Muhabbet
Bismillahirrahmanirrahim. Esselatü vesselamü ala seyyidina muhammedin nebiyyil ümmi ve ala alihi ve sahbihi ve sellim.
Rabbil Âlemin muhabbetlerinizi ziyadeleştirsin. Sizlere halis bir muhabbet nasip etsin. Halis bir muhabbet; karşılıksız, hiçbir menfaat olmadan sevmektir. Bir annenin çocuğuna olan şefkati gibi. Bir anne çocuğuna yönelen bir tehlike karşısında icap ederse başını tehlikenin önüne bırakır, çocuğundan hiçbir menfaat ve beklentisi de yoktur. İşte öyle halis bir muhabbet Allah bizlere nasip etsin. Böylesi muhabbet çok önemlidir.
Rabbil Âleminin mahlûkat içerisinde en sevdiği zât Resulü Ekrem’dir (s.a.v). Rabbil Âlemin öyle ifade ediyor ki “Siz şayet muhabbet yolunu tercih ederseniz, muhabbet yolu ki abdin bana ulaşacağı en kısa, selametli, mükâfatı bol olan bir yoldur. Bu muhabbet yolu nereden geçer? Mahlûkat arasında benim en sevdiğim olan Resulü Ekrem’e (s.a.v) ittiba etmekten geçer. Resulü Ekrem ki (s.a.v) siz onun için varsınız. Şayet o olmasa idi siz ‘hiç’ olmuş olacaktınız. Kâinat ki onun için vardır. Cennet ki onun için vardır. Bunlardan en önemlisi siz şu an varsanız onun için varsınız.” İttiba nasıl olur? İttiba elbette ki Resulü Ekrem’e (s.a.v) aşırı bir muhabbet duymakla, aşk derecesinde olur. İnsan âşık olunca iradesinin dışında maşukun tabiatına, karakterine bürünür. Hatta hâli, tabiatı, içyapısı yavaş yavaş maşuk kim ise maşukun haline bürünür. Rabbil Âleminin en sevdiği zât olan Resulü Ekrem’in (s.a.v) haline bürünen insan, elbette ki Allah nezdinde o da mahbup olur. Resulü Ekrem (s.a.v) nezdinde mahbup olur.
Resulü Ekrem (s.a.v), Sahabe-i Kiramın bulunduğu mecliste şu ifadeyi kullanıyor: “Keşke o kavuşma günü gelse de ben kardeşlerime kavuşsam.” Sahabe-i Kiram bu sözün, bu iltifatın evvela kendilerine söylendiğini zannediyorlar. Bunun üzerine Sahabe-i Kiramdan biri “Ya Rasulallah, zaten sizin huzurunuzdayız. Siz ‘o gün gelsin’ derken neyi kastediyorsunuz?” Resulü Ekrem (s.a.v): “Benim kastettiğim sizler değilsiniz. Sizler benim ashabımsınız, dostlarımsınız. Kardeşim dediğim kişiler, ileride aramıza zaman ve mekân girdiği halde beni göremedikleri için gönüllerindeki bana olan aşk o kadar yoğun olacak ki o aşkın neticesinde şunu diyecekler: “Ya Rabbi, keşke biz Resulü Ekrem’i (s.a.v) bir kereliğine mahsus şu dünya hayatında görseydik de buna karşılık Allah bizim malımızı, canımızı alsa idi.” Yani aşkları o kadar yoğun olacak ve her şeyin üstüne çıkacak ki bunu diyecekler. İşte beni bir kereliğine mahsus görmeye canlarını ve mallarını feda eden o kardeşlerime bir an evvel kavuşsaydım, buyuruyor. Resulü Ekrem’e (s.a.v), onun aşk ve muhabbetine götüren yol, on dört asırdan beri takip edilen yol, bütün İslam âlimlerinin takip ettiği yol, onların baktıkları pencere tasavvuftaki Saadat-ı Nakşibendî silsilesinin içindeki zatlar olmuştur. Onun için Abdurrahman-i Taği (k.s) Gavsı Hizan’ın yüzüne bakarken o yüzde belki birçok insanın göremediği bir şeyi gördüğü için “O bir nazara can kurban olsun, o bir nazara cennetin içinde var olan bütün nimetler kurban olsun.”der. Çünkü o bir nazarın içinde gördüğü güzellikler Resulü Ekrem’i (s.a.v) dolayısıyla Rabbil Âlemini aksettirdiği için o bir saniyenin insana verdiği lezzet, feyz, bereket o kadar çok ki onun için o tek bir nazara her şeyi feda ediyor.
Sahabe-i Kiram, Resulü Ekrem’i bir kereliğine mahsus gördüklerinde onlarda öyle bir cezb hali meydana geliyordu, Resulü Ekrem’e karşı öyle bir tutulma yaşıyorlardı ki o hal onları bulundukları makamdan alıp peygamberliğin hemen altındaki makama yani “sahabelik” makamına yükseliyorlardı. Çünkü bir nazarla ruha işlenen feyz ü bereket o kadar büyüktü ki birdenbire kalp ona karşı meftun, maşuk oluyordu. Tasavvufta da biz bunu görüyoruz. Tasavvuf yoluna girenler, tasavvuftaki aşk yolunu seçenler gördüğümüz ve büyüklerin hayatında okuduğumuz kadarıyla o yolu muhakkak kat etmiştir. Zirveye ulaşmıştır o insan. Ve bugüne kadar aşk yolunu tercih eden bir insanın hiçbir şeye takılmadığını gördük. O insan nefsine takılmamış, kibrine takılmamış, yanındaki insanların kusurlarına takılmamış. Takılmadığı için daha hayatta iken zirveye ulaşmış ve başarıyı elde etmiştir. Aşk yolunu, muhabbet yolunu seçmeyen; örneğin ibadeti seçen, ilim yolunu seçenlerin bir yerde kibirlerine, enaniyetlerine yenik düştükleri görülmüş. O yolda bir iki insanın kusuruna takılıp ilerlemedikleri görülmüş. Ve o yoldan geri döndükleri görülmüş. Bunun içindir ki Allah Teâlâ tasavvufa giren insanların kalplerine aşkın, muhabbetin tohumunu atıyor. Onun için Şahı Nakşibendî (k.s) der ki başka yerde insana en sonda verilen şey, bizim yolumuza girenlere, tarikatı aliyeye adım atana başlangıçta verilir. Nedir o? Muhabbeti ilahinin tohumu… Bu tohum insanın kalbinde evvela Saadat-ı Nakşibendiye karşı bir çiçek olur, o çiçeğin içinde Resulü Ekrem (s.a.v), onun bir ötesi Allah aşkını doğuruyor. Rabbil Âlemin şu zamanda kalplerimize bunu vermişse bundan daha büyük bir nimet yoktur. Aşkın seviyesi de insanın yapısına göre değişir elbette ki. Tabiatına, gönül kabına göre değişir. Bazılarının gönül kabı dar, bazılarınınki geniş. Dolayısıyla herkes kendi kabına göre o deryanın altında o sudan içmeye başlıyor. Bir yerden sonra o aşkın suyunu içenlerin hepsinin hali, tabiatı içilen suyun tesiri ile beraber maşukun haline büründükleri görülmüştür. Allah bizlere nasip etsin.
Aşkın, muhabbetin insana nasip olabilmesi için o insanın gayreti çok olması lazım, hizmeti çok olması lazım. Bir insan bulunduğu yerde hareket etmezse, çalışmazsa, o insan Resulü Ekrem’in (s.a.v) huzurunda da olsa içinde bir arzu, bir istek olmazsa ihtimaldir ki istifade edemez. Yani insanın içinde biraz gayret olması lazım, hizmet aşkı olması lazım. Hizmet ne anlama gelir? “Ya Rabbi, ileride vereceğin şeylere ben talibim. Talip olmamın emaresi, alameti, işareti yerimde durmamamdır, hareketimdir. Çünkü bir insan bir dağın tepesinde bütün dünyasını kurtaracak büyük bir hazinenin var olduğunu bilse zirveye ulaşmak için elinden gelen bütün gayreti gösterir. Bu büyük bir hazine ise ve ona nail olacaksa ama bir insan dağın zirvesinde kendisine verilecek bir hazine olduğunu bilip bunu kulak ardı eder ise ona nail olamaz.
Tasavvuf, Resulü Ekrem’in (s.a.v) kalbine, ruhuna giden, manen Resulü Ekrem’in (s.a.v) rahle-i tedrisatına giden bir yol, bir koridordur. Bizim bu koridorda ilerlememiz lazım. Ne ile? İbadet ile, taat ile, salih amel işlemek ile… Resulü Ekrem’in (s.a.v) koridoruna giren bir insan-inşallah-mahfuzdur. Hiçbir dönemde insanlık tek başına ve aklına itimat ederek, mantığına itimat ederek, bilgisine itimat ederek kurtulamamıştır. Her asırda Rabbil Âlemin o yolda kendilerine rehberlik edecek, yol gösteren peygamber, meşayıh, ulema, mürşid göndermiştir. Hatta kitap bile gönderirken kitabı tefsir edecek bir müfessir, izah edecek bir muzȋ[2]. İnsan Rabbil Âlemine mirat olmakla beraber insanın fıtratında şeytanı da aksettirecek bir miratlık da mevcuttur. İnsan eğer ki Peygamber Efendimizin (s.a.v) izinden gitmez ise, Saadat-ı Nakşibendî’nin (k.s) yolları dışında apayrı bir yolu tercih eder ise o yolda şeytana mirat olma ihtimali yüksektir. Yani şeytanı aksettiren bir ayna, pencere… Şeytanın dürtüsüyle kalkan, konuşan, yiyen, içen. Nasıl ki bir mümin, salih bir mümin; Saadat-ı Nakşibendi’nin (k.s), Resulü Ekrem’in (s.a.v), Rabbil Âleminin ilhâmâtı
[2] Ayna
[3] İlhamlar
- tarihinde oluşturuldu.