GÜNAHTAN TÖVBE ETMEK
Bismillahirrahmanirrahim. Esselatü vesselamü ala seyyidina muhammedin nebiyyil ümmi ve ala alihi ve sahbihi ve selem.
Resulü Ekrem (s.a.v) buyurur ki günah çirkindir ama günah işleyenlerin içinde Allah nezdinde en hoş olan insan tövbe eden insandır. Bakın, tövbe ederek insan Rabbil Alemin’in muhabbetini kazanıyor.
Düşünün ki bir insan hayatı boyunca hiç yıkanmamış, kirlilik içerisinde öyle boğuşmuş ki kirlilik tabiatının bir parçası haline gelmiş. Dolayısıyla temizliğin ne anlama geldiğini bilmiyor. Bu insan gerçek manada tövbe-istiğfar sözü ile kendini yıkadığı zaman ruhu ne kadar hafifler. Hakikaten insan tasavvuf tövbesini yapıp samimi bir niyet ile, ihlas ile akşam adabı yerine getirip de sabah uyandığında der ki “Ya Rabbi, ben bugüne kadar vaktimi ne kadar zayi etmişim. Böyle müferrah, güzel bir ruh ve hayat varken ben niçin o kirliliğin içine dalmışım.” Ama nefsi emmare onun peşini bırakmaz. Yine hile ile bin bir çeşit entrika ile onu yine harama sürükler. İnsan mümkün mertebe günaha girmeyecek ama girdiğinde de yıkanmayı bilecek ve muhakkak tövbe edecek.
Resulü Ekrem (s.a.v) buyurur ki bugün siz dünya hayatında iseniz bu demektir ki Rabbil Âlemin size bir şans veriyor. Çünkü dünya biriktirme yeridir. Neyi biriktirme yeri? Dünyevi şeyleri biriktirme yeri değil. Ahiret hayatı için lazım olanı biriktirme yeridir. Hayattaysanız, yaşıyorsanız demek ki Allah sizin için böyle bir şey murat ediyor. Biriktirmeniz için size fırsat veriyor. O biriktirdikleriniz ahirette mizanda tartılacak. Eğer salih amel ağır basarsa ehli cennetsiniz ama kötülük ağır basarsa adalet gereği cezasını çekmek vardır.
Biriktirmelerin en makbulü ise Allah dostlarının yaptığı şeydir. Nedir o? İrşad yani Resulü Ekrem’in (s.a.v) yaptığı vazifeyi ifa etmek. İnsanlar uçurumun başında iken ellerinden tutmak ve “Aman kardeşim, tövbesizlik bir uçurumdur, intihardır. Haram işlemek intihardır. Kardeşim bundan vazgeç.”demek. Onun elinden tutup, onu tövbeye, namaza, ibadet ü taate sevk etmek suretiyle bir insanı kurtarmak. Bir insan kurtulunca buna vesile olanın Allah nezdindeki kıymeti hat safhadadır. İnsan dünyada iken ihtiyarlığı için hazırlık yapmalıdır. Size verilen fırsat bittiği andan itibaren geriye dönüş yoktur. Haramlar içinde, ahiretten bihaber, gaflet uykusuna dalmış bir insan birdenbire gözünü cehennem çukurunda açtığında artık hiçbir şey fayda vermez. Var mı öyle insan? Böyle nice insan olmuştur ki bir saat evvel onun yanındaydınız. İleriye yönelik planlarını anlatıyordu size. Allah muhafaza etsin ama böyle nice insan var ki gözlerini açarken her tarafının yandığını hissederek bir bakıyor ki cehennem çukurunun içinde.
Bir de nice insan vardır ki başında musibet var, sıkıntı var ama o tahammül etmiş. Allah’a olan ibadet ü taatinde sabır göstermiş. İnsanlarla uğraşırken, insanları Allah’a davet ederken onların cefasına ve eziyetine katlanmış. Bu insan da birdenbire bakıyor ki ruhunda muazzam bir ferahlık var ve gözünü açıyor ki bir cennet bahçesindedir. İnşallah, arkadaşlar da böyle yaparlarsa Allah akıbetlerini böyle eylesin. Çünkü Seyda Taği’nin (k.s) dergâhına giren, onların bir nazarlarına mazhar olan, onlardan bir kereye mahsus tövbe alan bir insan akşam tövbe adabını yerine getirdiğinde gözünü cehennem çukurunda açmaz,-inşallah-son nefesinde imanlı gider. İmanlı gidenler gözünü cennet bahçesinde açarlar. Bu insanlara: “Haydi, gözünüz aydın! Sıkıntı, darlık, meşakkatli günler geride kaldı. Bundan sonra sizin için keder yok. Emniyet, selamet var.” denir.
Resulü Ekrem (s.a.v) buyurmuştur ki Allah Teâlâ (c.c) imanlı gidenlere cennette adeta bir tören hazırlar. Cennet ehline karşı bir iştiyak, bir aşk zaten var. Onlara öyle muazzam nimetler sunulur. Fakat cennet ehlinin gözü Allah’ı arar. Rabbül Âlemin kendisini onlara gösterince cennet ehlinin hepsi secdeye kapanır. Rabbül Âlemin onlara hitaben: “Başınızı secdeden kaldırın, ibadet-ü taat yeri dünya idi. Siz vazifenizi ifa ettiniz. Burası sonsuz lezzet yeridir.”
Demek ki dünya meşakkat yeri olabilir, zahmet yeri olabilir. Dünya, insanın ahiret yurdunda mutlu ve ebedi bir huzura sahip olabilmesi için insana verilmiştir. Tıpkı emeklilik sistemi gibi. İnsan bir ömür çalışır ve sonunda emekli olur. Hayatının son on-on beş yılını rahat geçirir. Dünya da aynen öyledir. İnsanoğlu dünyada iken kalbini ne ile doldurduğuna bir baksın. Ebedi âlemde Allah (c.c) bize soracak: “Ey kulum! Sen benim huzuruma ne ile geldin? Bana ne getirdin?” Biz cevaben: “Ya Rabbi! Ben senin Resul’ünün, veli kullarının muhabbetini biriktirdim. Bir de ihlâsı, vefayı, ibadet-ü taati biriktirdim.” diyebilirsek ne mutlu bizlere.
Sahabe-i Kiram’dan birine Resulü Ekrem (s.a.v) soruyor: “Yarın ölsen, kıyamet kopsa sen ne biriktirdin?” Sahabe-i Kiram gözyaşı içinde cevap veriyor: “Ya Rasulallah! İbadet-ü taat adına biriktirdiğim şey çok azdır. Öbür tarafta bu miktara bakıldığında kurtulur muyum bilmiyorum ama ben senin muhabbetini biriktirdim.” O zaman Resulü Ekrem (s.a.v) ona: “Gözün aydın!” diyor. Bu göz aydınlığı onun vasıtasıyla hepimizedir. Çünkü “Kişi sevdiğiyle beraber haşrolunacaktır.” Kimin kalbinde kime karşı bir muhabbet varsa öbür tarafta onunla beraber haşrolunacaktır. Bu ne kadar müjdeli bir haberdir. Onun için insan öbür tarafa gittiğinde, Rabbül Âleminin huzuruna vardığında ve mizanda muhabbeti tartıldığında sizce muhabbetin ağırlığı ne kadardır? Muhabbetin ağırlığı hiçbir şeye denk değildir. Büyükler şöyle ifade ediyor ki bir zerre, bir habbe tanesi kadar, onun ağırlığı kadar bir ibadet yapmışsanız ve o ibadeti ihlâsla, muhabbetle, iştiyakla yapmışsanız dağlar kadar yapılan ibadetlere denktir.
Hz. Ömer’den (r.a) rivayettir: “Rabbül Âlemin neye binaen seni affetti?” “Ben sokakta yürürken bir çocuğun elinde kuş vardı.” Bakın, burada şefkat, belki muhabbet, belki ihlâs, dolayısıyla kalbe ait bir amel devreye giriyor. “Ben o çocuğun elinden o kuşu aldım, parasını verdim ve bıraktım.” Bu ne anlama geliyor? Küçük bir amelin içine siz muhabbet kattığınız zaman Allah katında ne kadar büyük bir ibadet oluyor. O zaman bize düşen, her şeyin kapısını açan, Rabbül Âleminin kapısını açtıran, sırlı bir anahtar olan muhabbeti dünyada nerede bulabiliriz, bunu araştırmaktır. Bütün kitaplar ondan bahsediyor, öyle bir dünyadan bahsediyor, öyle sırlı anahtardan bahsediyor ki o sırlı anahtarı bulan her şeyin kapısını açıyor. Peki, muhabbet anahtarını biz nerden bulacağız? Onun gömülü olduğu bazı kalpler var. Onu Allah dostlarının kalplerinin içerisinde bulabilirsiniz. O zaman bize düşen o sırlı anahtara ulaşmaya çalışmaktır. O anahtarın açmadığı hiçbir kapı yoktur. Biz o anahtarı kazanırsak –inşallah- o bizim haşr anahtarımız olacaktır. Sizin peygamberle beraber haşr olmanıza vesile olan bir anahtar. Öbür taraftan siz –Allah korusun- nahoş dünyayı kalbinize atmışsanız - ki dünya şeytan ve nefsin mahbubudur- o da o zaman oraya açılan bir kapıdır. Allah hepinize muhabbeti versin.
Arınmak, temizlenmek için tövbe sözlerini söyleyelim. Çünkü temiz olmayan kalplere sırlı anahtar girmez. İstiğfar ve tövbe ile kalplerimizi temizleyelim ki sırlı anahtar da kalbimize girsin.
Şu mescide girdiğiniz zamandan itibaren Seyda’nın (k.s) sözünü unutmayın. Eğer bu dergâhta bir ayet okunuyorsa, edep öyle bir safhada olmalı ki pür dikkat olmalısınız. Sanki Allah’ın huzurundaymış ve Allah size bir şey söylüyor gibi olmalısınız. Allah’a ait bir kelam, Allah’ın kelamı. Allah’ın huzurunda olan bir insanın, Allah’ın konuştuğu bir yerde mefkûresinin dağılması ne kadar çirkin bir şeydir. Resulü Ekrem’in (s.a.v) hadisinin okunduğu bir yerde o sözü söyleyen Allah Resulünün halifidir. O sözleri dillendiren bir gönül, bir ağız bunu ondan naklediyor. Pür dikkat olunmalıdır. Teşbih edelim ki bir başbakanın huzuruna hangi dünya ehli çıkarsa çıksın o huzurda pür dikkattir. Başını sağa sola çevirmez. Bakın dünyevi bir saltanat, dünyevi bir makam huzurunda insanın hali nasıldır? Âlȋ makamda kimler varsa onun astı olanlar hep bir saygı içerisinde ceketlerini iliklerler. Çünkü hata ederlerse kovulma ihtimali vardır. Onun için Saadat-ı Kiram illa edep, demişlerdir ve edebe çok riayet etmişlerdir. İki kısım edep vardır: Biri zahiri edep, diğeri ise manevi edeptir. Zahiri edep düzenli bir şekilde oturmak, el bağlamaktır. Manevi edep ise mefkûremizde yalnız onun yani sevgilinin olmasıdır. Bu manevi adabı her an korumak çok önemlidir. Mesela İmam-ı Azam Ebu Hanife Hazretlerinin talebesi şöyle diyor: “ Ben ona on-on beş yıl hizmet ettim, bir gün bile ayağını uzatıp yattığını görmedim. Bir gün yanına gittim ve “Kimse yok, siz niye ayağınızı uzatmıyorsunuz?” diye sordum. Kulağıma eğildi ve “Allah var, O bizi görüyor.” dedi.”
Ehli tasavvuf ne yapıyordu? Üstadının bulunduğu yere doğru ayak uzatmıyorlardı. Bırakın hayatta iken ki edebi vefatından sonra bile kabrinin bulunduğu yere doğru ayak uzatmıyorlardı. Çünkü kendilerinin varlığını üstatlarına bağlıyor ve diyorlar ki “Eğer üstadım benim elimden tutmasa idi, ben şu an manen ölmüş ama zahiren hareket eden bir insan olacaktım. Ben Allah’ı nereden bilecektim? O’nu nerden tanıyacaktım? İmanı nereden bilecektim? Beni hayata döndüren üstadımdır. Üstadım olmasa yine nefs-ü şeytan beni kandıracak. Üstadım elimi bir an bile bıraksa onlar bana zehirli iğnelerini vuracak ve beni komaya sokacak. Böylelikle hareket eden bir ölü olacağım. Öyleyse elimden tutan, kalbime hayat veren o insanlara, o makama karşı saygısızlık etmemeliyim.”
Üstada karşı saygı bu ise Resulü Ekrem’e, Allah Teâlâ’ya karşı saygı hangi safhada olması lazım bir düşünün. Ama nefs ve şeytan kandırıyor ve diyor ki “Yahu bu üstad da kimdir, Allah dururken?” Önce onu yıkıyor. Onu devirince sıra ondan sonra gelenlere geliyor. Kimdir bunlar? Sahabe-i Kiram efendilerimiz. Nefs ve şeytan bu sefer: “Yahu onlar da sıradan insanlardır.” diyor. Onları da deviriyor. Sonra sıra Allah Resulünün ehli beytine geliyor. “Hanımı şöyle, bu böyle.” diyerek onları da yıkıyor. En son Allah Resulüne de dil uzatacak ama dili kesilecek ondan korkuyor. Kesilmeyeceğinden emin olsa ona da dil uzatacak.
Allah Teâlâ bizi muhafaza etsin, bize muhabbet versin. Hizmetinize ehemmiyet verin. Cefa var, eziyet var, keder var. Ama gün gelir gözünüzü açarsınız cennet bahçesine ve size derler ki “Geçmiş olsun! Sıkıntılı günler geride kaldı, gözünüz aydın olsun.”
Ve sallallahu ala seyyidina nebiyyil ümmi ve alihi ve sahbihi ve sellim.
- tarihinde oluşturuldu.