RABITA: MUHABBETİN EN KIYMETLİ ANAHTARI
Kelimat-ı Kutsiyye kitabının içerisinde baş hususta yer alan bir mesele vardır. Gavs-ı Hizan (k.s) şöyle bir ibaresi kullanır: “Bizim dönemimizde sünnet, gece karanlığı içerisinde parlayan bir yıldız gibidir.” Bidatler öyle bir hücumla insanların maneviyatını kuşatmış ki karanlık gibidir. Dolayısıyla bir sünnet, bu manada gece karanlığında parlayan bir yıldız gibidir. Yani gündüz yıldızları göremezsiniz, ışıkları belli olmaz. Ama karanlık çökünce yıldızların parlaklığı kendisini gösterir. Onun için Seyda-i Tağî’nin (k.s) evsafları içerisinde bidatleri izale eden, kökten kaldıran yer almaktadır.
Seyda-i Tağî’nin (k.s) kendi dönemindeki en büyük icraatlarından biri bidatlerin tasfiyesidir. Onun dönemine kadar tasavvuf devam etmekteydi; fakat bidatlerin hücumatlarına maruz kalınmıştı. İmam-ı Rabbani (k.s) döneminde de benzer bir hadise yaşanmıştır. İmam-ı Rabbani (k.s) müceddid olarak kabul edilir. O da bir tasfiye yapmıştır. Ve Seyda-i Tağî (k.s) “Allah’ın bereketi, büyüklerin himmeti ile kıyamete kadar bidatlerin hücumatına karşı muhafaza altındayız.” demiştir. Gavs-ı Hizan (k.s) “Bir insan bidatsız bir şekilde tasavvufî bir meşrepteki farz amelleri, sünnetleri yerine getirse ama tek bir bidatı işlese o bidatı işlemeyen tek bir farzı yerine getiren diğer kesimden amel ve ehemmiyet bakımından çok daha rütbesi yüksektir.” Gavs-ı Hizan (k.s) şunu da dile getirmektedir: “Hücumatların bu şekilde yoğun olduğu böyle bir dönemde az bir gayret, çaba gösteren bir insan, öyle makamları elde eder ki geçmiş dönem insanları yıllarca çalışıp o makamları elde edemezdi.” Böyle bir dönemde yaşıyoruz.
Gavs-ı Hizan’dan (k.s) bugüne baktığımız zaman bidatların hücumatı, fitne fesatın yoğunluğu çok daha fazladır. Bu zamanda bu söz çok daha kıymet kazanmaktadır. Yani bu zamanda bir insan, hakiki anlamda ihlaslı bir şekilde bidatlerin işin içine girmediği böyle bir dönemde hakiki bir meşrep üzerine az bir ciddiyet, gayret, azim gösterirse öncekilerin yıllarca kazanamadığını az bir gayret ile kazanma ihtimali çok daha yüksektir. Onun için Hz. Resûl (s.a.v) de “Ümmetimin fesada girdiği bir dönem içerisinde gayret, ciddiyet gösterip bir sünnetimin ihyasına çalışan bir insan için 100 şehadet makamı vardır.” buyurmuştur. “Yüz kere şehit olursunuz, ölürsünüz; o yüz kereden elde edilen makam bir sünnetin ihyası içerisinde vardır.” demektedir. Şimdi biz böyle bir dönemde yaşıyoruz. Şu noktada da Allah’a karşı çok müteşekkir olmamız lazımdır: Hakikaten ehl-i velayete herkes tevazu gösteriyor, el bağlıyor, başını eğiyor. Çünkü halisane, hakiki bir meşrep olarak gelmiştir. Tasavvufun özü ne ise o yaşanıyor. Onun dışında kirlilik, bulanıklık kesinlikle o berraklığın içerisine girmemiştir. Elhamdülillah, demek lazım.
Gavs-ı Hizan (k.s) rabıtayla ilgili olarak “Bir insan sadece rabıta ile maksadına ulaşır; ama evrad ile olmaz.” demiştir. Yani rabıtanın ehemmiyetine çok önem vermiştir. Gavs-ı Hizan (k.s) “Rabıta bir manada mürşidini hazır etmek demektir. Onu bütün benliğinde hissetmek, büyüklüğünü kabul edip kendi noksanlığını da görmek anlamındadır.” buyurmuştur. Rabıta bu manada çok ehemmiyet arz etmektedir. Rabıta, muhabbetin oluşmasında vasıta olarak kullanılmıştır. Muhabbet her şeyin esas ve temelidir. Allah’a gitme noktasında en hızlı vasıta, en hızlı ulaşım muhabbettir. Önce üstada karşı muhabbet beslenir; üstadın üstadından Hz. Resulullah’a (s.a.v) ve O’ndan (s.a.v) da en hızlı bir şekilde Allah’a ulaşmanın vasıtası ve yolu rabıtadır. Muhabbet bu manada temeldir ama muhabbetin meydana gelişinde en büyük etken rabıtadır. İnsan tabi ne yaparsa yapsın, hangi ibadeti ederse etsin; ibadette önem ve esas kabul edilen şartlara riayet edilmiş mi, edilmemiş mi? Kemalat sayılan kabul görülen odur. Mesela bir insan namaz kılar, fakat kıbleye dönmemişse veyahut namaz kılar bütün farzları, erkânları yerine getirir, ama abdest almamışsa; ya da temiz bir mekânda kılmamış ise yapılan namaz, namaz olarak kabul görmez. Tasavvufta da rabıtanın şartları bütünüyle yerine getirilmez ise rabıta, rabıta olmaz. Dolayısıyla rabıtada beklenilen menfaatler de elde edilemez. Evrad için de bu mesele böyledir. Diğer bütün ibadetlerde de mesele budur.
Bir tasadduk noktasında esas olan gizliliktir. Mesela tasadduk yapıp cami yaptırıyor; fakat ismini bu camiye yazdırıyor, bir manada yaptığını artık tahrip ediyor. Çünkü bütünüyle niyet esastır. İbadetlerde de en baştaki niyet şöyle olacak: “Ya Rabb! Senden başka hiçbir mülahaza, hiçbir beklentim yok.” Ama böyle değil de bu ibadetimi şu insan da görsün dediği andan itibaren Allah’a bir manada şirk koşmuş olur insan. Nasıl oluyor? Allah içinde oluyor ama falan insan da içinde olsun. Fakat Allah için mesela şu yapılabilir: Zekât verirken insanlar kendisine gelsin, bu vazifesini bilsin diye teşvik niyeti ile aşikâr verilebilir. Dolayısıyla tasavvufta da bütünü ile niyet Allah mülahazası olmalıdır. Yani “Ya Rabbi! Kendi noksanlığımın, bataklığın içerisinde olduğumun farkındayım. Ben kim sana ulaşmak kim! Ben kim sana sesimi kabullendirip duamın kabulüne vasıta olmak kim! Ama sana dost olan bir zâtı biliyorum, ben ona ulaşabiliyorum.” İnsan bu noktada acziyetinin farkındadır. Bu şekilde hareket edip Allah’a dost olan kişi ve zâtların dostluğunu kabullenip kazandığınız takdirde, Allah’la dostluk kazanılmış olur. Ama bütün bu şeyler yapılırken edebe çok riayet edilir. Rabıtada yapılması gereken ne ise yapmak, bütünü ile mülahazada Allah rızasını hedeflemek, Peygamber (s.a.v) rızasını hedeflemek, Sâdât-ı Kiramın muhabbetini hedeflemek.
Seyda-i Tağî’nin (k.s) halifesi olan Şeyh Sami el Zülcari ayrılırken kendisine “Üstadım memleketime döneceğim, bana bir tavsiyeniz var mı?” diye sorar. Seyda-i Tağî (k.s) “Beni sev, beni sev, beni sev.” der. Beni sevmek en hayırlı ibadettir. Çünkü beni severseniz Allah’ın rızasını elde edersiniz. Örneğin insan padişaha günümüzün tabiri ile bir başbakana ulaşmak istiyor. Fakat ulaşım mümkün değil; ama başbakana hakiki anlamda dost olmuş bir kişiye ulaşmanız mümkündür. O insanın dostluğunu kazandığınız zaman ister istemez başbakanın dostluğunu da kazanıyorsunuz. Padişahın dostluğunu da kazanıyorsunuz. Hz. Resulullah’a (s.a.v) Allah demiştir ki “Eğer sen olmasaydın kâinat namına, dünya namına hiçbir şey yaratılmaz idi. Yaratılmasındaki birinci müsebbip sensin. Benim kâinata olan bakışım senin kalp gözünden baktığım içindir.” demiş ise elbette ki Hz. Resulullah’ın (s.a.v) yerine geçebilecek, O’nu (s.a.v) temsil edecek, dillendirecek, Sâdât-ı Kiram için de bu manada geçerlidir.
Elbette ki o gönülden bakmak, o gönlü kazanmak; Allah’a bakmak gibi bir şeydir. O gönle itaat etmek, Allah’a itaat etmektir. Eğer bu manada meseleye öyle bakarsak öyledir. Hz. Resulullah’a (s.a.v) risalet vasfı ile itaat etmek, Allah’a itaattir; O’nun elçisidir. Nasıl ki bir ülkeye bir temsilci gönderildiğinde, temsilciye karşı saygısızlık o başbakana karşı saygısızlıktır; o elçiye itaat başbakana itaattir, Allah ile Resûl (s.a.v) arasındaki münasebet de budur. Resûl elçi demek, O’nun namı ile gelmiştir. Hz. Resûl (s.a.v) Sâdât-ı Kiram için “Onlar varisim elçim, temsilcimdir.” diyorsa bu manada itaat o manada itaattir. Ama hakiki temsilcileri ayrı görmek lazım. Hâşâ ve kella bir Seyda-i Tağî’ye (k.s) temsilci değildir demek, şüphelenmek saygısızlık değil midir? Veyahut Seyda-i Tağî’nin (k.s) söylediği sözlere itaat etmemek, onları benimsememek, onlardan şüphelenmek akılsızlık değil midir? Kendisi onlarca evliyanın mürebbisi olmuş bir insandır. Eğer Seyda-i Tağî (k.s) “Bu meşrebin kaynağı berraktır, kıyamete kadar devam eden bidatten mahfuzdur; ehl-i velayetin nemalandığı bir yerdir.” diyorsa bu sözden şüphelenmek akılsızlık olmaz mı? Acaba Seyda-i Tağî (k.s), kendi dönemini görmüş ama yarını göremediği için bu söze pek itibar edilmez, denirse kendi aklınızdan şüphelenmek lazım değil midir? Onların hepsi “Bizler Allah’a ulaştık, bu makamları elde ettik, ulaşmadaki tecrübemiz bu, prensibimiz bu, sistem bu, cadde bu.” demektedir. İmam-ı Rabbani (k.s) aynısını söylüyorsa, İmam-ı Gazali (k.s) aynısını söylüyorsa; itaat etmemek, prensiplerine riayet etmemek, onların muhalifinde, ben kendi bildiğimle hareket ederim demek, doğru mudur? Ya da televizyondaki insanlara, ben onları bilirim demek akılsızlık olmaz mı? İnsan kendi bildiğiyle acaba ne derece bir ehemmiyet kazanıyor? Dünya bilgisi ne derece doğrudur ki, kendisinin ahiret bilgisi de doğru olsun? Dünyevi anlamda ne kadar işini çözmüş de, ahiret noktasında çözebilsin? Veyahut televizyonda çıkanların bu insanların emniyet ve güvenine ne derece ehemmiyet veriyor? Bu insanların bilgisi doğru ama bilgisini ne derece iyi kullanıyor, emin kullanıyor? Suiistimal edilmediğini nerden bilecek? Çoğu suiistimal edilebiliyor. Onun için bu mevzuda elbette ki Sâdât-ı Kiram’ın sözlerine riayet etmek gerekir. Ama ulaşmanın yolu da muhabbet, muhabbeti de peyda ettirecek rabıtadır.
Zamanında bazı meşayihler, Sâdât-ı Kiram müridlerine karşı talim noktasında sadece rabıta ile intizar edip, hususen rabıta ile maksatlarına ulaştırmışlardır. Rabıtanın akşam ile yatsı arasında yapılan bir şekli, üstadın manevi bir nurunun alnından gelip müridin bütün bedenini kuşatıp aydınlanma mülahazasına kilitlenmesidir. Fakat onun dışında gündüz olarak, hatta namaz noktasında dahi üstadın bir kılıf gibi müridin üstünde olmasını düşünme şekli de var. Fakat normal hayatta dahi rabıta meselesi her an gönlü ona bağlamaktır. Bu nasıl olabilir? Mesela bir arabaya gönül bağlamış olan bir insan yemesinde, içmesinde her zaman o arabayı düşünür. Veyahut bir ev almaya gönül bağlamış olan bir insan sürekli ona rabıta kurar. Rabıta, yani gönlü onunla irtibat içerisindedir. Rabıta ‘rab’ kökünden gelir. Bağlanmak, irtibatlandırmak nasıl ki oluyorsa insan da üstadına karşı böyle ufak bir muhabbeti gösterirse zaten kendi kendine olur. Rabıta çok önem arz etmektedir. Mesafelerin maksada ulaşmasındaki büyük bir vasıtadır. Rabıta hiç terk edilmemiştir; öyle ki Sâdât-ı Kiramdan bugüne kadar devam eder ve nasıl olmuş ise aynısını yapmak istiyoruz. Bir zerre kadar dahi değişim olmaması açısından aynısını yapmak.
Seyda-i Tağî (k.s) döneminden bugüne kadar okuyan talebelere karşı tahsil ve ilmine binaen büyük bir ehemmiyet arz edildiğinden dolayı hatme ve rabıta çok ehemmiyet verilmiştir. Geri kalan evrad noktasında ise malum ilmi ile mahzul oluyor. Evrad yapmasınlar demişler; ama rabıtaya, hatmeye ehemmiyet vermişlerdir. Rabıta yapılmadığında memnun olunmamış; ama evrad yapmak istediğinde müzakerem var, tahsilim var, ezberim var, mütalaam var denilmiş, bunlar gerçekleşmiş. Rabıta bu manada ehemmiyet arz etmektedir. Rabıtayla beraber evrad da çok çok önemlidir; kalp hareketi açısından çok önem arz etmektedir. Kalbin hareketi açısından o da aynı şekli ile yapılırdı. Ayni ile yapılmaz ise bütününde esas kilitlenmek, bir noktaya odaklanmak, farklı bir mülahazaya bağlı kalmak; o mülahazaya bağlı kalındığında hem rabıta olur hem de evradın temeli oluşur. Bu manada Allahu Teâlâ inşaallah din dünyanıza yardımcı olsun. Ehemmiyet arz edilsin.
Gavs-ı Hizan (k.s) “Tasavvufta bizim teveccüh ettiğimiz, kıymet kazanan insan çok önceleri tasavvufa giren değil de; sünnetin ihyası ve tasavvuf noktasında hizmette bulunan kıymet kazanmıştır.” der. Şeyh Fethullah Verkanisî (k.s) de şöyle bir hadise anlatır “Bir gün Seyda-i Tağî’nin (k.s) yanında iken bana dönüp ‘Molla Fethullah şu âlimi görüyor musun?’ diye sordu. Ben de “Çok önde olan âlimlerden bir tanesi, Seyda’ya (k.s) bağlı bir insan.” dedim. O da dedi ki ‘Şu âlimi görüyor musun? Bu âlim 40 yıl çalışsa şu 6 aydır tasavvufa girmiş olan insanın elde ettiği makamlara ulaşamaz.’ ” Demek ki tasavvuf noktasında teslimiyet de çok önem arz ediyor. Teslimiyet bulunmaz ise; Peygamber’in (s.a.v) kapısında, yanında diz çökse dahi misali zerre kadar istifade etmez. Ebu Lehep, Ebu Cehil Peygamber’e (s.a.v) en yakın insanlardı. Ama misali zerre kadar istifade etmediler. Ebu Lehep gibi yaşayıp, Ebu Lehep gibi yuvarlanıp ölmüşlerdir. İnsanda en başta teslimiyet gereklidir. Çünkü gönlü Allah’ın istifade, feyzine bir menfez olarak görmek lazım. Menfezdir. Yukarıdan gelen istifadenin dağılımı açısından bu noktada hizmet edenler çok ehemmiyet arz etsinler. Gönüllerine hususen hizmet edenler teslimiyet noktasında, muhabbet noktasında, edep noktasında dikkatli olsunlar. Seyda-i Tağî (k.s) “Odama girdiğiniz zaman yaptığınız bazı hâl ve hareketlerinizden büyük bir ıstırap çekiyorum. Çünkü sürekli Peygamber (s.a.v), ehl-i velayet odamda bulunuyor ve bir ziyaret trafiği yaşanıyor. Yapılan bazı nedenlerden dolayı, onların incinmesi dolayısı ile benim incinmeme sebebiyet veriyor. Bundan dolayı edebe çok riayet etmeniz icap eder.” Hususen bu mevzu, tasavvuf halkasında sohbet esnasında çok daha önem arz eder. Siz bir yerde o sohbetleri ederken hâlinize çok riayet etmelisiniz. Çünkü bu manada bir temsilcilik yapıyorsunuz, bir mümessil oluyorsunuz. Peygamber’in (s.a.v) maksat ve meramını dillendirme, onların dili olma hükmüne geçiyorsunuz. Peygamber’in (s.a.v) bir sakalı, bir kılı dahi olmak, O’nun (s.a.v) sakalının bir teli dahi olsun O’nu (s.a.v) temsil etmek, “O” olmak insan için dünyada, ahirette en büyük izzet ve şereftir. Ama manen onları temsil etmek, dillendirmek, onlara dil olmak böyle bir konumu Allah, herkese bahşetmiyor. Bahşedildiği zaman da Allah’a karşı çok müteşekkir bir şekilde “Ya Rabb! Son nefese kadar bize verilen bu şeyi, bu konumu bizden alma!” demek, böyle bir dua lazımdır. Allahu Teâlâ din dünyanıza yardımcı olsun.
İnsan meleklerden farklıdır; masumane olarak yaratılmamıştır. Yani günahlar karşısında ayağının kayıp sürçme ihtimali vardır. Ama esas olan her sürçmede bir daha ayağa kalkıp tövbeyi yapıp, kat edilmesi gereken mesafeyi kat edip yolda kalmamak veyahut sürçüp gitmemektir. Bu çok önemlidir. Yapmama noktasında çok azimli olmak, hatta “Ya Rabbi hayâm yok, yüzüm yok. Ama kabulleniyorsan beni eğer bu büyüklerin hürmetine binaen” demek gerekir. Tövbeyi zaten böyle bilmek lazım. “Ben kendimi biliyorum aslında ben o evsaflar, hatalar ile hayatta sana ad olmak noktasında kabul edilemem. Biliyorum ama eğer kabul edilirsem bu büyük insanların hatırasına binaen.” demek lazım. Seyda (k.s), Hazret (k.s), Şeyh Ahmed (k.s), Şeyh Maşuk (k.s), Şeyh Muhyeddin (k.s), Şeyh Fethullah (k.s); o isimlerin hatırasına binaen demek lazım. Ve her sürçmenin arkasında ayağa kalkmak, kat edilmesi gereken mesafeyi hızlı bir şekilde kat edip Allah rızasına her zaman talip olmak, farklı bir manada ümitsizliğe hiçbir zaman girmemek gerekir. O da şeytan ve nefsin en büyük tuzaklarındandır. Ayet-i kerimede: “Ümitsizliğe girmeyin, Allah bütün günahları affeder.” denilmiştir. Fakat şeytanın en büyük tuzağı “Sen de kendini biliyorsun ki kesinlikle bir ad olmaya mazhar olmazdın; dolayısıyla senin için sonuç kötüdür, yapacağını yap.” demesidir. Ama Allah diyor ki “Ey nefislerine zulmetmiş olanlar! Allah’ın rahmetinden, mağfiretinden ümitsiz olmayın. Allah dilediği zaman bütün günahları affediyor.” (Zümer:53) Allahu Teâlâ kabul eylesin.
İnşallah hizmetinize büyük bir ehemmiyet verirsiniz. Hizmet bu dönemde çok önem arz etmektedir. Eğer biz iki, üç insanı evimize çağırıp bir filmden, bir diziden bahsediyorsak, gıybet ediyorsak manen bilmek lazımdır ki, biz bu çabayı aslında şeytan venefsin vazifesini yapma noktasında gayret ediyoruz. Eğer ki biz iki, üç insanı evimize çağırıp bütün imkânlarımızı sunup -mesuliyet adına- Allah, Peygamber’den (s.a.v) bahsetmezsek, tasavvufun ifadesi noktasında gayret göstermezsek, bilmek lazımdır ki yaptığımız şey nefsanî ve şeytani olan icraatın ufak bir parçası olur. Ayrıca şu da güzel değil “Ben istifademi ettim, alınması gerekeni aldım, evimde oturacağım. Bu insanlardan bana ne!” Böyle denilmesi Allah nezdinde çok enaniyet, bencillik olduğundan dolayı Allah, o insanı da pek kabul etmiyor. Birkaç insan ile arkadaşlık kurmuş isek düşünmek lazım; bizim bu insanlarla ortaklığımız ne? Eğer bizi bir araya getiren dünya ise korkmak lazım. Bu insanlarla Allah’a dair münasebet kurmayıp O’na sevk etmiyorsa, kalpleri buluşturulması gereken zât ile buluşturmuyorsa; kalpleri dizilere, filmlere malayani şeylere buluşturuyorsa bu noktada endişe etmek lazım. Biz bu manada bir azim gösterirsek, bilmek lazımdır ki ayet-i kerime “Eğer ki siz cennet gibi bir makama talipseniz…” cennet deyip de geçmemek lazım. Cennet demek bir yere gidip oturmak değildir. Bir şekilde sürekli Cenâb-ı Allah’ın ebedi hayatta değişik değişik nimetlerine mazhar olmak gibi bir şeydir. Eğer biz Cemallullah’a talip isek ayet-i kerimede “Allah, müminlerden canlarını ve mallarını kendilerine cennet vermek üzere satın almıştır.” (Tevbe:111) Yani cenneti istemenin karşılığı hem nefsle hem mal ile bir cehd ü gayretten geçer; onu bilmek lazım. Yaptığımız bu cehd ü gayret ise eğer Sâdât-ı Kiramın mizanında aynı ayarda değil ise orda da korkmak lazım. Nefsin ve şeytanın tuzağında olduğumuzu bilmek lazım. Bu manada inşaallah gayret olsun. Eğer ki sizin arkanızda bir Seyda (k.s) kudsiyeti bulunur, bu üstad son nefesinde şu makamlardanım diyorsa elbette ki bu üstad çok büyük olarak görülür. Hizmet noktasında böyle çok yüksek hedeflere niyetlenmek lazım.
Essalamü aleyküm…
- tarihinde oluşturuldu.