TEN KAFESİNDEN RUH HÜRRİYETİNE
Muhiddin Arabî (k.s) bu boyuttan sıyrılıp diğer boyuta geçiş yapınca orada gördüklerini kaleme alır; fakat kaleme alırken kitabın sonuna da şunu ekler: “Benim bu kaleme aldığım şeyler kimler için helaldir?” Yani benim duyduğumu gördüğümü hissettiğimi gören bilen insanlar için helaldir. “Benim gördüğüm boyutu yaşamayan insan, benim söylediğimin maksadını anlayamaz.” Onlara faklı bir âlem gelmiş, gerçek dışı demişlerdir. Yaşanılan boyut gerçek dışı; hakikat, bizim hissettiğimiz gördüğümüz şeydir.
İrade hürriyeti ne kadar büyük bir nimettir. Bir mahkûm diyor ki “Sadece duvara kadar görebiliyorsun, onun ötesine izin yok.” Bu da izafi bir hürriyettir. Şu an bizim de ruhumuzun aslında görmesi, serbest olması gerekenin yanında olan cüzî ve nisbî bir hürriyettir. Aslında göz, kâinatın ötesini görmeyi ister. Kabiliyet bu, onun tabiatı bu. Fakat bedenen bir hapis olayı var. Göz belli bir mesafeye kadar görebiliyor, kulak belli bir yere kadar duyabiliyor. Akıl belli bir yere kadar taakkul ettirebiliyor. Sınırlandırma var. Allah belli bir imtihan içinde yaratmıştır. Fakat insan içerisindeki asıl varlık olan ruh, bedenden sıyrılınca mesafeler, zaman, mekân tümüyle ortadan kalkar.
Hz. Peygamber (s.a.v) Ebu Kuveys tepesinde insanları toplarken ilk önce güvenilir olduğunu tatbik etmek için “Bana güveniyor musunuz?” diye sorar. Onlar da “Evet.” derler. “Dağın arkasında düşman var, sizi bekliyor dersem inanır mısınız?” “Evet, inanırız.” “O zaman şuna da inanmanız lazım ki sizleri bekleyen büyük bir cehennem azabından kendinizi kurtarma adına ben Allah’tan gelen elçiyim.” buyurur. Sonra başka bir hadiste “Ey Kureyş kabilesi! Ey peygamber halası Safiye, ey peygamber kızı Fâtıma! Hürriyetinize bugün kavuşun, hürriyetinizi bugün hak edin. Kendinize azap etmemeye bakın. Kendiniz için bir harekette bulunun, gayret edin. Az bir gayret, hareket olmaz ise yarın Allah nezdinde ben sizin için bir şey yapamamaktan korkuyorum. Onun için az bir hareket olsun ki ben de sizin namınıza bir şeyler yapayım. Abdiyetinizi, hürriyetinizi kurtarma noktasında gayrette bulunun.” buyurur. Çünkü ileride sınırsız bir hürriyet olacak. Zamandan mekândan bağımsız, düşüncelerin insanların olduğu yerde aynı anda yüz milyon yerde bulunabilirler. Bazen bir rüyada insan uçarak uçmanın cuzî numunesini idrak eder. Hatta sekerata girmiş son anda ölümden kıl payı kurtulan insanlar, o esnada -bir iki saniye geçen sürede- hanımımızı çocuğumuzu gördük demektedirler. O esnada geçmiş geleceğe hepsini yaşamak. Onun için cennet hadisesinde yüz binlerce köşk ve huriden bahsedilmektedir. Peki neden? Beden kuvvesi içinde düşünmemek lazım. Bedenin arkasındaki ruha verilen kuvvet olarak düşünmek lazım. Ruhun kuvveti budur; aynı anda yüz bin köşkte bulunabilir. Çünkü ona sınırsız dolaşım seyahati verilmiştir. Şimdi Allahu Âlim, teknoloji çok daha ilerlerse dünya bize çok dar gelecek onu bilin. Teknoloji ilerliyor ya siz bir iki dakikada Amerika veya Avrupa ülkelerine o teknoloji ile girebildiğiniz zaman insan nefes alamayacak duruma gelecek.
Düşünün ki oradaki insan hız, mesafe bu boyutlara ulaşıyor. Orada insanlara dünyaların bahşedilmesi insanın bulunduğu ruh derecesine az sayılabiliyor. Evet, hürriyet, mutluluk, uzun saadet, ikram, izzet buraya nispeten çok daha fevkalade ama orada bulunan ruhun kapasitesine göre de sınırlı olabilmektedir. Onun için orada da dereceler vardır. Alt derece üst derece o dereceleri görünce mümin vefatından sonra “Ben olanları o derece düşünmemiştim keşke dünya hayatında çok daha uzun ömür verilse idi de ibadet ile geçirse idim. Ben bu kadar müthiş olacağını düşünmemiştim. Ben dünya aklı ile dünya çerçevesi ile dünyada inşa edilenlerin üstünü düşünmüştüm. Cenneti bu şekilde tasarlamıştım, ben ne bilecektim ufak cuz-i bir numunedir burası.” diyecektir. Cehenneme giren insan “Ya Rabbi! Keşke biz dünyaya gelmeseydik. Cehennemi bu şekilde düşünmüyorduk.” diyecektir. Aynısını kendi gözü ile görmüş, hissetmiş bir zât düşünün, bu dünya insanı bunun ne kadarını anlayabilecek. Bu insanın eziyeti dışında farklı bir çaresi var mı?
Mesnevide bir kıssa anlatılır. Aklı, muhakemesi ve donanımı ile üst seviyede olan meşhur bir komutan, gece yarısı muharebe dönüşünde ordusu ile bir yerden geçerken yorgun düşmüştür. Etrafındaki askerlere der ki: “Buradan geçerken yere eğilin ve yerdeki taşları toplayın.” Fakat işin sırrını onlara söylemez. Söylememesinin nedeni ise izdiham olmaması adına. Bir kısmı “Allah razı olsun komutanın şu yaptığına bir bak. Bu yorgunluğun üzerine bir de yoldaki taşları mı toplayacağız.” der. Bir kısmı da “Komutan düşünür, bilir. Herhalde işin içinde bir iş var komutan akıllı değil midir? O da bizim yorgunluğumuzu anlıyor ama işin içinde bir iş var.” der. Hepsi düşüncesi nisbetinde komutanı dinler. Sabah olunca heybelerine bir bakarlar ki akşam yerden topladıkları taşlar meğer altın! Komutanın onları altın madeninden geçirdiği anlaşılır. Tabi kıssanın vuku bulup bulmaması bizim için önemli değil. Buradaki hisse ne?
Koca ağacın bütün programı çekirdeğinde bulunur dense bunu mantıkla mukayese etmek güçtür, insan düşünür ancak o günkü aklıyla belki o günkü teknoloji ile bunu anlayabilir. İşte ahirete, cennete, cehenneme de bakılan nazar günümüz nazarıdır. Bu bakış, bu görme ise nakıstır.
Ve sallahu aleyhi vesellem…
- tarihinde oluşturuldu.