim yaptığım şey bir vesvese idi. Bu vesveseme mukabil Allah milyonlarca, nihayetsiz emare size gösterdi. Aklınızı başınıza alıp o yoldan gitseydiniz.’ diyecek şeytan. Şimdi biz o vesvesede şeytana takılıp kalır isek, biz de “Etrafta gördüğümüz diğer canlılardan farkımız yok, istediğimiz ne ise öyle hayatımızı sürdürürüz.” dersek zirve bizim için nasıl ki ihtimal idi, vuku bulan bir şey idi; tersi de neuzibillah mümkündür. Taşların çok daha aşağısı bir derekeye neuzibillah inme riski vardır.
İnsana Rabbül Âlemin’in bahşettiği zahiri nimetler vardır. Göz nimettir, kulak nimettir, dil nimettir. Sıhhat nimettir, gençlik nimettir. Zahiri nimetler olduğu gibi Allah insana batını nimetleri de bahşetmiş. Zahiri nimetleri Allah niçin yaratmış ise o yerde kullanmakla insan zirveye çıkar. Başımız secdeye gitmekle, dilimiz Allah’ı zikretmek ve insanları hak ve hakikate sevk etmekle, göz hakikati görmekle, kulaklar gıybetten uzak kalmak ve her zaman hayır işitmekle insan yükseldiği gibi sıhhatini bu yolda vermek suretiyle sıhhatini malını canını her şeyini bu yolda vermek harcamak sureti ile yükselir. Bunlar zahiri nimetleri kullanmadır. Batını anlamdaki nimetleri de orada kullanmak lazım. Batını nimetleriniz nelerdir? Muhabbetinizdir, iştiyakınızdır, mehafetinizdir. Bunları da Allah yolunda harcamamız lazım. Mesela mehafet korku demek. Korkunun Allah’a karşı olması lazım. Korku insanın içinde var olan bir hayâ. Hayâdan gelen bir korku, muhabbetten gelen bir korku kaybetmenin endişenin verdiği bir korku. Bu korku, Rabbül Âlemin nezdinde öyle yüksek bir makama insanı ulaştırıyor ki belki zahiri manadaki azalar insanı o seviyeye ulaştırmıyor. Resulü Ekrem (s.a.v) bir gün “Süheyl ne kadar hoş güzel bir insandır.” diye buyurdu. Sebebini sorulunca şöyle söyledi “Çünkü Allah’a karşı hayâ seviyesi, korku seviyesi öyle bir derecededir ki; şayet günahların arkasında ceza, cehennem olmasa dahi Allah’a karşı olan o derin muhabbetine, hayâsına binaen Allah’ın arzusunun dışında başka bir yola kapılmaz.” Allah’a karşı korkusu olmasa gene O’na asi olmayacaktı, diyor. Onun için insan, Sahabe-i Kiram’ın, Sâdât-ı Nakşibendinin mevzu bahsedilince bir nebze de olsa hâlini onlara benzettirmesi lazım. Mesela muhabbetinin bir nebzesi onlara benzemesi lazım. Mehafetinin bir nebzesi onlara benzemesi lazım. İbadet ü taatinde olan sadakat, ihlas, vefa, aşk ve iştiyakı onlara benzemesi lazımdır. Hizmetinde yaşadığı cefa bir nebze de olsa onlara benzemesi icap eder.
Mesela Seyda-i Tağî (k.s) Nurşin bölgesine geldiğinde bir bataklığın içini bağ bahçeye dönüştürmüştür. Seyda-i Tağî (k.s), Hazret (k.s) ondan sonra ondan sonra gelenler hep aileler ile görüşüp diyorlar ki; “Evvela şu memleket bölge cehaletin içinde boğuşmaktadır. Ağzınıza giren lokmayı beraber biz keseceğiz. Biz beş lokma gönderiyorsak bire indireceğiz. Dört lokmasını ayırt edeceğiz. Halkın buraya gelip bizleri dinleyebilmesi için yirmi dört saat yemek biz vereceğiz. Hizmetlerini edeceğiz. Yeter ki kulaklarını bize versinler. İstemez misiniz? Beş kuruş vermeden evlatlarınızı alalım, okutalım bugünün profesörü gibi profesör yapalım. Beş kuruş para vermeden üstelik biz sizin evlatlarınıza eğitim verelim.” Böylece medreseler kurulmuştur. Bir tarafta medrese bir tarafta tasavvuf hizmeti verilmiştir. Şöyle on yıl on beş yıl zarfı içinde Allah onların nurunu, ışığını dünyanın her tarafına sıçrattı. Dünyanın her tarafında böyle zahiri ve batını ilim membalarını fışkırttı. Bunların himmeti bereketi ile. Ama aileleri ile konuştular. Böyle bir niyet var, biz dünyaya bunun için gönderildik; vazifemizi hakkıyla yerine getirelim, sonra biz Allah’a dönelim. “İnnâ lillâhi ve innâ ileyhi râciun” (Bakara:156) Biz Allah’tan geldik, Allah’a aidiz; Allah ile olan münasebetimizi devam ettireceğiz ve en son biz Allah’a döneceğiz. Bu münasebet, bu mülahaza ile cefaya eziyete katlandılar ve en son Allah’a döndüler. Biz Allah’tan geldik mümkün derece şu gönderildiğimiz yere Allah ile olan münasebetimizi, muhabbetimizi, iştiyakımızı devam ettireceğiz. Vazifemizi yapacağız. Allah’ın bizden hususi bir beklentisi var. Sıradan mahlûklar gibi değiliz; çünkü algılarımız farklı ve en son vazifemizi yapıp Allah’a döneceğiz. İcap ettiğinde günde beş lokma mı yiyoruz, bunu bire indireceğiz. Ailemize, çoluk çocuğumuza da telkin edeceğiz; dördünü birileri bizden istifade etsin diye ki vazifemiz bunu icap eder. Hanemizde yirmi dört saat yemek sofraları icap eder. Efendi gelin çocuklarınız beş para vermeden, üzerini de biz vereceğiz, onları profesör edeceğiz. Bizim medreselere bakın Seyda-i Tağî’den (k.s) günümüze kadar bir talebeden para istenmesi çok ayıptır; o hiç akla gelmez. Buralara geldiğimizde böyle bir şey duyduğumuzda çok farklı gelmişti. Allah için yapılan bir medrese talebeden nasıl para istiyor? Şu var ki büyük bir müessese büyük bir hayır. Herkes o hisseye nail olmak için, hak ve hakikat o asrın adeta membaı olan bir yerden adeta bir hissedar olmak için yapıyorlar o ayrıdır. Ama büyüklerin niyetlerinde para istemek yoktu. Siz de inşallah vazifenizi, hizmetinizi yaparken tek başına dahi olsanız ben bunu yapacağım diye düşünün. Biri gele size omuz verse, size destekçi olsa o kendisi düşünüp Allah bu fırsatı bana vermişse Allah’ın büyük bir nimeti ikramıdır demesi lazım.
Büyüklerin menakıbında geçiyor. Deniliyor ki bir zât, çarşıdan geçerken kutsi bir daire var-dergâh, cami, mescid gibi- bir yerde acuz, habis, nahoş bir adam kapıda durmaktadır. İlgisini çeker. Yanına gidip “Sen kimsin, burada ne işin var?” diye sorunca “Ben şeytanım.” cevabını alır. Sonra “Peki burada ne işin var?” “Vallahi ben burada bir av için beklemekteyim.” “Neyi avlayacaksın burada?” “Şurada hususi daire içinde bulunan insanlar var. Bu büyüklerin himmeti bereketi yüzünden ben o hususi dairenin içine giremiyorum. Bu kalenin içine giremiyorum. Ama şu kapının şu mukaddes dairenin dışına birisi çıkarsa onu avlarım bir daha girmez oraya.” Şeytanın bu cevabı karşısında o hususi daire dışında olan o zât ona “Peki beni avlayan kim?” diye sordu. Şeytan “Senin avlanmaya hacetin mi var? Sen zaten bu dairenin dışında olmakla bizim alanımızdasın. Sen zaten bizim dairemizde bulunuyorsun. Sen ben aynıyız. Hiç farkımız yok.” dedi. Rabbül Âlemin bugün size şu kutsi daire tasavvuf dairesinde din-i mübine, Kur’an, iman ve İslam’a olan hizmetinizi yapma nimetini bahşetmişse Allah’a çok hamd etmeniz lazımdır. Çünkü bu dairenin merkezine giremiyor şeytan. Ama kapısında bekliyor. Birisinin başına bir şey gelir, ayağını dışarıya çıkartır; o anda şeytan onu avlar o ayrı. Ama hususi dairenin dışında kalana şeytan diyor ki “Sen namaz da kılsan, ibadet ü taat de etsen, sen bizim dairemizde olduğun için o âlemde bizi öyle hafife alma. Sen bizdensin.” Rabbül Âlemin tövbeyi herkese nasip etsin. Hizmeti herkese nasip etsin. Bu büyüklere benzemeyi Allah hepimize nasip etsin inşaallah. Benzetmemiz lazım. Yani çok halis olmamız lazım. Allah’tan geldik Allah ile olan münasebetimizi inşaallah her an devam ettireceğiz. Vazifemizi yapıp en son “İnnâ lillâh ve innâ ileyhi râciun” biz vakit geldiği anda Allah’a döneceğiz.
İnsanlar tövbe almaktan korkuyorlar, diye birisi bana söyledi. Neden diye sorduğumda ise onlar çarpılmaktan korkuyorlar, dedi. Ben de dedim ki “Zaten dünyanın bir çarpması var. Dünyanın çarpması nedir? Hususi dairenin şu an dışında olan o dünya sahası var ya insanların yani tövbe etmemiş, şeytan o insana demiş senin gezdiğin o yerler şu mukaddes dairenin dışındaki o alandır. Kişinin en çok korkması gereken en büyük çarpılma tasavvuftan tard yani o kapıdan kovulmasıdır. Nedir o kapıdan kovulma? O kapıdan kovulup o şeytanın dairesine girmek demek, en büyük tokat budur. Kutsi hadiste “Kim benim velime/dostuma düşmanlık ederse ona harp ilan ederim.” (Buhari 6137) buyrulmaktadır. Savaş nedir? Dünyevi nimetlerin alınması vs bunlar küçük şeyler. Ne ile savaş, onu o hususi daireden def etme; senin burada yerin yok, önceki yerine git, denmesi.
Bir gün bir sultan sarayın dışına çıkarken çöpün kenarında gezen bir köpek görür. Şefkatine binaen köpeği sarayına aldırır. Sultan çok zengin, servetinin haddi hesabı yok. Vezirlerine emrettiği için giderler o köpeğin üzerine ipekten elbiseler, yakut ve elmastan kolyeler, ayağına altın bilezikler takılır. Sultan bir gün dışarı çıkarken köpeğin tasması sultanın eline verilir. Sonra köpek, çöplük gibi bir yerden geçerken orada bir kemik görür. Gözü kemiğe takılır, tasmasını çektirir kemiğe doğru uzanır. Sultan da onu kendine doğru çeker; fakat köpek ısrar edince sultan ipi bırakır, köpek kemiği alır. Vezirler çok üzülür “Sultanım bahşedilen nimetleri ondan alalım mı? Çok büyük bir saygısızlık etti size.” derler. Sultan “Hayır. Üstündeki o ipek, ayaklarındaki bilezik belki olur ya hatırlar bir daha saraya geri döner. Üstündeki nimetleri görünce aklı başına gelir.” Sultan ,Allah Resûlü’nü (s.a.v) rüyasında görür. Yani insan o hususi daire, o sarayın içine girdiğinde tokat şu olur; önceleri dünyevi bir tokat zaten gafletten dünyanın içine dönmesi. Allah insanı muhafaza etsin. Saygısızlık edepsizlik yapmıyorsa tabi şey değil şefkati rahmetleri çok büyük. Seyda-i Tağî (k.s) diyor ki “Bir kereye mahsus dahi olsa insan tövbe etmişse Allahu Teâlâ akıbetini iyi yapar. Tövbenin dışına da çıksa bizim izzetimize dokunur. Son an onu o kapının içine alırız.” Bu herkes için mi geçerli insanın yine dikkat etmesi lazım. Şu kapının içine giren bir insan kendisi çıkarsa “Ben çıkıyorum, eski hâlime o çöplüğe döneceğim.” diyorsa şeytanın nefsin gezdiği bir çöplüktür o. Orada olan şeytan ona “Zaten sen bizdensin.” der. Ama Seyda-i Tağî (k.s) “Bizim izzetimize dokunur, o çağrılır; bir daha bu kapıdan gir içeri denir ona.” diyor. Dolayısıyla bu yol onu Allah’a götürür. Allah hepimizi muhafaza etsin. Tövbe temizliktir. Tövbeyle insan boğulmaz. Çarparsa dünya çarpar, nefs çarpar. Allah Teâlâ öyle çarpmıyor ki insanı. Allah Teâlâ’nın rahmeti şefkati çok geniş. Çarparsa insan kendi kendine çarpıyor. İnsan da Allah’a karşı saygılı olmalıdır. Saygısızlık ederse Allah Teâlâ “Haydi bakalım nefsinle baş başa kal, şeytanla baş başa kal.” der. O zaman neuzibillah iman gidiyor.
Her insanın tabiatı, doğası, bünyesi değişebiliyor. Resulü Ekrem (s.a.v) “Her çocuk, İslâm fıtratı üzerine doğar.” (H. Cenâiz, 80,30) buyurmaktadır. Mesela insan bir kötülüğü yapa yapa fıtratı olabiliyor. Öyle ki ağzına kötü bir şey ala ala onda tiryakilik gibi hâl olabiliyor. Yani bir insan sürekli bir kötülüğün içinde ise bir sohbete geldiğinde belki bir sohbette değişmeyebiliyor. Ama sabit olması lazım. Mesela yarım saatlik güzel bir havayı teneffüs etmek için geliniyor, günün geri kalan 23 saatini hep nahoş şeyler ile besleniliyor. İnsan onun için bu sohbette fıtratının eski hâlini alması, İslamî iman böyle derinleşen bir fıtratın olabilmesi için sohbetine hizmetine dikkat etmesi lazım. Hizmeti hele hayatının merkezine alması lazım, hayati mefkûresi olması lazım. Öyle olursa İslami bir fıtrat yoksa o hâlde neuzibillah kalır ve insanın fıtratı ne ise hayatını ne şekilde geçirmiş ise o şekilde ölüyor ve hadisin ifadesince o şekilde diriliyor. Onun için sohbet, rabıta, hatme ve günlük hayatındaki hizmetine ehemmiyet edecek; Allah bunu bana verdi diyecek. Yani bir işin arkasında beş kuruş para vermeden Allah bize bunu vermişse niçin? İnsanın evlat, can, mal hepsini Allah yolunda vermesi lazım ki bu verilen şeyler ebedi bir kavuşma olsun. Aksi halde insanın malı mülkü geçici, emanet ondan istifade edecek. Öbür tarafa götürmeyecek. Ama öbür taraf öyle bir yerdir ki sabittir artık. Mesela nasıl sabit? İnsan cennete gitse etrafındaki insanların bulunduğu makamı görür. Kendi bulunduğu makam onların aşağısında ise sonsuza kadar bu sabit hayatı yaşıyorsun. Bu dünyada ne yaptıysan o. Oradaki çalışma vs değiştirmiyor. Cennet hayatınızdaki seviye dünyanızdaki seviyeye mukabildir. Ve o seviye orada değişmiyor. Ve o seviye yüz yıl milyonlarca yıl sınırları çizilmiş o seviye standardı insana veriliyor. Onun için insan şu dünya hayatında her şey mümkün derece Rabbül Âlemin’in yolun da harcasın. Sıhhat, kuvvet, vakit, evlat, mal… Rabbül Âlemin ebedi vermeyi ona bahşediyor; yoksa dünyada geçici veriyor, onu ondan alıyor. Öbür tarafta fakir, müflis, hiçbir şeyi olmayıp ondan şundan bundan dilenir ki kimse sevabını vermek istemez. Çünkü orada böyle hayat memat meselesi de değil, herkes “nefsi nefsi” derdine giriyor ben diyor. Allah Resulü Ekrem’in (s.a.v) şefaatini nasip etsin. Onun için insan ehemmiyet etmesi lazım, hizmete ehemmiyet etmesi lazım. Doktorlar diyor ya güneş ışığı fazla alınmazsa d vitamini eksik olur. Bir güneş insana bu kadar enerji veriyorsa, insanın beden iskelesini bu kadar güçlü kıldırıyorsa, bir ışık mesela veyahut bir müzik deniliyor bir musiki insanı canlandırıyorsa o telden çıkan bir ses insan bir kalp böyle içinde Rabbül Âlemin’in tecelli ettiği bir kalp ve o kalpten o ağızdan dökülen sözler o musiki diyebileceğimiz bir söz insan vücudunda bir hayat bir dirilme nasıl yapmaz? Güneş ışığının insan üzerine bir etkisi varsa, eksik kalan ondan uzak olan bir insan bu kadar etkileniyorsa elbette ki bir ruh Resulü Ekrem’in (s.a.v) ifadesine binaen onun dirilişi âlim-i Rabbanilerin meclislerinde hazır bulunmakladır. O ışıktan istifade etmek lazım. Allah hepsine nasip etsin inşaallah.
Ve sallalahu seyyidina Muhammedin nebiyil ümmi ve ala alihi ve sahbihi ve sellem.
- tarihinde oluşturuldu.