NEFSİN ELİNDEN KENDİNİ KURTARMAK

kapi Bismillahirrahmanirrahim. Elhamdülillahi rabbil âlemin. Esselatü vesselamü ala seyyidina Muhammedin ve alihi ve sahbihi ve sellem.

İnsanın irtifaına, yükselişine sebep olan şey kişinin Resulü Ekrem’in (s.a.v) emir dairesi içerisinde hareket etmesine bağlıdır. Hareket irtifaın vesilesidir. Ruhen ve kalben yükselmenin bir vesilesi, basamağı hükmündedir. Sukut içinde bulunmak, hareketten uzak durmak, ibadet ü taat hareketinden, hizmetten insan uzak durursa bu düşüşünün bir sebebi olur. Onun için insan her anında bir hareket içerisinde olmalıdır. Hatta ehli tasavvufa göre insan; oturuşunda, kalkışında, yemesinde, içmesinde büyüklerin hal ve hareketlerini taklit etmelidir. Adeta onların birer gölgesi hükmünde olmalıdır. Böyle olursa insan manen yükselir. Ruhen ve kalben Rabbül Alemin’in rızasını kazanacak işler yapmış olur. Nasıl ki Sahabe-i Kiram, bütünüyle Resulü Ekrem’in (s.a.v) birer gölgesi haline gelmişlerdi. Cismaniyetten sıyrılmış, ruhları ve kalpleriyle Resulü Ekrem’i (s.a.v) taklit etmekle, onun gölgesi olmakla onda fani olmuşlardır.

Malumdur ki asıl olan Resulü Ekrem’dir (s.a.v). İnsan da onda fani olmakla bir gölgeyken aslın aynısı hükmüne geçiyor. Onun için bugüne kadar asırlar araya girse dahi insan onun gölgesi haline gelirse veyahut gölgesinin gölgesi hükmünde olan Saadat-ı Nakşibendî’nin yolunda giderse, onların hal ve hareketlerini taklit ederse manen o da Resulü Ekrem’in (s.a.v) bir gölgesi hükmünde olur. Seyda Fadlullah (k.s) hayattayken Peygamber Efendimizin (s.a.v) sünnetini aynen tatbik eden bir insandı. Resulullah’ın (s.a.v) ayakları basmıştır, düşüncesiyle Medine-i Münevvere’nin sokaklarında ayakkabı ile dolaşmıyordu. Resulü Ekrem’e (s.a.v) karşı gönül bağlılığı, hürmet, tazim o kadar yüksekti ki Medine’nin sokaklarına ayakkabı ile basmaktan korkuyordu. İşte insan büyükleri böyle taklit ederse insandaki o muhabbet, o derinlik onlardaki gibi olur. İnsandan arzu edilen şey de budur, Allah Teâlâ’nın insandan istediği şey bu. “Tabiat-ı âli” dir ki o Resulü Ekrem’in (s.a.v) tabiatıdır, insanın o seviyeye çıkması murat edilir.

İnsanın hayvaniyetine, cismaniyetine ait olan ahlaktan ruhun ve kalbin ahlakına bürünmesi lazımdır. Bu da tasavvufla olur. İnsan tasavvuf yoluna girer, o mektebe kaydolur, o mektebin bir talebesi olur, verilen eğitimi ve metodu hayatına tatbik eder, tatbik etmek suretiyle de Rabbül Âlemin onun kalbine muhabbet bırakır, o muhabbet vesilesi, vasıtası ile onlarda fani olur ve bütün hal ve hareketi onların hal ve hareketine dönüşür. Onun için de hizmete çok ehemmiyet vermemiz lazımdır. Gökteki yıldızlar bile eğer hala gökte duruyorlarsa bu hareketleri sebebiyledir. Eğer hareketlerini kaybederlerse sukut ederler. Güneş bile gökte duruyorsa hareket ettiği içindir. Eğer hareket etmeyi bırakırsa ışığını, parlaklığını belki kaybedecektir. İnsan da aynen böyledir. İnsan Resulü Ekrem’in (s.a.v) emrine itaat ederse, öyle bir hareket içinde olursa Rabbül Âlemin o insanı âli eder, o yüksek makamlara onu da ulaştırır.

İbadet ü taatten, sohbetten, hatmeden gaye olan şey elbette ki Allah Resulü’ne karşı muhabbet ve hakiki maksut olan Rabbül Âlemin’e olan muhabbettir. Mesela namaz kılmaktaki asıl maksat Rabbül Âlemin’i bilmek ve O’nun muhabbetini kalbimize yerleştirmektir. Tasavvufa girerkenki gayemiz, maksadımız da cennetin nimetlerini kazanmak veya sevap kazanmak değildir. Hakiki gaye,  Resulü Ekrem’i (s.a.v) kalben hissedip ona karşı muhip olmaktır. Sahabe-i Kiram maksud-u hakiki, maşuk-u hakiki olan Rabbül Âlemin’e karşı sevgiyi, saygıyı Resulü Ekrem’in (s.a.v) yüzüne bakmak suretiyle, o pencereden Rabbül Âlemin’e bakmak suretiyle elde etmişlerdir. Nasıl Resulü Ekrem (s.a.v) Sahabe-i Kiram için Allah’ı gösteren bir mirat, bir ayna hükmünü aldı ise bizler için de Resulü Ekrem’i (s.a.v) görmenin yolu, onu bize gösterecek ayna elbette ki Saadat-ı Kiram’dır. Biz kalbimizi onların kalbine yapıştırır, kalbimizi onların emirlerine amade eylersek; muhabbetlerimizi, teslimiyetimizi, sadakatimizi, vefamızı, hizmetimizi nefsi emarenin elinden kurtarıp onların emrine verirsek –inşallah- Resulü Ekrem (s.a.v) ile bizim aramızdaki perdeler kalkar. Bizler onların penceresinden Resulü Ekrem’i (s.a.v) görmüş oluruz. Ve fena fiş-şeyh’ten yani üstadımızda fani olmaktan Resulü Ekrem’de (s.a.v) fani olmaya doğru gideriz.

Bizler şu an üstadın talebeleri hükmündeyiz, Saadat-ı Nakşibendî’nin talebesiyiz. Onların rahle-i tedrisatında ders görüyoruz. Biz bu dersi gördükten sonra yani fena fiş-şeyhten fena fil-resule insan geçtiği zaman üstad ile talebe yan yana Resulü Ekrem’in (s.a.v) rahle-i tedrisatına oturuyor. Ondan sonra da Rabbül Âlemin ile insan arasındaki perde açılıyor, Rabbül Âlemin’in manen huzuruna dâhil olunuyor. Onun içindir ki İmam Suyuti (k.s): “Ben uyku halinde olmaksızın uyanık bir vaziyette Resulü Ekrem’in (s.a.v) yakaza halinde yetmiş defa sohbetine iştirak ettim. Onun sohbetinden, ders halkasından ders aldım.”diyor. Abdurrahman-ı Taği (k.s) hastayken ziyaretine gelen müridlerine ikazda bulunuyor. “Ben hasta olduğum için evliyaullahın ruhaniyeti teşrif ediyor, Resulü Ekrem’in (s.a.v) ruhaniyeti teşrif ediyor. Sizleri burada görüyorlar. Onun için adabınızı muhafaza edin.”diyor. Bakın, aradan geçen asırlar onlar için bir perde olmuyor. Mekânlar bir perde ve mani oluşturmuyor. Yeter ki insan kalbine hâkim olsun. İnsan kalbine hâkim olmazsa - Rabbül Âlemin ki görülen her şeyden daha ayan olmasına rağmen- Allah’ı insan alametlerle göremez. Kalbine hâkim olamayan insan Resulü Ekrem (s.a.v) ile aynı asırda yaşar ama Allah Resulünü göremeyebilir. Çünkü dünya, nefsi emmare insanın gözünü kör edebiliyor. Hâlbuki Allah’ın varlığını, vahdaniyetini bildiren şeyler gökten inen yağmur tanelerinden daha fazladır. Yani atmış yıl boyunca insan yaşasa, düşününüz ki her an yağmur tanesi gibi Allah’ın varlığını, birliğini gösteren alametler yağıyor. Bir insan bunu görmüyorsa gözünün kör olduğunun alametidir, kalbinin kör olduğunun alametidir. Hakeza bir insan nefsi emarenin elinden muhabbetini ve teslimiyetini kurtarırsa ve kendini Saadat-ı Nakşibendî’ye teslim ederse elbette ki kalbi artık bir şeyleri hissetmeye başlar. Daha önce Saadat-ı Nakşî’yi, Allah dostlarını sevmez iken gönlü onlara bağlanmış olur. İnsanın gönlü onlara bağlanırsa elbette ki Resulü Ekrem’in (s.a.v) kalbine de bağlanmış olur. Allah Teâlâ’ya karşı da insanda muhabbet oluşmuş olur.

Şu dünya hayatı kazanma zamanıdır, kazanma mevsimidir. Ne yapıp edip kazanmalıyız. Allah bu fırsatı başka hiçbir mahlûka vermemiş. İnsanın muhakkak kazanması lazımdır. Kaybetmemek için de insan hizmetine çok önem vermelidir. Şu dünya hayatında kaybederse bu insan için ebedi bir kayıptır. Bu kayıp atmış yıllık, yüz yıllık kayba benzemez. Buradaki hayatına göre insan ya kazanır ya kaybeder. Berzah âleminde teraziler kurulur. Bir tarafta iyilikleriniz bir tarafta seyyiatlarınız. Hangisi ağır basarsa siz ona göre muhasebeye tabi tutuluyorsunuz. Bizler hatmelerimize, sohbetlerimize özellikle Allah’ın farz kıldığı ibadetlere salih bir kalple, muhip bir kalple devam edelim; eğer öyle olursa hadislerin ifadesince kılınan bir farz namaz sevap açısından mizanı dolduracak kadar ağırdır, büyüktür. Seyda Fadlullah Hazretleri, muhabbetten hâsıl olan sevaba hiçbir şey denk değildir, buyuruyor. Çünkü ibadetin bir nihayeti, sonu, sınırı vardır. Fakat muhabbet, Hakiki mahbup olan Rabbül Âlemin’e verildiği zaman onun sınırı yoktur, o ebedidir. Dolayısıyla ondan hâsıl olan sevap da nihayetsizdir.  

Seyda Fadlullah Hazretleri şöyle ifade ediyordu: “Kişinin Allah Resulüne yakın olması elbette ki ibadet ü taatiyle olur. Aynı zamanda ve aynı mekânda bulunmak yakınlık sebebi değildir. Bir insan ahirete göçmüşse eğer dünyadayken salih amel işlemişse orada salih insanlara yakın olur. Ama insan salih amel işlememişse aynı zaman ve mekânda yaşamış olsa yine de Allah dostlarından uzak olmuş olur. Tıpkı Resulü Ekrem (s.a.v) zamanında olduğu gibi. Rabbül Âlemin bizleri yakın eylesin; ibadet ile taat ile hizmet ile...

Kâbe-i Muazzama’ya gitmek isteyen bir insanın bir maksadı, gayesi vardır: Hac vazifesini yapmak ve Allah’ın beytinin huzurunda tevbe etmek. Bu amacına ulaşmak için o kapıyı samimiyetle çalanların tevbesi kabul edilir. Rabbül Âlemin o kapıda samimiyetle duranları boş çevirmemiş bugüne kadar. Beytullah’ın kapısında durarak pişmanlığını bildiren insan kapıdan boş çevrilmiyorsa hakiki manada Allah’ın beyti olan Allah dostlarının kalpleri huzurunda tevbe edenler de boş çevrilmez. Çünkü Allah’ın asıl beyti Allah dostlarının kalpleridir.

Bir insan düşünün ki nihayetsiz suç işlemiş, aranmış, yakalanmamış. Bu insan yakalandığı andan itibaren nihayetsiz cezalara çarptırılır şu dünyada. Ama o insana bir kapı gösterilse. Git o kapıya, tevbeni arzet, yaptığın bütün suçlar affedilecek dense. İnsan o kapıya gitmez mi? Elbette ki gider. İnsan ki hayatı boyunca Allah’a karşı günah işliyor, Allah’ın emirlerinin dışına çıkıyor. Buna karşılık günün tümünde Allah o insana yağmur taneleri gibi nimet bahşediyor. Ama kul bunu yine Allah’tan bilmiyor, Allah’a müteşekkir olmuyor, Allah’tan gafil oluyor. Adeta gözleri kör olmuş. İşte böyle suç işliyor, vefasızlık gösteriyor. Bununla da kalmıyor, ben Allah’ı bilmem, tanımam, diyor. O insan da yakalandığı andan itibaren cehennem zindanlarında milyonlarca yıl cezaya müstahak olacak. Ama Rabbül Âlemin rahmetine binaen “Samimi bir tevbe ile tevbe edin, geçmişteki günahlarınızı affedeyim.”buyuruyor. Kendimiz isteseydik eğer bu affı bizim bile aklımıza bu kadar geniş merhamet, muamele gelmezdi. İşte Allah’ın rahmeti, merhameti bu kadar geniştir. Onun için insanın tevbe etmesi lazım. Tevbe eden insanı da Allah tekrar günah işlemekten uzak eylesin. Çünkü günah adeta bir mikrop gibi, virüs gibi insana bulaştığı zaman öyle bir hasta eder ki bırakmaz ki insan tevbe etsin. Tevbe ettikten sonra tekrar günah hâsıl olursa da insanın ümidinin kırılmaması lazım. O aciz ve hasta haliyle bir daha kalkmayı, Saadat-ı Nakşibendî’nin kalp kapısına gitmeyi ve tevbesini etmeyi bilmelidir. Rabbül Âlemin affedicidir. İnsan tevbeyi sürekli yaparsa pak ve temizdir.

Günahlar çok tehlikelidir ama insan bunu bilmiyor. Bu günah mikrobunun insanın ruhaniyetinde nasıl bir hastalık meydana getirdiğini insan fark etmiyor. İnsan günaha bulaştığı zaman nefs ve şeytan o kişilerin ruhlarını, kalplerini öyle değiştiriyor ki insana tevbe etme fırsatı vermiyor. İnsan o suçları işlediğinde tevbe edemeden Azrail Aleyhisselam o insanın ruhunu alırsa en sonunda o insan cehenneme müstahak oluyor. Onun için günah mikrobundan uzak durmak lazım, günah işlendiği zaman da tevbe etmeyi bilmemiz lazım.

İnsanın hizmetten uzak durarak kalbinde bir iğne ucu kadar bile boşluk bırakmaması gerekir. Hizmet etmediği için kalbinde bir boşluk hâsıl olur ise şeytan ve nefs o boşluktan girer ve o insanı kendi tarafına çevirir. İmam Şafii Hazretleri buyuruyor ki: “İnsan zihnini, fikrini, kalbini hizmet ile meşgul etmezse şeytan ve nefs bu durumu kendi lehine çevirir.” Böyle olmaması için insan sürekli “Ben ne yapabilirim?”diye düşünmelidir. Bununla meşgul olmalıdır. Eylemler insan zihninin mahsulüdür. Devamlı böyle düşünen bir insanın eylemleri de buna göre olur.  İnsan neyi düşünüyorsa uzuvları da o işi yapar. İnsan sürekli “Dini mübine nasıl bir faydam olur? İnsanları Allah’ın yoluna nasıl sevk edebilirim, dünyadan nasıl uzaklaştırırım? Bütün muhabbetini dünyaya vermiş bu insanların muhabbetini Saadat-ı Nakşibendî’nin eline nasıl verebilirim?”diye düşünürse eylemleri de ona göre olur. Allah sizlere muvaffakıyetler versin. Muhabbetinizi artırsın, kalpleri boş gelenleri Allah doldursun, dolu gelenleri ziyadeleştirsin. Rabbül Âlemin o kalplere zikir tohumu, muhabbet tohumu, hizmet tohumu eksin. Nasıl ki toprağın bağrına ekilen bir sürü tohum vardır, insan tabiatının içinde de birçok tohum vardır. Üstüne yağmur yağdığı zaman o toprağın bağrındaki tohumlar başlarını nasıl çıkarıyorlarsa Saadat-ı Nakşibendî’nin rahmet bulutunun altına insan girerse Allah o kalplerdeki tohumları o rahmet yağmuru vesilesiyle yeşertir. Allah kalplerimizi zikir ile, muhabbet ile, ihlas ile, sadakat ile yeşertsin.

Tasavvufa girmekteki asıl gaye kalbi doldurmaktır. Allah Resulünden üstadın kalbine inen feyz, üstadın kalbine girmiş olanların kalbine de iner. Cahilim, bilgileneyim, diye girmez insan tasavvufa. Çünkü kişinin esas sorunu şudur ki aklen iman eder fakat gönlü iman etmez. Allah’ın varlığına aklen iman ederiz, ilmen iman ederiz ama kalp iman etmiyorsa; Allah’ın muhabbeti, Resulullah’ın muhabbeti, Saadat-ı Kiram’ın muhabbeti kalbe girmiyorsa; kalp onlara karşı özlem, hasret hissetmiyorsa bu çok zor bir durumdur. Bu durumda insanın bir adım dahi atması zor olur. İnsan cennetin ve cehennemin varlığına aklen ve ilmen iman eder ama onların varlığını kalben hissetmezse, kalben inanmazsa cennet onun için bir istek ve iştiyak oluşturmaz, cehennem ise bir caydırıcılık oluşturmaz. Onun için tasavvufa girmekteki gaye muhabbeti elde etmektir. Çünkü muhabbet olduğu zaman insanda bir bütünleşme meydana gelir. Kalp bir şeyi sevdiği zaman artık ona ait olmuş olur. Önüne dünyanın bütün güzellikleri sergilense gönlünde olandan başkasına bakmaz. Cennet sergilense cennete bakmaz çünkü gönül sevdiğini ister. Şeytan ve nefs bir araya gelse onu sarsamaz. İman muhabbet ile birleştiği zaman sarsılmaz bir hal alır. Dünyanın bütün güzellikleri, servetleri önüne sergilense ona dönüp de bakmaz.

İmana kuvvet kazandıran unsurların içinde muhabbetten daha büyüğü yoktur. Onun için Resulü Ekrem (s.a.v), Sahabe-i Kiram’a imanın kemalatı, takviye ve kuvveti ancak muhabbetledir. Sarsılmaz olan muhabbettir. Muhabbetin var olduğunun ölçüsü de Allah ve Resulünün sizin kalbinizde her şeyin üstünde olmasına bağlıdır, buyurur. Hatta onların muhabbeti şahsınızın da üstünde olacak, buyurur. Böyle olursa imandan muhabbet mertebesine geçiş olur. Allah nasip etsin. Saadat-ı Kiram’a olan muhabbet onların zatına binaen değildir. Onlar Allah ve Resulüne birer mirattır, aynadır. Bu düşünceyle onlar sevilir. Dolayısıyla Saadat- ı Kiram’a olan muhabbet Allah’adır. Dünyaya olan sevgi de esasen dünyaya değildir, şeytan ve nefsedir. İnsan o taraftan giderse nefse ve şeytana doğru akar, bu taraftan giderse Allah’a akar.

Ve sallallahu ala seyyidina nebiyyil ümmi ve sahbihi ve selem.

Seyda Alameddin (k.s.)

  • tarihinde oluşturuldu.

Nurşin.com | 2025 | Tüm Hakları Saklıdır.