Lâ râhate fi’d-dünyâ!

1-hat Bismillâhirrâhmnirrahîm. Elhamdulillâhi Rabbül Âlemîn. Vessalâtü vesselâmü alâ seyyidinâ Muhammedin ve ala âlihi ve sahbihi ecmaîn.

Bir talebe, dünyada belki on beş-yirmi yıllık müferrah bir hayat için ne kadar tahsil alıyor ve ne kadar emek harcıyor. On beş- yirmi yıllık tahsilin sonunda yaşayacağı belki on, belki on beş, belki yirmi yıllık bir dünya hayatı. Çok cüzi, az bir müferrah hayat. Oysa Allah’a el açıp sonsuz bir hayat dileyen insanı düşünelim; nihayetsiz haceti var, isteği ihtiyacı var, Allah’tan cennet talebinde bulunuyor lakin dünyada Allah’ın istediği tek bir şeyi dahi yerine getirmiyor. Basit bir şey söyleyeyim; yirmi dört saatinin bir saatini dahi namaz için ayırmıyor. Namaz ki Allah’ın emridir, bu isteği ise kendisi için değil rahmet ve şefkatine binaen kulu için ister. Mukayese edin; Rabbül Âlemin ne kadar rahmet sahibi, bizlerse ne kadar nankörüz. Dünya hayatı da baştan sona bir tahsil yeridir, bir mektep, bir medresedir, bilesiniz. Allah atmış yıla mukabil- belki atmış bile değil- sonsuz bir hayatı size bahşetmek istiyor.

Seyda-i Taği (k.s) buyurur ki “Hayatım boyunca hiçbir zâta yahut o zâta verilen makama gıpta etmedim. Bana denildi ki Rabbül Âlemin falan insana manevi derecelerden şu dereceyi bahşetti. Kutupluk, gavslık, ilmin şu seviyesini bahşetti. Ben bunlara gıpta etmedim. Lakin kulağıma geldi ki filan insan hayatının sonuna kadar Rabbül Âlemine bir talebe gibi el açıp “Ya rabbi, ben bir talebeyim; maksadıma, hedefime ulaşamadım. Ya rabbi, senden matlubumu isterim.”dermiş. Bir talip gibi sürekli bir talep içerisinde, matlubunun peşinde koşan bu zâtı duyunca ona çok gıpta ettim. Keşke ben de hayatım boyunca matlubumun arkasında sürekli bir talep içerisinde olsam.”

Talebe; azmini, ciddiyetini, gayretini, himmetini sürekli yüksek tutandır. Küçük başarılarla yetinmez; büyük başarılara, yüksek makamlara, yüksek derecelere göz diker. Allah böylesi talebeleri sever.  Allah himmeti âli olan; hedefi yüksek olan; ibadette, taatte, hizmette, hülasa niyette yüksek yerlere gözünü dikenleri sever. Örneğin insan demeli ki “Ben ahirete göç etmeden evvel tövbe tohumundan en az on bin müminin kalbine ekmeliyim. Gittiğimde arkamda bıraktığım, kalplere ektiğim bu tövbe tohumunun himmeti ve bereketiyle onun meyvesini ben ahirette yiyeceğim.” Niyetini böyle yüksek tutan kullarını Rabbül Âlemin çok seviyor. Sizden de beklenti odur ki şu dünya hayatında, dünya mektebinde bir talebe gibi olun ve “Allah’ın benim elime verdiği şu yüz binlerce tohumun en az yarısını kalplere ekmeden ahirete göç etmeyeceğim.” niyeti ile tahsilinizi edin. Başarı gösteremeseniz dahi niyetinizi halisane tuttuğunuz için ve niyetinizin arkasından da azim gösterdiğiniz, çalıştığınız için Rabbül Âlemin ahirette niyette ektiğiniz o tohumların büyümüş, meyve vermiş ağaçlarından size ikram edecek ve “Şu bahçe senin dünyada ektiğin o kalplerdeki bahçenin aksi ve yansımasıdır.”diyecek.

İnsan dünyada iken eker, bahçesini hazırlarsa Rabbül Âlemin ahirette dünyadaki bahçeyi cennette insana verir. Bu bahçeyi de dünya toprağına değil kalplere ekmeniz sureti ile. İnsanın tövbesine vesile olmak, ibadetine, namazına vesile olmak ve adeta ektiğiniz bir meyve ağacına bakar gibi sürekli onunla ilgilenmek, sürekli güzel söz söylemek, adeta onun suyunu vermek ta ki büyüyene kadar… Ondan emin olduğunuzda “Hadi bakalım benim işim bitti.”deyip başka tohumlarla ilgilenmeye yönelin.

Dünya çalışma yeridir, kazanma yeridir, ekme yeridir. Ücretin, mükâfatın, ferahın, istirahatın yeri değildir. Çalışmanızın karşılığı, ektiğiniz tohumların meyvesi berzah âlemindedir. Allah, berzah âleminde baki, bitmez, tükenmez meyveyi ahirette size veriyor. “Lâ râhate fi’d-dünyâ!” Dünya istirahat yeri değildir! Dünya bir yolcunun yolculuk sırasında meşakkat ve zahmet görüp konakladığı yerdir. İstirahat yeri, keyf yeri, lezzet yeri olarak Rabbül Âlemin ayrı bir konak yeri hazırlamıştır. İnsanın içindeki arzular, istekler o kadar sınırsız, o kadar büyük ki dünyanın tümünü dahi kalbinin içine bıraksa doymaz. Demek ki dünya rahat yeri, lezzet alma yeri değildir. Rabbül Âlemin bunun için çok muazzam, dünyada gördüklerinizin ötesinde, hayallerinizin ötesinde bir konak hazırlamıştır. Resulü Ekrem (s.a.v) buyurmuştur: “Lâ râhate fi’d-dünyâ” Dünyada rahat yoktur. İstirahat yeri berzah âlemidir. Ve yine buyurur: “Kün fid dünya keenneke garib” Dünyada iken haliniz gurbette olan bir insan gibi olsun. Ruhun memleketi, ruhun diyarı dünya değildir. Ruh burada gariptir. Çünkü ruh öbür âleme aittir, asli vatanı orasıdır. Bir mümin de Allah ile münasebeti olduğu için ahiretini hatırlar ve dünyada bir gurbet hayatı yaşar. Hiçbir şey ile tatmin olmaz.

“E lâ bi zikrillâhi tatmainnul kulûb.” (Rad,28) Ayeti kerimede mealen öyle buyrulur: “Bilesiniz ki kalpler ancak Allah’ın zikri ile Allah’ı anmak ile tatmin olur.” Kalbin besini, ruhun besini Rabbül Âlemini hatırlamaktır, sürekli onu zikretmektir. Mefkûreniz, tutkunuz O olur ise ruhunuz ancak onunla “mutmain” kıvamına ulaşır.

İnsan da hasret varsa, özlem varsa o insanda muhabbet var demektir. Muhabbetten dolayı insanın kalbinde doğan hasret, özlem Allah katında öyle makbuldür ki… Sahabe-i Kiram, Resulü Ekrem’e (s.a.v) “Ya Rasulallah! Bugün senden bir dakika olsun ayrılmak bizim için cehennemken bizim ahiretteki halimiz ne olacak? Yüksek mevkiler sizin içindir. Biz yüksek makamlara gelemeyeceğiz, sizi göremeyeceğiz. Halimiz nasıl olacak?” Resulü Ekrem (s.a.v): “Ben sizin kalbinizde isem, kalbiniz şu an bu hasreti duyuyorsa Allah bu hasreti o tarafta giderecek.”buyuruyor.

Kalp Rabbül Âlemin nezdinde o kadar kıymetlidir ki kalbin bir gözyaşına bazen sonsuz bir hayatı bahşeder. Kalbin bir hasret gözyaşına ebedi bir beraberliği bazen bahşeder. Bazen onun bir aşkına etrafında âşık olduğu herkesi onunla beraber cennete götürür. Bazen kalbin bir rahmet gözyaşına binaen cehenneme müstahak olmuş bir sürü insanı onun hatırına affeder. Bakın kalbiniz ne kadar kıymetlidir. Eğer şeytan ve nefs kalbinizde olan muhabbeti sizden çalmaz ise. Çalar ise Allah katında bu sefer o kadar bir nefret olur.

Allah, hürriyetinizi satın alın diyor, ayettir esasen. Adeta üstünüzde haciz gibi bir şey var, nefs ruhu haczetmiş. İbadet ü taat ederseniz hürriyetinizi satın alırsınız, buyuruyor. İnsanın Allah’tan beklentisi ne kadarsa o kadar çalışması lazım. Rabbül Âleminden ne kadar beklenti içinde iseniz dünyada da ibadet ü taat o kadar olmalıdır. Dünyada ne kadar kalacaksanız dünyaya o kadar çalışın, Ahirette ne kadar kalacaksanız, ahirete yönelik arzu ve istekleriniz ne kadar ise o ölçüde çalışmalısınız. Cehennemde ne kadar kalabilecekseniz o ölçüde haram işlemelisiniz. Dünyada çalışma elli yıl-atmış yıl ama buna mukabil ahirette sonsuz bir hayat var.

Mevlana Halidi Bağdadi Hazretleri İslam âleminde çok meşhurdur. İlmi çok yüksek bir âlim olmasına rağmen o dahi Abdullah Dehlevi Hazretlerine intisab etmek için onun mescidine gittiğinde on-on beş yıl boyunca mescidin süpürge hizmetini yaptığını söylüyor. Tabiî ki en büyük hizmet sohbettir. İnsanların tevbesine vesile olmak, bununla beraber bunlara zemin oluşturacak her şeye vesile olmak elbette ki önemlidir. Birisi sohbet yapamıyor fakat sohbet yerini açabiliyorsa o da aynı hayra ortaktır. Bir başkası yemek yedirebiliyorsa oda hayra ortaktır. Bir başkası çay dağıtır, bir başkası hiçbirini yapamaz ama gönülden onlara bağlıdır; işte o da aynı hayra ortaktır. Hülasa sizler de ahiretin bir parçası olun, dünyanın bir parçası olmayın. Dünyanın parçası olursanız eğer dünyanın akıbeti bellidir, yeri cehennemdir. Dünyanın parçası olanların da akıbeti cehennemdir.

Nefsini her zaman kusurlu gören, kusuru hep kendinde arayan insan terakki eder. Hz. Yusuf Aleyhisselam gibi “Ben nefsimi temiz edemem, beri edemem.”diyen ve “Ey nefsim, kusur sana aittir. Dışarıda kusur yoktur.”diyen insan terakki eder. Abdurrahman-ı Taği Hazretleri (k.s), hayatta gıpta ettiğim birisi varsa o da talebedir, diyor. Çünkü talebe, kendini her zaman nakıs, eksik görür; matlubuna ulaşamadığını bilir. Ve sürekli terakkiyet içindedir. Büyüklerin haline bir bakın, onların halinde tevazu, mahfiyet ne kadar had safhadadır. Allah da onlara maneviyat adına, ilim adına, hizmet adına bin bir lütuf ikram etmiş. Allah sizlere muvaffakıyetler versin.

Allah samimi insanlara verir. Mesela bir insan küfürde samimi ise küfürde derinleşir. Dünyayı istemede samimi ise Allah ona dünyayı verir. Mesela zalimse ve zulmünde samimi ise zulmünü derinleştirir, çok zalim bir insan olur. İyi işlerde samimi ise onu orada yükseltir. Samimiyet yoksa ortada kalır insan. Allah sizlere sadakat, ihlâs, samimiyet versin ki Rabbül Âlemin o yüksek mevkilerde sizleri derinleştirsin. Mevlana Hazretleri der ki bir çocuğa Allah büyüklere verdiği aklı bahşetse, çocuk büyükler gibi tahayyül etse çocukken ihtiyar olur. İhtiyarlara da gençlere verdiği aşkı bahşetse ihtiyarlar da her zaman diri ve genç olur. Allah sizlere muhabbet versin.

Zahmetle yapılan bir ibadet ü taat, zahmetsiz yapılan ibadet ü taatten bin defa daha üstündür. Rabbül Âlemin ayeti kerimede “Biz kulumuzun samimiyetini muhakkak sınayacağız. Onu evladı ile kazandığı mal ile çoluk çocuk ile bir sınama yapacağız. Onun için ahirette vereceğimiz makam ve mevkiler vardır. Acaba ilerde ona bahşedeceğimiz şeylere gerçekten layık mıdır, değil midir?” buyurur. Rabbül Âlemin bizi büyük sınamalar ile sınamasın, bunun için dua edelim. Kişi hakiki bir imana sahip bir şekilde “Ya Rabbi, ben dünyamı ahiretim için feda ettim.”diyebilmeli. Biz şu an bizden istenileni yapmıyorsak demek ki hakikaten, kalben cenneti istemiyoruz. Allah’tan biz ne istesek Allah onu bize veriyor; kalben dünyayı istersek dünyayı veriyor. Dil ile değil kalben ahireti isteyene de ahireti veriyor. Musibetlerin en büyüğüne maruz kalanlar, en yüksek hizmeti yapanlardır. Evvela peygamberler, sonra asfiya, evliya insanlar…

Allah’tan muhabbeti dileyin, aşkı dileyin. Muhib bir kalp ile şu an bu sohbeti dinleyen Allahu âlem karşılığında dünya verilse dünyayı elinin tersiyle iter, “Benimle şu sohbetin arasına girme.”der. İnsan kalben, muhib olarak bir şey dinlediği zaman sesin arkasındaki sesi işitir. O ses ile ruhu mest olur. Dünya tümüyle ona tecessüm etse ve “Ben seninim, onu bırak.”dese bir saatini dahi dünyaya değişmez. Hakiki muhip, âşık budur. Hatta sesi dahi işitmese rabıta ile alacağını alır. Allah dış dünya ile iletişime geçebilmesi için insanda beş vasıta yaratmış; göz, kulak, dil, burun ve doku. Bu beş şey bir araya gelince tam bir iletişim olur. Bir de kâinatın ötesinden gelen mesajları alabilmesi için bâtıni beş duyu daha yaratmıştır; kalp, ruh, sır, hafi, ahfa. İnsanda aşk olunca bunlar harekete geçer. Tasavvufta da bu vardır, tasavvuf ile bu duyular harekete geçer. Zaten insan niye tasavvufa girer ki? İnsan muhabbeti arıyor esasen. Muhabbet ise tasavvufta vardır. Tasavvufun dışında başka hiçbir yerde aşk, muhabbet verilmez. Çok âlim, çok bilgili olur ama ağzından çıkan her bir kelime, her bilgi ölüdür, aşk ile dirilmediği için. Allah dostları aşkı aramış ve tasavvufta bulmuş.

Hz. Osman (r.a), taaccüb ederim o insana ki ölüm ona en yakın şey olduğu halde müferrah, gülerek bir hayat sürdürür. Ölümün ardında ne var, merak etmez. Yığın yığın bu insanlar gittiler, dönmediler. Nereye gittiler, merak etmez. Allah kullarına dünyaya nispeten çok daha güzel nimetler hazırlamıştır ve dünyanın onun yanında bir sivrisineğin kanadı kadar değeri yoktur. Öyle muazzam bir dünya hazırlamıştır, buna rağmen cennete karşı bir iştiyak yok, hala dünyada kalma arzusu var. Cehennemi yarattım, buyurur; buna rağmen iman etmezler, günahın ardından tevbe etmezler. Şeytandan, nefsten her zaman kötülük görürler; dünyayı severler ama dünya onlara huzur vermez, her zaman zarar verir. Buna rağmen hala onlarla arkadaşlık kurarlar. Allah’tan ise sürekli iyilik görürler ama O’na sırtlarını dönerler. İşte, diyor Hz. Osman böylesi insanlara taaccüb ediyorum.

Behlül Dânâ Hazretleri, bir gün halife Harun Reşit’in huzuruna üstü başı tozlu, kılık kıyafeti perişan bir halde çıkar. Harun Reşit: “Ey Behlül! Nedir bu halin, nereden geliyorsun?”          Behlül Dânâ, “Çok uzak bir yerden geliyorum.”diye cevap verir. “Nereden?” sorusunun cevabı ise “Cehennemden geliyorum.”olur. Harun Reşit devam eder: “Hayırdır, oraya niçin gittin?” “Dünyada iken ateşe ihtiyacım oldu, bulamadım. Cehenneme gideyim de alayım dedim.” “Peki, alabildin mi?”der Harun Reşit. “Hayır, alamadım. Bekçiler bana dediler ki “Ey Behlül! Dünya ehlinin zannettiği gibi cehennemde ateş yoktur. Herkes dünyada iken nahoş amelleri işlemekle ateşini kendiyle beraber getirir.”

İşte, insan ahirette cenneti de beraberinde getirir, ateşi de. Rabbül Âlemin sizlere güzel ameller nasip etsin. Evvela muhabbeti sizin kalbinize bağışlasın. Çünkü “El haşru mea men ehebbe” hadisi şerifi vardır. Bu tüm ümmete müjde olacak bir hadisi şeriftir, gönlünde kim varsa insan onunla haşredilir.

Ve sallahu aleyhi vesellem…

Seyda Alameddin (k.s.)

  • tarihinde oluşturuldu.

Nurşin.com | 2025 | Tüm Hakları Saklıdır.