EDEP VE RABITA
Bismillahirrahmanirrahim. Esselatü vesselamü ala seyyidina muhammedin nebiyyil ümmi ve ala alihi ve sahbihi ve selem.
Muhammed Diyauddin Hazretleri (k.s) buyurur ki bir sohbet meclisinde Allah’ın kelamı söylenildiği zaman kişi edebine öyle dikkat etmesi lazımdır ki sanki kişi Cenabı Allah’ın huzurundadır ve Rabbil Âlemin ona hitap etmektedir. Bu şekilde pür dikkat, pür edep olmalıdır. Mefkûresini dağıtmamalıdır. Rabıtalı bir hâl ile o noktaya yoğunlaşması lazımdır.
Resulü Ekrem’in (s.a.v) hadis-i şerifleri okununca, onun ağzından bizlere ulaşan kelam okununca da yine insanın pür dikkat olması lazımdır. Aynı şekilde sanki Resulü Ekrem’in (s.a.v) huzurundaymış gibi edep içerisinde olmanız lazımdır. Resulü Ekrem (s.a.v) kimdir? O bir nebidir. Kâinat ötesinden Allah’ın mesajı onun kalbine nüzul eder ve o kalpten Allah’ın mesajı sözlere dökülür. O yüzden Resulü Ekrem’in hadis-i şerifi okununca da aynı edep içerisinde olmak gerekir. Saadatı-ı Nakşibendî (k.s) mevzubahis edilince de hakeza sanki yine Resulü Ekrem’in (s.a.v) huzurunda imiş gibi edep takınılmalıdır. Çünkü onlar da kılıf, elbise olarak her ne kadar Resulü Ekrem’den farklı olsalar da içlerinde Resulü Ekrem’in ruhaniyeti vardır. Böyle bir edep içerisinde olmak lazımdır. Çünkü Saadat-ı Nakşibendî (k.s) Resulü Ekrem’in (s.a.v) ruhen meclislerinde bulundukları için Allah Resulüne çalınan boya onlara da intikal ediyor. Onlar Resulü Ekrem’in (s.a.v) boyası ile boyandıkları, hâli ile hâllendikleri için Resulü Ekrem’in huzurunda olan bir insanın adabı ne ise o adabı muhafaza etmek lazımdır. Zira böyle bir adap aslında Resulü Ekrem’e (s.a.v) dir.
Allah Resulüne (s.a.v) gösterilen edep ise Allah’a ait bir edeptir. Ve böyle bir adap, böyle bir rabıta hali, böyle bir aşk ve iştiyak hali ile ağızdan dökülen söz doğrudan sizin ta kalbinizin ortasına nüzul eder, iner. İnmek suretiyle bütün hücrelerinizde hissedebileceğiniz bir aşk, bir muhabbet oluşur; bir hayat bulur hücreleriniz. Ama sohbet meclislerinde mefkûreler dağınık ise, dalından koparılmış yaprak misali dala bağlılığı yok ise bir dünya rüzgârı eser ve insanı bir o tarafa bir bu tarafa sürüklerse böyle bir insanın sohbetten istifadesi çok zordur. Resulü Ekrem’e (s.a.v) rabıtalı değilse bir insan onun huzurunda da olsa bir rüzgâr eser ve farklı bir yere onu sevk eder.
Bir zamanlar Rabbil Âleminin huzurunda olan şeytan melaike-i kiram ile aynı seviyede idi. Şeytan (aleyhillane) âlim ve zahid idi. Şeytan der ki “Yeryüzünde Rabbil Âlemine ibadet etmediğim bir karış yer yok.” Böyle iken içinde nefsi emmaresi vardı ve o melaike-i kiram gibi değildi. Melaike-i kiram seviyesine ulaşması ibadet-ü taati ileydi. Belki bu seviyenin de üstüne çıkacaktı ama nefsi önünü kesti. Nefsi ona öyle bir cinnet hali yaşatıyor ki Allah’ın huzurunda iken Rabbil Âleminin emrine riayet etmiyor. Emre riayet etmek yerine nefsine, enaniyetine ve bunlardan doğan manevi hastalıklara yani kibir ve hasete takılır. Ebediyen Allah’ın lanetine maruz kalır. Şeytanda var olan nefsi emmare, aynen o yapı hepimizde mevcuttur. Onun için ayeti kerimelerde nefse ve nefsin ıslahına çok vurgu vardır. Kalbin temizliğine de çok vurgu vardır. Bunun için Saadat-ı Nakşibendî’nin (k.s) ana prensibi kalptir, nefsi emmarenin terbiyesidir. İnsanın başına gelen bütün bela ve musibetler yine insanın nefsinden kaynaklandığı için bütün İslam âlimleri on dört asır boyunca tasavvuf müesseselerine, şifahanelerine müracaat etmişler ve şifa bulmuşlardır. Bizlere lazım olan; nefs-i emmarenin bu düşmanlığı ve taarruzu karşısında Resulü Ekrem (s.a.v) ile kalbi irtibatımızı, Saadat-ı Nakşibendî (k.s) ile kalbi irtibatımızı çok iyi muhafaza etmektir.
Diyorlar ki rabıta nasıl oluyor? Bir türlü aklımıza, mantığımıza yerleşmiyor rabıta. Garip değil midir dünya ile sürekli bir rabıta halinde olan insanın rabıtayı anlamaması, rabıtanın ne anlama geldiğini bilmemesi? Örneğin; bir telefona bir internete bağlanmış, mefkûresiyle, düşüncesiyle ona kilitlenmiş ve bu cihazlar vasıtasıyla en üstteki şebeke ile irtibata geçen ve oradan gelen görüntüleri elinde gören bir insan tasavvuftaki rabıtayı nasıl anlamaz? Tasavvuftaki rabıta odur ki Rabbil Âleminden Resulü Ekrem’e (s.a.v) nüzul eden nurun oradan da Saadat-ı Nakşibendî’nin (k.s) pak ve temiz kalpleri vasıtasıyla insanın kalbine gelmesidir.
Ayet-i kerimede dünya ile irtibatınızı kesin, buyrulur. Dünyaya karşı gözünüzü yumun ki âlem-i misale açılan, ahirete açılan kalp gözünüz açılabilsin, deniliyor. Gece ibadet-ü taat ne kadar hoş ve lezzetlidir. Çünkü gecenin görüntüsü yoktur. Görüntü kalabalığı içinde Allah ile irtibat çok zor olur. Dünyevi kalabalık, meşguliyet, mefkûre; böyle bir kalabalığın içinde Rabbil Âleminden gelenleri hissetmek çok zordur. Ama büyüklerin himmet-ü bereketi ile bizlere verilen öyle bir şey var ki sizin her zaman geceye sığınmanıza hacet yoktur. Sizlerin Allah ile gönül irtibatını sağlamak için inzivaya çekilmenize gerek yoktur.
Ehli tasavvuf der ki o büyüklerin himmet-ü bereketi ile siz tasavvufa girdiğiniz zaman sizin kalbinize verilen bir şey vardır ki o, aşk ve muhabbettir. O aşk, o muhabbet öyle güçlü ve kuvvetlidir ki siz halkın, toplumun içinde olduğunuz halde kalben Saadat- ı Nakşibendî ile beraber olursunuz. Kalben Resulü Ekrem (s.a.v) ile olursunuz. Kalben Allah ile beraber olursunuz. Ve esas da budur zaten. Bütün ibadet-ü taatten gaye kalbin sürekli Allah ile olmasıdır. Kalbin sürekli Allah’ı zikretmesi esastır. Örneğin namaz bunun için bir araçtır, vasıtadır. Yemenizde, içmenizde, oturmanızda, kalkmanızda sürekli Allah’ı anmak ve hatırlamak hedefi vardır. Bunun yollarından biri de rabıtadır. Bizim de aklımızda ve kalbimizde Rabbil Âleminin “Halil” dediği, O’nu yansıtan Saadat-ı Nakşibendî varsa ve bizlere Rabbil Âlemini hatırlatıyorlarsa aslında kalbimize gelen Rabbil Âlemindir. Bunun için de insan, hizmete ehemmiyet verecek ki kalbine bu tür şeyler ilga edilsin.
İmam-ı Şafii’nin ifadesine binaen insanın aklına sürekli dünya gelmemesi için, onu hatıra getiren dünyevi tohumların insanın kalbine atılmaması için sizlerin ehli tasavvufun istikametinde olmanız ve sürekli ibadet ile taat ile zikir ile meşgul olmanız icap eder. Aksi halde nasıl ki nefsi emmaresi önceden çok âlim ve zahid olan şeytanın kalbine attığı enaniyet, kibir ve hased tohumları zamanı gelince yeşerdi ve şeytanın Allah’ın huzurundan kovulmasına sebep oldu. Bu hastalıklar Allah’ın huzurunda olan, o seviyeye gelen şeytanın ebediyen azledilmesine, lanetlenmesine sebep oldu. İnsanın da bu hale gelmemesi ve nefsinin terbiye olması için Saadat-ı Nakşibendî’nin (k.s) çizdiği dairenin dışına çıkmamak, o dairenin içinde ibadet-ü taatine devam ettirmek lazımdır. Bu çok meşhur ve geniş bir dairedir. Allah’ın insan için çizdiği daire insanın bütün keyfine, lezzetine kâfidir. İnsanın o kırmızı çizgilerin dışındaki haram daireye girmeye ihtiyacı yoktur. Bizler o helal dairenin içinde hareket edersek Allah’ın sevgisine mazhar oluruz. Rabbil Âlemin şöyle ifade ediyor: “Tuhibbul ibadiyessalihin” “Ben hayatını benim arzuladığım şekilde sürdüren, hep salih amel işleyen kullarıma öbür âlemde hiçbir dünya ehlinin gözünün görmediği, akla ve hayale gelmeyen nimetler hazırladım.”
Şu dünyada var olan bütün nimetler kâinat ötesinden Rabbil Alemin’in cemal sıfatının sönük bir yansımasıdır. Geçici, aldatıcı, muvakkat olan şu dünya nimeti mi yoksa ebedi olan ahiret nimeti mi? İnsanın dünyada lezzetlerle dolu olarak yaşadığı yüz bin yıl sürecek bir hayat öbür tarafta Rabbil Alemin’i görmenin bir anı bile değildir. Şu size yakın olan dünya hayatının elbette ki insanın tabiatı icabı insana tesiri çoktur. Allah Teâlâ Kıyamet Suresinde “Hayır, hayır! Doğrusu siz peşini (dünya zevklerini) seviyorsunuz ve ahireti bırakıyorsunuz.(onu kazanmak için çalışmıyorsunuz)”buyurur. “Siz peşin olanı, size yakın olan şu dünya nimetlerini mi seçiyorsunuz? Dolayısıyla ahireti de elinizin tersiyle itiyorsunuz. Ama kör bir tercih yaptınız. Siz dünya hayatını tercih ettiniz ama bilesiniz ahiret daha hayırlıdır. Sizin için hazırladığım o hayat hem çok hayırlı hem de bakidir. Yani geçici, yalancı, aldatıcı değildir.”
Onun için Resulü Ekrem (s.a.v) buyurur ki madem dünya geçici, yalancı ve aldatıcıdır; istediğinizi sevmekte serbestsiniz. Örneğin dünyayı sevebilirsiniz, bütün dünyayı kalbinize atabilirsiniz ama bilesiniz dünya adına neyi severseniz sevin onlardan bir gün muhakkak ayrılacaksınız. İstediğinizi yapabilirsiniz, dünyadayken böyle bir iradeye de sahipsiniz. İki yol var önünüzde bu iki yoldan birini seçebilirsiniz. Biri tümüyle dünyaya dalmak, diğeri ise ahirete yönelerek hem dünyayı hem ahreti kazanmak. Sadece dünya mı, yoksa hem dünya hem ahiret mi? Hangi ameli işlerseniz işleyin bilesiniz ki onun için ya bir ceza ya bir mükâfat alacaksınız. İnsan yaptığı hiçbir şeyden başıboş değildir, yaptığı her şeyin bir sorgusu, suali vardır. O yüzden Allah Teâlâ ayeti kerimesinde “Summe le tus’elunne yevmeizin anin naîm.” (Tekâsur,8) “Muhakkak siz o gün verilen bütün nimetlerden hesaba tabi olacaksınız.” buyurur.
Ve sallallahu ala seyyidina nebiyyil ümmi ve alihi ve sahbihi ve sellim.
- tarihinde oluşturuldu.