“Her asrın treni insanı tekrar toprağa götürür…”

1 tren Bismillahirrahmanirrahim. Elhamdülillahi rabbil âlemin. Esselatü vesselamü ala seyyidina Muhammedin ve alihi ve sahbihi ve sellem.

Sadi Şirazȋ şöyle anlatıyor: Ben bir gün çarşıdan geçiyordum, bir kalabalık gördüm. İnsanlar bir adamın etrafında toplanmışlardı. Adam da başından geçen bir hadiseyi onlara naklediyordu. Adam başından geçenleri anlatırken dinleyenlerin bir kısmı ciddi bir düşünceye dalmıştı; bir kısmının yüzünde bir teessür, bir kısmının yüzünde hayranlık, bir kısmının ise yüzünde bir garabet vardı. Ben de kulak verdim, adam şu şekilde anlatıyordu:

            Ben bir diyardan bir diyara gitmek istiyordum. İki diyar arasında da bir çöl vardı. Benim bütün arkadaşlarım o çölü katederken önlerinde bir kılavuz, yol gösteren olarak daha önce o yolu katetmiş, çölün şartlarını bilen, nerede konaklanacağını bilen, hangi vakitte yolculuk yapılacağını bilen bir rehber ile beraber yola çıktılar. Arkadaşlarım onlara yolu gösteren onları irşad eden bir mürşitle yola çıkarken ben gevşekliğime binaen, rehavetime binaen onlara takılıp gitmedim. Nasıl olsa kendim giderim, dedim. Atım var, devem var, dedim. Yol için azığı da ihtiyaç vardı, biliyordum, onu da yanıma aldım. Fakat bu yolu daha önce gitmediğim için ne kadar azığa ihtiyaç olur hesaba katmadım. Yola çıktım fakat bir yerden sonra fark ettim ki hep aynı yerde dönüp duruyorum. Meğer yolu kaybetmişim. Fırtına gelmiş, izler de kaybolmuş. Nerede olduğumu hiç bilmiyorum. Güneşin hararetini de hiç hesaba katmamıştım. Bir zaman sonra azığım da bitti. Etrafta dolaşmaya başladım. Acaba bir su, bir ekmek bulabilir miyim, diye etrafı gözlemeye başladım. Epeyce dolaştım böyle. Tam pes etmek üzereyken, canımın çıkacağını hissetmişken uzakta torba gibi bir şey gördüm. Onu görünce ruhuma, bedenime yeniden bir güç geldi. Tamam, yemek ve su buldum; dedim. Hemen gücümü topladım ve torbanın yanına gittim. Heyecan ile torbanın ağzını açmaya başladım. Açtığım zaman büyük bir teessüf ile içinde ekmek ve su olmadığını gördüm. İçinde altınlar vardı. Belli ki çölde yolunu kaybetmiş bir yolcu, çölde altına pek ihtiyaç olmayacağını, daha çok suya ve ekmeğe ihtiyaç olacağını hesaba katmamış ve orada ölmüş. Altın torbası da orada kalmış. Ben onu görünce bütün hayallerim yıkıldı. O altınları aldım ve etrafa fırlattım. “Koskocaman çölün ortasında altına ne hacet?” Nihayet oradan geçen, yolu bilen bir zata rastladım da bana hem suyundan ve azığından verdi hem de yol gösterdi. Ben onun arkasına takıldım. Yanında biniti de vardı. Ona bindik ve –elhamdülillah- yolun kalanını çok hoş bir şekilde kat ettik. Ve nihayet bu diyara geldim.”

            Anlatan aynı zamanda bu kıssayı şu dünya diyarından ahiret diyarına intikal eden insan için anlatıyor. Demek istiyor ki madem yolcusunuz, bir yerden bir yere intikal edeceksiniz, yol gösteren bir mürşid muhakkak lazımdır. Bir vasıta, vesile muhakkak icab eder. Yolda hesaplayamadığımız bir sürü şey olabilir. Dolayısıyla kervandan geri durmamak lazım. Nasıl olsa aklım var, mantığım var deyip yola çıkmamalıdır. Dünyada biriktirdiğiniz altın, elmas, para, dünyaya ait olan şeyler çölün ortasındaki altına benzer. Çölün ortasında aç ve susuz olan, son nefesinde olan, takatsiz kalan, can çekişen bir insanın bin bir ümitle torbanın ağzını açıp da altın bulmasına benzer yoksa halimiz. İnsan şu dünya hayatından gidince amelleri de beraberinde gidecek. Amelleriniz sırtınızda torba gibi olacak. Onun için Resulü Ekrem (s.a.v) Hz. Ebu Zer’e (r.a): “Ya Eba Zer! Şu hayat, şu dünya çok dipsiz bir deryadır. Senin salih amellerin, imanın, ihsanın denizin üstünde seni cennet diyarına götürecek olan bir gemiye benzer. Günahlar ise denizin dalgalarına benzer. Onun için ya Eba Zer, bindiğin gemiyi yenile. Salih amel işlemek ile, tevbe ile, istiğfar ile, gemini yenilemeye bak. İnsan her tevbe ettiğinde, salih amel işlediğinde, hizmet ettiğinde insanı cennet diyarına götürecek olan gemiyi yenilemiş olur. Sen de gemini yenilemeye bak. İman ve islam açısından sıkıntı varsa, salih amel işlenmiyorsa bu, geminin tahrip olması demektir. Dipsiz bir derya olan şu dünya hayatında insanın bindiği gemi batarsa oradan çıkma ihtimali çok zordur. Onun için yolculuk sırasında lazım olacak olan zahirenizi kamilane bir şekilde temin edin.” buyuruyor. Varılmak istenen yer -ki orası cennettir- epeyce uzaktır. Sefer, yolculuk ise uzundur. Bu yolculuk anne rahminden başlıyor. Anne rahminde iken aldığınız besin ve gıdalar şu âleminiz için ne derece önem arz ediyor ise buradan ahiret âlemine intikal edecek insanın aldığı manevi gıdalar da oradaki durumu açısından çok önemlidir. Dünya hayatında bir bebek hükmünde olan insanın diğer âlemde olgun, sağlam bir insan olması burada aldığı zahiresine bağlıdır. İnsanın manevi anlamda en büyük takviyesi, emeklerken birdenbire yürümesine vesile olan güç, mikroplar karşısında ruhunu dinç tutan gıda ise Saadat-ı Nakşibendî’nin kalbine nüzul eden, şifalı olan muhabbetten beslenmesidir. Bütün Allah dostlarının en kuvvetli gıdaları muhabbettir. Kaynağı ehli tasavvufun kalbi olan muhabbet…

Onlar o gıdayı alınca kâmil bir insan seviyesine erişmişlerdir. İnsanın şu dünya hayatında yapacağı işler ahiretini belirleyen faktörlerdir. İnsanın ahireti ona göre şekillenir. Dolayısıyla siz buradan eğer tövbe etmeden gitmiş iseniz ahirette karşınıza çıkacak olan âlemde engebeli yollar, dağlar, dik yamaçlar olacaktır. Ve bu halde iken sırtınızda da büyük yükler olacaktır. Dünyada iken henüz fırsatımız vardır. Tevbe ile, istiğfar ile yükünüzü hafifletmeye bakın. Çünkü ilerde dağ gibi engeller önünüze çıkacak. Amellerinizdeki tek maksut Allah olsun, ne yaparsanız sırf Allah için yapın. Çünkü Allah her zaman sizi görür ve gözetir.

            İmam Ebu Hanife’nin (r.a) talebelerinden bir tanesi şöyle der:

            “On beş yıl onun yanındaydım. Bir gün dahi ayağını uzatıp yattığını görmedim. Kendisine bir gün “Kimseler yok. Siz neden ayağınızı uzatmıyorsunuz?”dediğimde kulağıma eğildi ve “Şu anda beni Allah görüyor.”dedi.”

            İşte, bir amel Allah ile münasebeti ölçüsünde kıymetlidir. Hangi amelin Allah ile münasebeti varsa ona kıymet atfedilir. Hangi amel de Allah’tan kopuksa hiçbir şey ifade etmez. Madem insan bir yolcu, önünde upuzun bir çöl var ve bu çölü daha önce kat etmemiş. Aklına güvenip de yola çıkanın durumu, bu âlemden diğer âleme mürşitsiz gidenin durumuna benzer. Mürşitsiz ahiret yolculuğuna çıkanın durumu, hiç geçmediği bir çölü rehbersiz geçmek isteyenin durumuyla aynıdır. Allah muvaffakıyetler versin.

            Hayat sadece şu bedenden ibaret değildir. İnsan kısacık bir süre içerisinde topraktan fışkırıyor ve tekrar toprağa girmek suretiyle başka bir hayat intikal ediyor. Kısacık bir hayat… Binlerce yıl önce yaşayan insanlar var. Her asır kendisiyle beraber milyonlarca insan birer tohum gibi yeryüzüne serpiliyor ve o tohumlara ruh veriliyor. Burası bir uğrak yeridir. Burada yapılması icap eden vazifeleri ifa ediyor, sonra bu asrın treni geliyor ve onları tekrar toprağın bağrına götürüyor. Bu gidişle beraber, neyi biriktirdiyseniz kendinizle beraber onu da götürüyorsunuz. Şu asırda toprağa tohumları atılanlar da bizleriz. Rabbil Âlemin bol bol muhabbeti, ihlâsı, teslimiyeti, sadakati ve bunlarla yapılan ibadet ü taati biriktirmeyi nasip etsin hepimize. Ta ki tren gelene kadar. Böyle biriktirmiş bir insanın diğer âleme geçişi, intikali sırasında hiçbir korkusu yoktur; belki ölümü onun için bir bayramdır. Doğum olur onun için bu ölüm. Mevlanalar gibi, diğer Allah dostları gibi… Fakat ömrünü, zamanını israf etmiş, dünyaya dalmış, kendinden öncekilerden ibret almamış bir insanı tabii ki ölüm çok korkutur. Diğer âleme geçince de kendi kendine şunu der: “Hakikaten yüz binlerce peygamberin, milyonlarca evliyaullahın hak olduğunu iddia ettikleri şeyler doğru ise biz ne yapacağız? Eyvah!”

            Onun için Resulü Ekrem (s.a.v), dünya müminin zindanıdır; buyurur. Ahrete nispeten dünya mümin için bir hapishanedir. Çünkü ahirette ona verilecek olan yetki, verilecek olan nimetler o kadar geniş ki dünya hayatında nimetler içinde de olsanız da hapishanede gibisiniz. Sanki bir kölesiniz ve elinize, ayağınıza zincirler vurulmuş gibidir. Ama kâfir ahirette öyle bir darlık yaşayacak ki dünyadaki en yoksul bir kâfir bile ahiretteki hayatına nispeten burada sanki bir cennettedir. Allah sizlere muvaffakıyet versin, din dünyanıza yardımcı olsun.

            Hizmetinize ehemmiyet verin. Siz bununla emredildiniz. Şu dünyaya gelirken Allah’a ibadet etmek, salih amel işlemek, ahiretinizi imar etmek, size verilen tarlayı sürüp mahsulünü ahirette almak için emredildiniz. İkinci olarak ise dünyanızı imar etmek için emrolundunuz. İkisi de asli vazifenizdir. Ama öncelikli olan ahiretinizi imar etmektir. İkisini de imar ederseniz ne âlâ… Ama eğer bir tercih olacaksa ahiret ilk sıradadır.

            Mevlana Halid el-Bağdadi’nin (k.s) huzuruna daha küçükken Seyyid Taha-i Nehri Hazretleri gelir. Seyyid Taha ise esasen Şeyh Abdülkadir Geylani’nin (k.s) torunudur, kadiri tarikatına mensuptur. Amcası elinden tutar ve Mevlana Halid Hazretlerinin huzuruna götürür. Mevlana Halid ise Nakşibendî büyüklerindendir. Mevlana Halid Hazretleri ona bakar ve der ki: “Efendim, ben sana tevbe vermek istiyorum ama sen Şeyh Abdülkadir Geylani’nin (k.s) torunusun. Gir dedenin yanına rabıtanı yap, deden sana ne söylerse sen öyle yap.” Seyyid Taha-i Nehri (k.s) gider. Abülkadir Geylani Hazretleri ona der ki: “Oğlum, bizim tarikat esasında çok âlidir. Fakat bunu hakkıyla ifa eden yok. Benden sonra git Mevlana Halid’e (k.s) intisap et. O da gider ve Mevlana Halid’e (k.s) intisap eder.

            Allah Teâlâ mülkün sahibidir, bizlerse emanetçiyiz. Sahibi olduğumuzu sandığımız mallar ve mülkleri Allah bir gün bizden alır ve başkasına verir. Bugün bize bayram ise yarın başkasına bayram olur. Hülasa hiç kimse sahibi olduğu şeyin maliki değildir. Bizde var olan bir şey daha var ki o daha kıymetlidir ve o dahi bize ait değildir. İşte o kalptir; kalbin içindeki aşktır, muhabbettir. Bu aşk ve muhabbet de emanettir; Allah’a arz etmek üzere biz verilmiş bir emanet. Emanetleri sahibine vermek lazım. Kimler vasıtasıyla? Resulü Ekrem (s.a.v) ve Allah dostları vasıtasıyla. O hediyeyi onlar alır Resulü Ekrem’e verir (s.a.v), Resulü Ekrem de (s.a.v) Allah’a ulaştırır. Eğer onlar olmazsa kalbi nefs işgal eder, kuşatır. Hani dünyada da süper güç olan devletler vardır. Bu devletler gider Müslüman olan bir ülkeyi işgal eder ve orada var olan zenginlikleri alır ve kendisi kullanır. Oranın halkı ise sefil olur, hürriyetlerini kaybederler. Nefs ve şeytan da insanın içindeki zenginliği olan muhabbeti, ihlâsı, teslimiyeti işgal eder ve kendisi için kullanır. Kalp âleminde olan bütün letaifi kendisine esir eder, kendisi için işletir. Aklı kendisine esir eder, mantığı kendisine esir eder. Hayal ve düşünceleri kendisinin hizmetkârı halini alır. Yani mal ve mülkten daha kıymetli olan sizin iç âleminizdir. Bu emanetler ehli yoluyla sahibine verilmezse işgal altındadır. Söz konusu olan nefs öyle güçlüdür ki hiçbir ulema, ilmin zirvesinde olan âlim, tasavvufa müracaat etmeden emanetleri koruyamamıştır. Hepsini nefs ve şeytan işgal etmiştir. İlmini kibre dönüştürmüştür. O hammaddeyi kendi lehine, insanınsa aleyhine çevirir. Rabbil Âlemin muhabbetlerinizi ziyadeleştirsin, emanetleri sahibine verdirsin inşallah.

            Muhammed Diyauddin Hazretlerinin yanına hayatında hiç namaz kılmamış birisi gelir. Hayatında temizliğin ne anlama geldiğini bilmemiş. Bedenini çok yıkamış, giyimine kuşamına dikkat etmiş ama elli- atmış yıl boyunca ruhunu yıkamamış, kirlilik içinde kalmış. Öyle kirlenmiş, öyle kirlenmiş ki tevbe ve istiğfarın ne olduğunu bilmiyor. Tabii büyükler dünya kokusunu hissediyorlar, çünkü koku dışarı vuruyor. Böyle bir insan geliyor ve tevbesini alıyor. Tevbenin ardından aldığı gusül abdesti… Elli atmış yıl kirli kalmış insanın bütün ruhunu yıkaması ne demek… Öyle bir lezzet alıyor ki yüzü gülüyor. Muhammed Diyauddin Hazretleri onun bu halini görünce:

            “Hayırdır, niçin yüzün böyle gülüyor?” diye soruyor. Adam cevaben: “Ben böyle bir şeyi ilk defa yaşıyorum. Meğer ben ne kadar kirlenmişim. Ne kadar çok kiri içime almışımda ben bunun farkında değilmişim.” diyor.

            Muhammed Diyauddin Hazretleri ellerini açıyor ve “Ya Rabbi! Onun hatırına beni affet.”diyerek dua ediyor. O büyükler ki büyüklükleriyle beraber ne kadar mütevazılar. Allah’a karşı kendilerini ne kadar nakıs, eksik biliyorlar. İnsanın böyle olması lazım. Bizlerinki ise taklittir. Bizler onları taklit ediyoruz. Allah o taklitle bizi affetsin. Çünkü gerçek manada o noksaniyeti hissedemiyoruz. İnsan ahireti hayatının merkezine alırsa dünya etrafında zaten döner. Esselamünaleyküm.

Seyda Alameddin (k.s.)

  • tarihinde oluşturuldu.

Nurşin.com | 2025 | Tüm Hakları Saklıdır.