“BİZİ SEV, BİZİ SEV, BİZİ SEV”
Şeyh Maşuk (k.s), Seyda’nın (k.s) hem dayısı, hem de üstadının üstadıydı. Malum Seyda (k.s), izni Şeyh Molla Muhyeddin’den (k.s) sonra Şeyh Maşuk’tan (k.s) almıştır. Şeyh Maşuk (k.s), Şeyh Ahmed el Haznevî’nin müridi ve halifesiydi. İntisap ettiği dönemlerde Şeyh Ahmed’e (k.s) karşı çok aşırı bir muhabbet duymaktaydı. Hatta bazı anlar onun yokluğuna dayanamıyordu. Mutlaka görmek isteği ile dopdolu oluyordu. O yıllar savaş yılları; aşırı bir kıtlık yaşanmaktaydı. Böyle bir zamanda gitmek için her defasında bir bahane sürüyordu. Bir defasında Şeyh Maşuk (k.s), babasının yanına gidip “Ben üstadımı çok özledim; onu göremezsem dayanamam. Hazne’ye gitmem lazım, hac mevsimi geldiğinde hac bahanesiyle oraya gideceğim.” der. Hacca gidecek ama yolu oraya düşsün diye üstadının ziyaretine de gidecekti. Babası ise ona şöyle dedi “Şeyh Maşuk, bu çok güzel bir düşünce. Allah hâlini mübarek eylesin; fakat bende hac parası yok.” Bunun üzerine Şeyh Maşuk (k.s) “Ben onun tedarikini yaptım. Bazı şeylerim vardı, sattım. Hac bahanesiyle üstadımı ziyarete gideceğim.” der. Bir gün rahatsızlanır. Bayılma hâli gibi bir hâl yaşar. Bu hâline de kimse vâkıf olamaz. Hasta olduğunu zannederler. Bölgedeki hastanelere, doktorlara müracaat ederler. En son Diyarbakır’a gelirler. Doktor ona teşhis yapamaz. Dönüş sırasında Şeyh Maşuk (k.s), yanında bulunanlara Diyarbakır’ın ufuklarında bir tepeyi işaret eder. Sonra tepenin başına çıkarlar. Üstadının bulunduğu Suriye’deki Hazne’ye yüzünü verir. Diz çöker ve kendine gelene kadar ağlar. Yanındakiler, hastalığının üstadına karşı olan muhabbetinden kaynaklandığını anlar. Üstadına ziyaretlerinden birinde evrad u ezkarını çekerken üstadı onun yanına gelir. Kendisine “Allah mübarek eylesin, evrad u ezkarını çekiyorsun.” der. Şeyh Maşuk (k.s) “Ben çoktandır çekiyorum. 10 gün oldu, ben buradayım; fakat ben bu evrad u ezkarımı çekerken sanki istifade etmediğim hissiyatına kapılıyorum.” Şeyh Ahmed el Haznevî (k.s) “Sen buraya geldiğinde etraftaki otlar çok kısaydı. Şu an çok uzamışlar, büyümüşler. Sen buraya geldiğinde tırnakların da kısaydı, tırnakların da uzamış. Bu zaman içinde bunları hiç hissettin mi?” der. Tasavvufta bazı şahıslara verilen istifade kendilerine hissettirilmez. Hiç şımarmamak lazım. Bazılarına hissettirilir, bazılarına hissettirilmez. Fakat Şeyh Ahmed (k.s) ona “Sizden istifade çok olacak.” der. Hakikaten üstadının vefatından sonra Şeyh Maşuk (k.s) gibi bir zâttan hem ilmî sahada hem de tasavvufî sahada çok büyük istifadeler sağlanıyor.
Ehl-i tasavvufun bütününe baktığınız zaman onların istifade etmelerinde en büyük vesilenin muhabbet olduğunu görürsünüz. Tasavvuftaki evrad u ezkar, hususen rabıta ve diğer ameller muhabbeti peyda ettirmek, muhabbeti cezbetmek maksadıyla yapılır. Yoksa var olmak, varsa ziyade etmesini sağlamak maksadı vardır. Sahabenin de içlerinde derece derece olmaları, önde gelen Hz. Ebubekir-i Sıddık’ın (r.a) sıddîkıyet makamına vasıl olması; Hz. Peygamber’e (s.a.v) sırdaşlık konumuna gelmesindeki sebep O’na (s.a.v) olan aşırı muhabbetidir. Ve muhabbet, sınırsız bir teslimiyeti de arkasından getirir. Sınırsız teslimiyet; bütün şeytan, nefsve insî şeytanların vesveselerine karşı adeta bir şeyle tıkamaktır. Bu manada insan, hem üstadını ziyaretinde hem de diğer amellerinde muhabbeti hedeflemelidir. Bu istikamette yapılması gereken şey ne ise ehemmiyet vermesi lazım. Seyda’daki (k.s) muhabbet noktasında şu misal arz edilebilir: Rahatsızlığının çok ağır olduğu bir dönemde yerinden kalkamaz iken, vefatını herkesin beklediği bir anda olmadık bir karar aldı. “Ben hacca gideceğim.” Kimse onun hacca gitmesine bu manada yanaşmadı. Uçağa sedye ile yatalak bir şekilde bindirildi. Gidilirken bile dahi Mekke’ye varmadan vefat edeceğine kesin gözle bakıldı. Fakat onunla beraber gidenlerin şahadeti ile Seyda (k.s) Medine-i Münevvere’ye, Mekke’ye ayak bastığı andan itibaren hiçbir gençte olmayan bir kuvvete sahip oldu. Adeta dirildi ve gelirken çok dinç olarak geldi. Onun sırrı da muhabbet olarak algılanabilir. Çünkü Seyda’nın (k.s) ifadesi ile Şeyh Nasır (k.s) döneminde Şeyh Nasır’ın (k.s) salih müritlerinden bir tanesi sekerata girerken etrafındakiler “Lâ ilâhe illallah Muhammeden Resulullah” cümlelerini ona telkin ederler. O esnada artık vefat edeceğini zannederler. Sonra biri “Şeyh Nasır sizin ziyaretinize geldi.” dediği an o zât adeta birden bire dirilir. “Kurban siz hoş geldiniz niçin zahmet verdiniz?” der. Şeyh Nasır (k.s) “Ben seni yolcu etmek için geldim, zahmet verdim; fakat giderken selam söylersin.” der ve ayrılır. Sekerattaki zât o an vefat eder. Muhabbet böyle bir hadisedir. İnsan ölü olsa bile hakiki anlamda bir muhabbet insanı diriltiyor. Diriyi çok daha kolay diriltir. Nasıl ki Şeyh Ahmed el Rufai (k.s), Hz. Peygamber’in (s.a.v) ziyareti sırasında -Seyda’nın (k.s) ifadesi ile- aşk u muhabbetinden gelen şu beyit ile:
“Ey ceddim! Önceleri uzaktan size selam gönderiyordum. Şimdi bizzat başınızdayım. İsterim ki bu kabr-i şerifinizde mübarek elinizi çıkarın öpeyim.” Muhabbeti ile bunu söylediği anda oradaki pek çok insanın şahadeti ile Hz. Peygamber (s.a.v) o mübarek kabrinden elini çıkartır. Şeyh Ahmed el Rufai (k.s) de öper. İnsanda bu muhabbet inşallah olursa; manen o büyüklerin, o üstadların makberleri başında onların elini öper. Gaye bu olunca insanın ne yapıp edip bu manada muhabbeti elde etmek için gayret etmesi lazım.
Tasavvuftaki kurallara ehemmiyet vermek gerekiyor. Rabıtaya ehemmiyet vermek lazım. Allah’a muhip olma makamını elde edebilme adına hizmete ehemmiyet vermesi icap eder. Çünkü her şey vermekle azalır iken muhabbet, tasavvuf, ilim istisnadır. Bunlar vermekle azalmaz. Vermekle çoğalan şeylerdir. İlim, muhabbet, tasavvuftaki istidatlar. Şayet bu manada bir gayret olmaz ise var olan şeyin zamanla yok olma ihtimali söz konusudur. Allah’ın insana bahşettiği ilmin hakkı ifa edilmezse, başkasına böyle bir tebligat yapılmazsa var olan ilim unutulur. Hafızlık da öyledir; muhabbet şayet verilmezse, hatırlanmazsa, var olan şeyin zamanla kaybolma ihtimali var. Tasavvuf gibi yüksek bir konum, ehl-i velayete nasip olmuş bu makam kişiye verildiği zaman yapması gereken hizmet noktasında ihmal ederse var olan şeyin kaybolma riski var. Ama dünya malı öyle değil. Dünya malı verildikçe azalır. Allah namına ahiret tarafına bakan manevi mal ise, tam tersi verilmez ise azalma ihtimali var. Allah ziyaretlerinizi kabul eylesin inşaallah.
Hizmetinize ehemmiyet vermek lazım. Seyda (k.s) “Bana verilen şeyden Allah’a karşı ümitvarım; şu üç dört insanın -tevazu makamında söylenmiş bir ifade şu üç dört- insanın yaptığı hizmetin hatırasına binaen.” buyurmuştur. Burada adeta kendi yetiştirdiği talebelerine, saliklerine “Sizin bu manada kulağınız açık olsun. Şu hizmetin üstünde bir hizmet olmaz.” diye işaret etmektedir. Bütün imkânlarımızı, gayretimizi, ciddiyetimizi bu manada seferber kılıp hizmete ehemmiyet vermek icap eder. İnsandan istenilen şey; Allah’a şunu ispat etmek: gayret, teslimiyet, muhabbet, sadakat. Bu manada ne kadar sahiciyiz? Bunu Allah’a, diğer mahlûkata ifade ettirmek. Allah’ın ihtiyacı yok ama Allah’ın diğer mahlûkatına ifade ettirmek. Gayret gösterildi; fakat netice oluşmadı. O Allah’ın bilebileceği bir iştir. İnsanın o manada gayret ederken ihmali var mı, sadakatinde ihmali var mı, samimiyetinde ihmali var mı, yok mu? Eğer yok ise niyetinize göre Allah sizinle muamele edecektir. Ama sadakat, muhabbet, teslimiyetin gayret noktasında ihmali varsa verilen konum ne ise, onun hakkı ifa edilmiyor diye Allah muhafaza insanın uzaklaşması da ihtimaldir. Çünkü pek çok medresede gördük ki adeta velayete aday olabileceği bir müesseseye milyonlarca insan arasından bazı insanlar seçiliyor. Seçilen bu talebeler, bu işin farkında değil; ama adeta arkasında velayete, Hz. Peygamber’e (s.a.v) varis olmaya aday olabilecek bir müesseseye davet edilmiştir. Bu Allah’ın büyük bir lütfu, büyük bir konumu. Ama o müessesede yapması gereken gayret, ciddiyet, teslimiyet, muhabbet ve sadakati tam iyi bir şekilde göstermediği için farklı sebeplere mazeretlere binaen, kişinin bunun hiç farkında olmadan mevcut müesseseden çıktığını görebiliyoruz. Tasavvuf da böyle bir hadisedir. Seyda-i Tağî’ye (k.s) bir müridi “Efendim bizden bir isteğiniz, yapılmasına dair bir emriniz var mı?” deyince Seyda-i Tağî (k.s) “Bizi sev, bizi sev, bizi sev.” der. Sonra şöyle devam eder “Bizi sevmek en hayırlı ibadettir. Çünkü bizi seversen Allah’ın rızasını kazanırsın. Çünkü kalbimizde Allah, Hz. Peygamber (s.a.v) ve Allah’ı yansıtan diğer büyükler var. O büyüklerin dışında kalbimizde hiçbir şey yok. Bu kalbe yönelik seversen onların teveccühünü kazanırsın. Malumunuz kitaplarda bahsedilir. Hz. Yakup (a.s), Hz. Yusuf’u (a.s) kaybedince Hz. Cibril kendisinin yanına gelir. Bu kadar mahzuniyetinin sebebini sorar. “Niçin bu kadar hüzünlüsünüz? Kalbinizi niçin bu kadar Yusuf’a verdiniz? Bunu Allah kabul eder mi? Bir kalpte iki maşuk olur mu?” Hz. Yakup (a.s) “Ben Yusuf’u kendimden üstün görüyorum. Ona bakınca Allah’ı görüyordum. O bana Allah’ı yansıtan bir aynaydı. Bana Allah’ı yansıtan aynamı kaybettiğim için üzülüyorum. Ben aynanın kendisini değil, aynanın içerisinde Allah’ı seviyordum. Şimdi o aynamı kaybettim.” Hz. Peygamber (s.a.v) bize Allah’ı yansıtan bir aynadır. İtaat, muhabbet, aşk bu şekildedir. Sâdât-ı Kiram adeta Hz. Peygamber’i (s.a.v) bize yansıtan bir ayna olma hesabıyla seviliyor. İlk önce ondan fani, fenanın arkasında aynanın içerisinde Hz. Peygamber’i (s.a.v) görme, Hz. Peygamber’de (s.a.v) fani olma, O’nda (s.a.v) Allah’ı görme. Büyüklerin ifadesince Allah; insana insandan tecelli eder. Bir insana insan vasıtasıyla kendisini gösterttirir. Allah, mahlûkat vasıtasıyla az da olsa kendisini bize hatırlattırır. Ama en büyük tecelliyatı insan vasıtasıyla yaptırır. O manada muhabbet çok ehemmiyet kazanır. Hz. Yakup’un (a.s) ifadesi böyle “Bana Allah’ı yansıtan aynamı kaybettiğim için üzgünüm.” Allah din dünyanızda yardımcı olsun.
Ve sallallahi aleyhi vesellem.
- tarihinde oluşturuldu.