Tasavvufun Bereketi
Bismillahirrahmanirrahim. Esselatü vesselamü ala seyyidina muhammedin nebiyyil ümmi ve ala alihi ve sahbihi ve sellim.
Ehli tasavvufa baktığınızda bu yoldaki insanların tasavvufun bereketi ile kendi şahıslarına bir menfaat gözetmediklerini görürsünüz. Kalplerindeki ateşle, yanma ile adeta nübüvvet meşalesini elde tutuyorlar ve diğer kalpleri de yakıyorlar. Böylece insanların namazına, tesettürüne vesile oluyorlar. Bu, büyüklerin himmeti bereketidir, onlara yaklaşan kalpler o nübüvvetin meşalesiyle yanar ve onlara yakınlaşan kalpleri de yakar. Tasavvufun bereketi böyledir.
Müslümanın kalbinde Resulü Ekrem’in (s.a.v) nurundan bir parça taşıması lazım. Böylece kapkara bir kalp, kapkara bir ruh, onlara yaklaştığı zaman onların nurundan istifade edebilsin. Peygamber Efendimiz (s.a.v) “İnsanların en hayırlısı insanlara en çok faydalı olandır.”buyurur. Menfaati ise sadece dünyevi menfaat olarak anlamamak lazım. İnsanlara yapılacak menfaatin en büyüğü, en ebedisi uhrevi menfaattir. Dünyevi menfaat önemlidir fakat ondan çok daha önemli olan, ebedi olan menfaat, uhrevi menfaattir; insanların ahretine faydalı olmaktır. Rabbül Âlemin muvaffakiyet versin.
Bir insan kanser olduğu zaman onun öncesinde hastalığını gösterecek belirli emareler olur, işaretler olur. Bir insanın da akıbetini gösteren belli emareler vardır. Halini düzeltmez ise akıbeti de kötü olur. Rabbül Âlemin kendisini insanlığa bildiren onca deliller göstermesine rağmen Allah’ı bilmeden, tanımadan şu âlemden göç edip öbür tarafa gidecek olan insana ne yazık. Rabbül Âlemin kendisine “Sen o âlemde benim ayetlerime karşı kör kaldın, şu âlemde de kör kalacaksın.”buyurur. Bu dünyada âmâ olan ahirette de âmâdır. Rabbül Âlemin ahirette Hz. Âdem’den kıyamete kadar bu âlemden o âleme göç eden insanlara adeta bir hutbe okuyacak. Buyuracak ki: “E lem a’had ileykum yâ benî âdeme en lâ ta’budûş şeytân, innehu lekum aduvvun mubîn. Ve eni’budûnî, hâzâ sırâtun mustekîm.” (Yasin Suresi, 60–61) Mealen: “Ey Âdemoğulları! Şeytana tapmayın, o size apaçık bir düşmandır ve bana kulluk edin, doğru yol budur, diye size and vermedim mi?” İnsanlığın hakikate erebilmesi, o yola girebilmesi için Rabbül Âlemin bir delil değil milyonlarca delil göndermiş. Şu an her biriniz nefes alıp veriyorsanız, hayattaysanız bilesiniz ki Rabbül Âlemin size rahmet ediyor, mühlet veriyor, fırsat veriyor. Kazanmanız, biriktirmeniz gereken nelerse şu âlemde biriktirip öbür tarafa o şekilde gidebilmeniz için Rabbül Âlemin sizlere fırsat veriyor. Allahü Teâlâ yine buyuruyor ki: “Yevme la yenfeu malun ve la benun; illa men etallahe bi kalbin selim.”(Şuara Suresi, 88–89) Mealen: “O gün, kıyamet günü öyle bir gündür ki dünyadaki servetin, kudretin, evlatların, zürriyetin, aşiretin o gün hiçbir menfaati yoktur, hiçbir şey menfaat vermez. Rabbül Âleminin huzuruna selim bir kalp ile gelenler bundan müstesnadır.” Asi, günahkâr, sermayesi az, Allah’ı bilmeden-tanımadan ahirete giden insan berzah âleminde cehenneme müstahak olduğu zaman, cehennemin o dehşetini gördüğü zaman şeytanın yakasından tutacak ve “Sen Allah’tan korkmadın mı, utanmadın mı? Beni düşürdüğün şu hale bir bak. Ben şimdi ne yapacağım, kim bana yardım edecek? Şimdi etrafımda hiç kimse yok, herkes kendi amelinin derdine düşmüş.”diyecek. Şeytan da cevaben diyecek ki: “Ben mi seni bu hale düşürdüm? Benim yaptığım şey sadece küçücük bir vesvese vermek idi. Sana ise Allah hak olan yolu gösterecek milyonlarca delil gönderdi. Sen akıllı insan olsaydın milyonlarca delile mukabil benim küçücük vesvesemin bir tesiri olmazdı.” Öyle dehşetli bir âlemdir ki orası, kişinin son durağıdır artık. Ya ebedi bir saadet ve lezzet yurdu olan cennet ya da cehennem…
Rabbül Âlemin kuluna soracak: “Ey abdim; değdi mi şimdi? Bak, senin için inşa etmek istediğim şu cennet âlemini bir gör. Bir de beni bilmemenin, tanımamanın, vefasızlığın cezası olan şu cehennem âlemini bir gör. Şimdi değdi mi? Hâlbuki şu cennete girmen için senden çok büyük şeyler istemedim. Beni bil ve beni tanı istedim. Ben senin kalbine beni sevmen için bir muhabbet ilga eyledim. Duygularının içinde bir ‘aşk’ vardı, o bendendi. Fakat sen emanete hıyanet ettin. Sen o aşkı aldın, düşman ilan ettiğim şeytan, nefs ve nefsin mahbubu olan dünyaya verdin. Sevgini onlara vermek suretiyle onları benimle kendi aranda bir perde yaptın. Beni bilmemenin, tanımamanın ve sevmemenin cezası şudur. Değdi mi acaba ey abdim! Dünyada iken göz görmez, dünya gözü beni görmeye müsait değil. Lakin beni sana yansıtacak peygamber gönderdim. Onlar adeta benim aynamdı. Onlara bakmak suretiyle beni görebilirdin fakat sen gözünü kapattın, idrakini kapattın ve dünyaya karşı gözünü açtın. Senden çok şey de istenilmemişti. Değdi mi şimdi bunlara?”
Kişinin akıllı olması lazım ki dünya menfaatinden istifade etsin lakin ahireti de unutmaması lazım. Bir müslümanın birinci derdi ahiret, ikinci derdi dünya olmalıdır. Ahiretin dünyanın önünde olması lazımdır. Bir insanın şu dünyada hayatında iken cehenneme girmeme derdinden daha büyük bir derdi olmaması gerekir. Cennete girme vazifesinden daha büyük bir vazifesi de olmaması gerekir. Bir insan şu dünyada iken illa gönlünü birisine verecekse, madem illa birini sevecekse o sevdiği şey Saadat-ı Nakşibendî (k.s) olmalıdır. Zira Resulü Ekrem’i (s.a.v) en iyi yansıtan Allah’ın dostlarıdır. Rabbül Alemin’i en net şekilde aksettiren Allahın dostları, Saadat-ı Nakşibendî’dir. Bir insan illa da bir şeyin arkasından gidecekse, bir şeyi taklit edip o şekilde büyüyecekse taklit edeceği şey, arkasından gideceği kişi Saadat-ı Nakşibendî (k.s) olmalıdır. Birileriyle oturup hemhal olacak ise oturduğu insanlar Saadat-ı Nakşibendî’nin (k.s) meclisi olmalıdır. Veyahut gönlünde Saadat-ı Nakşibendî’nin (k.s) muhabbetini taşıyan insanlarla hemhal olmalıdır. Aksi olursa eğer insanın dünyası daralır. Bir insan Allah ile olan münasebetini kopartırsa muazzam, geniş bir sarayın içinde de olsa dünya onun üzerinde daralır, nefesi çıkmaz, sıkıntı içine girer. İnsanın Rabbül Âlemin ile münasebeti kavi ise, güçlü ise küçük bir yer onun gözünde cennet bahçesine dönüşür. Büyüklerin yolundan giderse insan, hem bu dünya hem ahirette muzaffer olur. Başarıyı elde etmiş olur. Onların yoluna muhalif hareket eden, Allah’ın velilerinin gösterdiği yolun dışında gidenler zarara uğrarlar hem bu dünyada hem ahirette.
İdris Aleyhisselam Rabbül Alemin’den üç şey ister. Birincisi, ölümün nasıl olduğunu görmek yani ölmek; ikincisi, cehennemi görmek; üçüncüsü, cenneti görmek. Görmek istemesindeki sebep ibadet ü taate karşı daha fazla iştiyak duymak, Rabbül Âlemine karşı daha çok muhabbet olması adına bu üç istekte bulunuyor. Rabbül Âlemin Azrail Aleyhisselamı gönderir ve Azrail Aleyhisselam “Ben Rabbül Âleminden arzu ettiğin üç şeyi yapma adına vazifelendirildim.”der. İdris Aleyhisselam’ın evvela ruhunu alır. Sonra iade eder. Ruhu alınıp iade edilince İdris Aleyhisselam Hz. Azrail’e “Ey Allahın melaikesi! Canım ne kadar acıdı. Vallahi, bu acıdan daha büyük bir acı yoktur.”der. Hz. Azrail kendisine “Seninki en hafif acıydı.”diye cevap verir. Rivayet odur ki bahsettiği acı, insanın derisinin daha sağ iken bedeninden sıyrılmasının verdiği acıdır. Ama Resulü Ekrem’in (s.a.v) ümmetine müjdeli haberleri vardır. Onun ümmetinden salih kimselerin ruhu alınırken çok hafif alınacak. İdris Aleyhisselam’ın ikinci dileği için Azrail Aleyhisselam onu alıp cehennemin kapısına götürür. Cehennemin kapısından küçük bir delik açılır. Cehennemin alevleri, cehennemin gürültüsü o kadar şiddetlidir ki o küçücük delikten o tarafa ses gelince İdris Aleyhisselam baygınlık gibi bir hâl geçirir. Onu görmeye dahi takati yetmez. Üçüncü isteği olan cenneti ona gösterir. Cennet öyle bir âlem ki İdris Aleyhisselam Rabbül Alemin’e “Ben dünyaya gitmem.”der. Azrail Aleyhisselam “Bu şekilde olmaz. Rabbül Âlemin vaat etmiş; kıyamet, berzah, hesaplar görülmeden insanlık cennete giremez, deniliyor. Hulase-i kelam İdris Aleyhisselam cennette kalır.
Resulü Ekrem (s.a.v) kudsi bir hadisi şerifte Allahü Teâlâ’nın şöyle buyurduğunu bize bildirir: “Ben, hayatlarını benim arzu ettiğim şekilde sürdüren salih kullarıma öyle nimetler hazırladım ki o nimetleri şu dünyadaki gözler görmez, kulaklar işitmez. İnsanların aklına hayaline gelemeyecek nimetleri ben o kullarım için hazırladım.”
Yine Resulü Ekrem (s.a.v) şöyle anlatır: “Rabbül Âlemin, berzah âleminde üç çeşit insanı çağırır. Bir tanesi huzuruna getirilir. Rabbül Âlemin o kula sorar: “Ey abdim! Dünya hayatındayken ahiretini kazanman için sana şu, şu, şu nimetleri vermiştim. Sen onları ne yaptın, nerede harcadın?” O kul cevap verir: “Ya Rabbi, vermiş olduğun nimetleri bütünüyle senin yolunda harcadım. İslam ile küfür arasında bir muharebe oldu. Ben canımı, malımı tümüyle senin yolunda harcadım ve sonunda öldürülmekle şehit oldum.” Rabbül Âlemin: “Hayır! Sen kalbini, niyetini bana bağlamamıştın. Senin niyetin hakkında ‘ne pehlivandır, ne şecaatli insandır’ denmesiydi. Kalbini buna bağladığın için yaptığın o hizmetin mükâfatını dünyada aldın. Senin dileğini yerine getirdim. Sen şehit olduktan sonra insanlar senin hakkında ‘ne pehlivan, ne yiğit insandır’ dediler.” Biri daha çağrılır huzura. Rabbül Âlemin: “Ey abdim; peki sen hiç kimseye vermediğim mal ve mülkle dünyada iken ne yaptın? Verdiğim bu şeyleri ahiretini kazanman için sana bahşetmiştim.” O kul da cevap verir: “Ya Rabbi! Vermiş olduğun malı, mülkü bütünüyle senin yolunda harcadım.” Rabbül Âlemin: “Hayır! Senin sözün de hakikatlı değil. Vermesine verdin fakat verirken ‘bana ne kadar cömert insandır’ desinler diye verdin. Dileğini yerine getirdim. Senin için ‘ne kadar cömerttir’ dediler. Burada alacağın bir şey yok.” Üçüncü kul çağrılır. Rabbül Âlemin kendisine: “Ey abdim; sana akıl, zekâ, hafıza, azim, cehd gibi nimetleri bahşettim. Sen bunlarla ne yaptın?” O kul da cevap verir: “Ya Rabbi! Ben ilim tahsili yaptım. O tahsil neticesinde kazandığım bu ilmi insanlara arz ettim ve insanlar istifade eylediler. Bana verdiğin bütün nimetleri senin yolunda harcadım.” Rabbül Âlemin: “Hakikat öyle değil. İnsanlar seni övsün, senin yaptığını methetsin diye bunu yaptın ve dileğini dünyada iken yerine getirdim. Seni methettiler. Ahirette alabileceğin bir şey kalmadı.”
Amel yapmak lazım ama amelden çok daha önemlisi kişinin niyetidir. Niyetin çok halis olması gerekir. Halis bir niyet, muhib bir kalpte vardır. Bir insan muhib olduğu zaman, niyetinin tümünü maşuğa bağladığı için ihlâslı olur. O insanın derdi, sadece ‘O’ olur. Dert ‘O’ olunca ihlâs hâsıl olur. İhlâs hâsıl olunca küçücük bir amel Rabbül Âlemin katında dağlar mesabesine çıkar. Bir iğne ucu kadar amel dağlar mesabesine çıkar. Rabbül Âlemin şu ziyaretlerinizin hatırına binaen kalplerinize muhabbet versin. Muhib olursanız eğer muhib, her zaman mahbubun yolunda olur. Muhib bir insanın yemesinde, içmesinde, düşüncesinde ‘O’ olduğu için elbette ki yemesi ve içmesi bir ibadet hükmünü alır. Ehli tasavvuf bir insan, Saadat-ı Nakşibendî’yi (k.s) onlar Resulü Ekrem’i (s.a.v) aklına getirdiği için sever. Hakikatte sevgisi, Resulü Ekrem’edir (s.a.v). Resulü Ekrem’e (s.a.v) olan sevgi ise hakikatte Rabbül Alemin’edir. Bir insan da tüm haliyle, kalbiyle adeta Allah’ı zikrediyorsa, Allah’ı hatırlıyorsa, düşüncesinde hep Allah olursa onun her anı, her saniyesi ibadet hükmüne geçer. Zaten ibadetlerimizdeki gaye, kalbin sürekli Allah’ı hatırlamasıdır. Allah sizlere muvaffakiyet versin, din dünyanıza yardımcı olsun. Hizmetlerinize ehemmiyet verin. Salih amel işleyin. Salih amel işlerseniz Rabbül Âlemin kalplerinize muhabbet verir. Cennete girmenizin yolu imandır, imana açılan anahtar ise muhabbettir. Onun için Resulü Ekrem (s.a.v) sahabesi üzerinden bizlere mesaj verir. Hz. Ömer’e (r.a) sorar: “Benim sevgim sende ne kadardır?” Hz. Ömer cevap verir: “Ya Resullallah! Sevgin çok ağır basar. Nefsim hariç her şeyin üstündedir senin sevgin.” “Hayır.”der Resulü Ekrem (s.a.v), “Nefsinin de üstünde olmalı.” Bir müddet kalplerini yoklarlar. Nefsi aradan atarlar ve Resulü Ekrem’in (s.a.v) sevgisi kalplerinin tümünü kuşatır.
Ve der ki. “Ya Resulallah! Senin sevgin aile, çoluk çocuk, mal mülk hepsinin üstündedir artık. Kalp sana tahliye ve tasfiye edildi.” Rabbül Âlemin bize o muhabbeti versin inşallah.
Ve sallallahu ala seyyidina nebiyyil ümmi ve ala alihi ve sahbihi ve selem.
- tarihinde oluşturuldu.