ED-DÜNYA CİFETÜN
“Bismillahirrahmanirrahim. Vel'asr. İnnel'insâne lefî husr. İllellezîne âmenû ve amilûssâlihâti vetevâ savbilhakkı vetevâ savbissabr.”
Asra yemin olsun ki bütün insanlar hüsran içerisindedir. Gün be gün zaman onların aleyhine işliyor, zararına işliyor. Şu taife, şu insanlar müstesna: “İllellezîne âmenû” iman etmiş , “amilûssâlihât” arkasından salih amel ile imanını pekiştirmiş insanlar bundan müstesnadır. Zaman onların aleyhine işlemiyor. Yani demek ki insan zamanında iman edecek ama imanın arkasından salih amel işleyecek. Bu yüzden hizmetinize ehemniyet verin. Bir müslüman olarak vazifeniz budur. Ebediyen burada durmayacaksınız. Burada dursaydınız denilirdi ki o zaman keyfinize, zevkinize bakın. Ama siz burada bir misafirsiniz. Şöyle bir pazara uğramışsınız, sonra evinize gideceksiniz. Şu pazarda bir ticaret yapıyorsunuz, muvakkaten burada duracaksınız. Ahiret hayatına nispeten bir iki dakika burada kalıyorsunuz. Sonra ticaretinizi yapacaksınız ve öbür tarafa gideceksiniz. Onun için salih amel biriktirmeye gayret edin ve biriktirin. Gönül haneniz boş bir şekilde Allah’ın huzuruna gitmeyin.
Allah’ın adaleti mizanın ağırlığına göredir. O terazinin iki tarafına göre Allah hüküm veriyor. Adalet böyledir. Kalbiniz boş bir şekilde onun huzuruna giderseniz, bir şey biriktirmemişseniz, mizana bırakılacak bir şey yoksa cennet tarafı ağır basmaz ise vay halimize o zaman. Onun için Allah “Yevme lâ yenfau mâlun ve lâ benûn İllâ men etâllâhe bi kalbin selîm.” buyurur. (Şuarâ,88-89) O gün, yani kıyamet günü öyle bir gündür ki dünyada sahip olduğunuz mal, evlat, zürriyet aşiret veyahut bir toplumun reisliği, bunların hiç birinin o gün size bir artısı olmaz. Dünyada artısı olduğu gibi, dünyada menfaati olduğu gibi ahirette hiçbir menfaati sağlamaz. Ayetin devamında “İllâ” yani bu müstesna. Bu insanlara menfaat verecek nedir? “men etâllâhe bi kalbin selîm” Allah’ın huzuruna selim bir kalp ile gelenler müstesna. Onlar menfaat görecek.
İnsan doğduğunda şöyle tertemiz, bembeyaz bir örtü gibidir esasen. Zamanla örtü kirleniyor çünkü insan dünyaya uğradığında gönlünü dünyaya verir. Resulü Ekrem (s.a.v) buyurur: “Ed-dünya cifetün” dünya bir leştir; insanların hırslarının, nefretlerinin yığın yığın olup toplandığı bir leş çöplüğü gibi bir yerdir. Dünyanın etrafında dolaşanlar ise birer -necis olan mahlûk- köpek tabirini kullanıyor. Gönlü onlara meyletmiş, o çöpün etrafında dolaşanlar –hâşâ- o köpekler gibidir, diyor. Dünya böylesi çöplük gibi bir yer. İnsan şu dünyaya uğradığı zaman ister istemez o bembeyaz örtü kirleniyor. İnsanın tabiatı aslında tertemiz, berrak bir su; Allah’ı aksettiren, güneşi yansıtan berrak bir nehir gibi veyahut güneşi yansıtan bir ayna gibidir. Ama kirleniyor. Kirlendiği zaman o örtüyü tövbe ve istiğfar etmekle temizlemek icap ediyor. Tövbe ve istiğfar ile temizleyelim ki kirlenmiş olan o su berraklaşsın ve güneşi bir daha yansıtsın, aksettirsin. Ayna zamanla paslanır. Biz o kalbi evrad ile ezkar ile istiğfar ile temizlemek zorundayız. Temizleyeceğiz ki bizdeki kötü ahlak gitsin yerine Resulü Ekrem’in (s.a.v) ahlakı yerleşsin. İnsan ancak bu şekilde Rabbül Âlemini yansıtan berrak bir su olur. Berrak bir su gökteki güneşi nasıl da yansıtır. Suyun tümü o güneşi yansıtır, damlası yansıtır. Damlaya dahi baktığımız zaman o güneşi seyredebiliyor isek insan da Resulü Ekrem’in (s.a.v) ahlakını, zatını, sıfatlarını yansıtan bir ayna gibidir. Tövbe edeceğiz, istiğfar edeceğiz ve örtüyü temiz tutacağız. Temiz tutacağız ki Allah’ın huzuruna çıkabilelim. Malumdur namaz bile kirli bir libas ile kirli bir beden ile kabul olunmaz. Namaz ki Rabbül Âleminin huzuruna çıkmaktır. O zaman tövbe ve istiğfar lazımdır.
Günah işleyerek kirlettiğimiz beden örtüsü, ruh örtüsü kirli kalırsa, onları bu dünyada temizlemez isek ve bu şekilde kabre girersek örtü, kabirde temizlenmeye başlar. Kabirdeki yıkanma hali başkadır. Kabir o bedeni iyice sıkar, eziyetli bir haldir. Ta ki o örtüye işlenmiş olan kirler yavaş yavaş sökülene kadar. Orada da temizlenmez ise Allahu Teâlâ kirli olan o bedeni, ruhu; cehennemin suyuna bırakıp onunla temizletir ve temizledikten sonra cennete kabul eder. İmanı var ise tabi, eğer imanı yoksa her zaman orada yani cehennemdedir. İnsan şu dünyada elbisesi ve bedeni kirlendiği zaman nasıl rahatsız oluyorsa, gece uykusu gidiyor ve ben bu kirlilikle yatamıyorum diyorsa, haftada iki üç kere bedenini ve elbisesini temizliyorsa ruha ve kalbe karşı olan hassasiyet de aynen böyle olmalıdır. Hemen kalkıp Allah’ın gökten indirdiği o rahmet suyunun altına kendini bırakmalıdır.
Dünyada olan şeyler ahiretin birer referansı gibidir esasen. Dünyada biz nasıl ki ticaretimize karşı ehemmiyet gösteriyor isek ahiret ticaretimize de daha fazla bir ehemmiyet göstereceğiz. Örneğin dünyevi bir ticarette nasıl ki başarmanın sırrı üç şeydir diyorlar: azim etmek, inanmak ve aşktır yani işi sevmek. Esas olan inanıp sevmektir, sevgi olduğu zaman azim oluyor, ulaşmak gayreti oluyor. Hiçbir engel tanımaz bir hâl alıyor insan. Leyla ile Mecnun arasında ne dağlar ne dünya hiçbirisi bir engel oluşturmuyor çünkü orada nihayetsiz bir kuvvet var, engel tanımaz bir kuvvet. İşte bu inanma ve sevme halini Rabbül Âlemin dünya başarısının çok ötesinde ahiret başarısı için bizlere bahşetmiştir. Bu vasıtaları bahşetmiş ki bu iki kanat ile insan Rabbül Âlemine uçuversin. Allah’ın kuluna hediyesidir bunlar. Sevgi, aşk insanı Allah’a kavuşturma adına insana bahşedilmiş, hediye edilmiş bir çift kanat hükmündedir. Onunla dünyevi maksatlara uçmamak lazımdır. Esas olan ahiret derecelerine ulaşmak olmalıdır. Bunun için de kanat çırpmak lazımdır. Bunu yapan insan hem ahiretini kazanır hem de dünyasını kazanmış olur.
Hamidul Leffaf (k.s) şöyle ifade ediyor: “Biz daha önce zannediyorduk ki zenginlik dünya malını çok kazanmaktan geçer. Hâlbuki zenginlik dünyada aranılan şey değilmiş, o uhrevi olan bir şeymiş. Kanatlarını çırpıp kanaate ulaşan insan, kanaati kazanan insan zenginmiş. Rahat ve istirahatın dünya servetini kazanmakta olduğunu zannediyorduk. Sonunda da serveti bulunca gördük ki rahat ve istirahat, dünya servetinde değildir esasen. Rahat ve istirahat uhrevi bir servette yatıyor. Bunlar şeytan ve nefsin aldatmacasıdır. Etrafınızdaki insanların dünyevi servete sahip oldukları halde yüzlerindeki hüzün ve kederi görmez misiniz?”
Seyda-i Taği de (k.s) benzer olarak şöyle ifade ediyor: “Ben hayret ediyorum, şaşkınlıkla bakıyorum ki insanlar ehli tasavvuf ve ehli tasavvuf olmayan insanları gözleriyle gördükleri halde şu tasavvuf dairesine niçin iştirak etmezler. Niçin bu kudsi dairenin içine girip şu servetlere nail olmak istemezler? Gözleriyle şunu görüyorlar ki tasavvufun içinde olmayan, dünya ehli olan insanların sahip oldukları dünyevi servetler yüzlerine bir güzellik getirmiyor bilakis hüzün ve keder veriyor. Görüyorsunuz ki hepsi mutsuz. Mutluluk ruhlarından ve kalplerinden tümüyle uzaklaşmış ve bu hâl yüzlerine vuruyor. Buna mukabil bizim kudsi dairemiz içinde hareket eden, hakiki manada ehli tasavvuf, ehli teslim, ehli muhip bir insanların dünya adına bir şeyleri olmadığı halde ruhlarından yüzlerine güzellik, neşe aksediyor, yansıyor. Dünyada onlara verilen budur, ahiret yönüyle bakarsanız ehli tasavvufun mükâfatı cennettir. Tasavvuf dairesinin dışında hareket eden bir ehli dünyanınsa dünyada iken ruhlarından, kalplerinden huzur uzaklaşır. Dünyada iken yüzlerine vuran huzursuzluğun, hüzün ve kederin yanı sıra kendilerine verilen nimetleri yerli yerinde kullanmadıkları için ahirette de onlar için hazırlanmış bir ceza vardır.
Verilen göz, amacın dışında kullanıldığı için, yaratılış maksadının dışında kullanıldığı için bir hesabı vardır. Örneğin dilin amacı dünyayı haykırmak değildir, amacı sineye inen ilhamları, ahireti insanlara haykırmaktır esasen. Fakat dil amacının dışında kullanılınca hesabı vardır. Kulağın hesabı vardır, bedenin hesabı vardır. Onun için Resulü Ekrem (s.a.v) buyurur ki: “Kul ahirette sual edilen şeylerin hesabını vermediği müddetçe hesabı kapanmaz, sorgusu bitmez. Ömrünü nerede harcadın, malını nereden kazandın, nereye harcadın, bedenini nerede yıprattın.” Allah şöyle diyecek: “Ey abdim; dünyada iken sana ömür bahşetmiştim. Saniyeler, dakikalar, saatler, günler, aylar, yıllar… Sen şu ömrü nerede tükettin, nerede harcadın? Kazandığın mal ki onu sen kazanmadın, ben onu sana bahşettim. Aklını, zekânı ben sana bahşettim. Sen nerede kazanıp, nerede harcadın? Sana verilen şey; ahireti kazanman için, cennete ulaşman için bir köprüydü esasen. Sen bu nimeti nerede harcadın? Bilginle amel ettin mi? Sana bilgiyi, öğrenmeyi bahşettim. Sana hastalıklı olmayan, kuvvetli bir beden bahşettim. Sen bu bedeni nerede eskittin?” İnsan bunların cevabını vermezse hesap kapanmıyor. Onun içindir ki Rabbül Âleminin huzuruna çıkar iken boş bir kalp ile gitmemek lazım. Birikmişi olmayan, hizmeti olmayan, salih amel işlemeyen insan, hakiki manada müflis deniyor ona.
Seyda-i Taği (k.s) buyurur ki her yolun, her tarikin Allah’a yükselme vasıtası, vesilesi ayrıdır fakat Nakşîlikte Allah’a yükselmenin yolu, vasıtası, vesilesi muhabbettir, aşktır. Aşk ile Allah’a yükseliyoruz. Rabbül Âlemin muhabbetlerinizi artırsın, teslimiyetinizi artırsın, bu kanat ile Allah’a yükselin. Hizmetinize de ehemmiyet edin. Bu hizmet vasıtasıyla Rabbül Âlemin sizleri muhafaza eylesin. İnsan bir kuyu gibidir. Hizmet ettikçe, başkalarına bir şey verdikçe Allah o kuyunun suyunu hiçbir zaman kurutmaz. İnsanın muhabbeti bir damla ise kovasını salan insanlara o kuyudan bir şey vermeye gayret ederse Allah gün be gün o damlayı deryaya çevirir. Hizmetine mukabil, vermesine mukabil Allah on katını ona verir. Cimrilik, tembellik, atalet gösterirse; köşesine çekilir ve ‘Ben insanların derdiyle uğraşamam.’ derse Allah o kuyunun suyunu kurutur. Onun için çoğalmanın yolu çokça vermektir. Eksilmek vermemekten kaynaklanır. Allah muvaffakiyet versin, din dünyanıza yardımcı olsun.
- tarihinde oluşturuldu.