EMANETTE EMİN MİYİZ?
EMANETTE EMİN MİYİZ?
Bütün hakların hakiki sahibi, eczâ u mürekkebâtın, cevâhir u ârâzın, esbâb u müsebbebâtın da sahibi olan Cenâb-ı Hak’tır. Ne var ki O, bu hakları, bir kısım yetkili makamlar vasıtasıyla bazı kimselere menfaat, bazılarına salâhiyet, bazılarına da o menfaatlerden yararlanma ve o salâhiyeti kullanma hakkı olarak bahşetmiştir. Bu açıdan hakları ikiye ayırabiliriz: “Bahşedilmiş haklar” ve “iradeye terettüp eden haklar”dır.
Zü´l-hımâr da denilen Esvedül-Ansî´ bir kâhin idi. Yemen´de peygamberlik iddiasında bulunmuş ve Yemen´in bazı bölgelerini istilâ ederek, Hz. Peygamber (s.a.v)´in zekat memurlarını oralardan çıkarmıştı. Bunun üzerine Hz. Peygamber (s.a.v), Yemen valisi Mu´az İbn Cebel (r.a)´e ve ileri gelenlerine mektup yazmıştı. Hak Teâlâ, Esved ül-Ansî´yi, Feyrûz ed-Deylemî´nin eliyle öldürmüştü. Şöyle ki Feyrûz ona bir gece baskını yapmış ve onu öldürmüştü. Resûlullah (s.a.v), onun öldürülüşünü, öldürüldüğü gece haber vermiş ve müslümanlar bu habere çok sevinmişlerdi. Ertesi gün Hz. Peygamber (s.a.v) vefat etmişti. Esved´in öldürüldüğüne dâir haber ise, ancak Rebîü´l-evvel ayının sonunda Medine´ye ulaşmıştı.
Müseylimetül-Kezzâb´ın kavmi Benû Hanîfe Müseylime, peygamberlik iddiasında bulunmuş ve Hz. Peygamber (s.a.v)´e söyle bir mektup yazmıştı: "Allah´ın resulü Müseylime´den, Allah´ın resulü Muhammed´e! Şunu bilesin ki yeryüzünün yarısı benim, yarısı da senin..." Hz. Peygamber (s.a.v) ona, "Allah´ın Resulü Muhammed´den, Müseylimetü´t-Kezzâb´a (yalancı Müseylime´ye)! Şunu bil ki, yeryüzü Allah´ındır. O, onu, dilediği kuluna miras yapar. İyi âkibet muttekîlerindir." diye cevap vermiştir. Sonra Hz. Ebû Bekir (r.a), (halifeliği döneminde) İslam ordusunu üzerine gönderip onunla savaşmış ve Müseylime, Hz. Hamza (r.a)´yı (Uhud´da) öldürmüş olan Hz. Vahşî (r.a) tarafından öldürülmüştür. Hz. Vahşî (r.a), bundan sonra şöyle derdi:"Câhiliyye(küfür)dönemimde insanların en hayırlısını,İslâm dönemimde de insanların en şerlisini öldürdüm."
"Ey iman edenler! Sizden kim dininden dönerse, (bilin ki) Allah onların yerine öyle bir topluluk getirir ki, Allah onları sever, onlar da Allah'ı severler. Onlar mü'minlere karşı alçak gönüllü, kafirlere karşı güçlü ve onurludurlar. Allah yolunda cihad ederler. (Bu yolda) hiçbir kınayıcının kınamasından da korkmazlar. İşte bu, Allah'ın bir lütfudur. Onu dilediğine verir. Allah lütfu geniş olandır, hakkıyla bilendir." (Maide 54) Yukarıda anlatılan olaylar üzerine gelen bu ayeti kerime belirli vazife yapan, dinin hizmetkarlığını yapan kişilere yönelik Allah’ın bir manada (gaybi haberdir) uyarı ayetidir. Ey iman edenler! Kim ki sizden bir adım dininden geriye dönerse, bulunduğu konumun hakkı ne ise ve onu ihfa etmezse, iman gibi ahiretiniz ebedî saadetinizi ilgilendirecek, dünyada huzuru sağlatacak, Allah’ın rızasını elde edecek, Hz. Resulullah’a komşuluk sağlatacak, mevzuda konumunuzun hakkı ne ise bir adım dahi geriye giderseniz Allah sizin hiç bilmediğiniz sizin yerinize, bilinmedik bir kavim getirir ki kendi davasını onunla temsil ettirir, temsiliyet konumunun hakkını onlara verdirir. Yapmanız gereken şeyi yapmazsanız o konumun hakkı ne ise size verilen konum Allah’ın davasını, maksadını beyan etme, bir manada Allah’ın muradını dile getirme, bir manada vekillik vazifesini, hizmetkarlık vazifesini o konuma müterettit olan şey ne ise yapmazsanız, Allah bu yüksek kutsî olan konumu alır.Başka bir kavme verir. Bu öyle bir kavim ki Allah onları seviyor, onlar da Allah’ı seviyor.. Bu ayeti kerime her ne kadar sahabeye yönelik inmişse hüküm andır.
Yani Hz. Ebubekir, Hz. Ömer, Hz. Osman, Hz. Ali döneminde bu konumun hakkı ne ise, korunmamışsa Allah onlardan temsiliyet konumunu alıyor. Abbasilere veriyor. Abbasiler de bir müddet buna devam edip sonra gereken ihtimamı gösteremeyince işin saltanat kısmına yönelince Allah onlardan alıyor, Emevilere veriyor. Emeviler de bir müddet devam ettikten sonra onlarda da işin sorumluluğunu yere getirmeyince onlardan alıp Selçuklulara veriyor. Selçuklulurda da bir müddet gidiyor, sonra işin sefahat kısmı başlayınca Allah genel olarak bu görevi Osmanlılara veriyor. Dört asır boyunca dünyanın dört bir tarafındaki insanlar huzur içerisinde yaşıyor. Bu genel içtimai planda mevzu budur. Manevi anlamında ise birisine bir hizmetkârlık vazifesini veriyorsa bir Peygambere vermiş ise bir Sadat-ı Kiram’a vermiş ise ona şunu demiştir: “Ey kulum! Dünyada vekilim sensin. Kâinat içerisinde de sensin. Bu insanları benim emir ve nehiylerime davet et.” demekten ibarettir. Vazife bu anlamdadır. Bu da Allah’ın hususi teveccühünden ibaret oluyor. Allah bilinmedik bir kavimle de kendi davasını yürütebiliyor. Fakat bugün Allah bunu bizlere vermiş ise Allah’ın hususi teveccühünün istifadesinden ibarettir. Emanetin elimizden alınmaması için, muvakkat emanetçi değil, konumunun gereğini yerine getiren ve kıvama dikkat eden “dâimi emanetçi” olmaya çalışmalıyız. Bu hususta birbirimizi bilhassa dualarımızla desteklemeli ve hem kendimiz hem de kardeşlerimiz için sürekli “Yâ Rab, kusurumuzu affet. Bizi kendine kul kabul et. Emanetini kabzetmek zamanına kadar bizi emanette emin kıl.” demeliyiz.( elminnafil emane)
Tasavvufta esas olan teslimiyettir. Bir Seyda-ı Tahi’nin Gavs-ı Hizan ile bir muhaveresi şu şekilde anlatılır: Gavs-ı Hizan’a yönelik Seyda’nın büyük bir muhabbeti olduğu meçhuldür. Teslimiyeti de meçhuldür. Kendisi şu şekilde nakleder: Ya Rab sen şahit ol bu meydana gelen 3 hadiseden dolayı bunlar şahittir ki ben Gavs-ı Hizan’a karşı benim büyük bir muhabbet ve teslimiyetim vardır. Ya Rab sen de şahit ol. Nedir üç hadise? Birinci hadise; Gavs-ı Hizan’ın hasta olduğu bir dönemde uzak bir yerde kış mevsiminde Gavs-ı Hizan’ın uzak bir yerden su ister. Seyda-ı Taği de uzak mesafede olan bu suya gidip gelme esnasında akşam olur. Gavs-ı Hizan’ın kapısı kapalı olduğundan dolayı Seyda-ı Tahi, Gavs’ı şu anda uyandırıp, içeriye girip suyunu vermek saygısızlık olur düşüncesiyle kapısını çalmayıp akşamdan sabaha kadar kapının önünde bekler. O gece Allah’ın bir hikmeti olarak fırtına başlar. Seyda-ı Taği omzunda bulunan su kabını yere bırakmayı dahi saygısızlık olarak nitelendirir. O su kabı onun omzunda durur. O karlı fırtına, gece içerisinde akşamdan sabaha kadar sürüyor. Seyda-ı Taği diyor ki; soğuktan benim ayağımın serçe parmağı düştü. Gavs-ı Hizan sabah kalkınca üstü karla örtülmüş bir küme görüyor. İnsanlara ; “gördüğünüz o kar kümesinin altına dikkat edin basmayın. Men-i Abdurrahman yatıyor.” Bu hali Seyda-ı Taği azlediyor. Ya Rab! Sen şahit ol Gavs-ı Hizan’a karşı olan muhabbet ve teslimiyetimin bir alametidir bu.
İkinci bir hadisesi ise Gavs-ı Hizan’ın; “Bir medrese inşaatı sırasında; ben sırtımda taş taşırken her defasında üstadımın izni olmadan taşı bırakmazdım. Bir defasında Gavs izin vermeyip konuşmaya daldı. Allah’ın bir hikmeti olarak taş benim sırtımda saatlerce kalıp sırtımın kırılıp kamburlaşmaya sebeb oldu. Ya Rab sen buna da şahit ol. Muhabbet bütün kapalı kapıların anahtarı hükmündedir. Seyda-ı Taği’nin ifadesiyle ben Hz. Resulullah’ın müteaddit defa gördüm. Ve kelimat-ı kutsiye kitabında Seyda-ı Taği sekerat esnasında şu ibretli sözleri söylüyor. Şu gelen insanları biraz uyarın. Biraz edepli olsunlar. Çünkü yoğun bir evliyaullah trafiği yaşanıyor odamda. Ziyaretler oluşuyor. Bazı anlar Hz. Resulullah bulunuyor. Gelen insanlarda biraz edep olsun. Her ne kadar edepsizliği ben kabullensem de gelenler makamları itibariyle kabullenmeme ihtimalleri var. Hem onların hem de kendimin zarar görmesinden korkuyorum. İstemez mi siniz? Hz. Resulullah ile bugün için bir buluşmak. Onun bir ziyaretgâhına girmek. Bu mümkün. Ama bunun yolu kalp âleminde ruh âleminde gizlidir. Anahtarı ise muhabbettir. Eğer hakiki anlamda muhip olursanız Allah ile bir miraç hadisesi de yaşanabilir, Hz. Resulullah ile de her an beraber olunur. Dünya perdesini yırtarsınız. Dünyadayken cennet hayatını yaşayabilirsiniz. Büyüklere öyle olmuştur. Bakın bu büyüklerin ifadesine. Bir Mevlana kaç yüzyıl evvel “Ben bazı mahlûkatları görüyorum. Gözleri var, ağızları var. Fakat insan gözü onu göremez.” Kalp gözüyle baktığı için o işaret etmiş. İbrahim Hakkı hazretleri bastonunun içerisinde küçük bir delikten bütün kainatı temaşa etmiş, bir haritasını çizmiş ve kainattakilerin, göktekilerin olduğu harita için şöyle diyor: “Göğü bulunduğum sokaktan çok daha iyi tanırım. Sizce kafa gözü ile bunu görmek mümkün müdür? Ama insan içerisinde hakiki insan olan letaifler mevcuttur. Bunlar o muhabbet çarkı ile muhabbet vasıtası ile letaifleri harekete geçirmişlerdir. Ve Allah’ın da insan istediği budur. Hakiki anlamda kemale erişmenin yolu da budur. Ve şu da mümkün değildir. Allah’ın (c.c) emr ettiği, Hz. Resul’un gösterdiği, ehli sünnetin tarif ettiği yolun dışında farklı yollar ile vaad edilen prensiplerin dışında sistemin dışında bir prensiple ulaşmak mümkün değildir.
Ehli tasavvufa göre; Allah’a (c.c) ulaşmanın tek yolu kalbi işlettirmek ve letaifleri harekete geçirmek ise ve bunun yolu da ehli tasavvufun vaat ettiği prensipleri takip etmekle olur. Bu gün siz bunların yerine yüz kat dahi ağır şeyleri yaparsanız bu şeyler sizi Allah’a ulaştırmaz. Ehli fıkıha göre; namazın dışında şu farzlara riayet edilmeli: Ayakta durmak, oturmak, secde yapmak şekli ile. Ehli tasavvuf ise bu şeklin altında bulunan ruhun da Allah’a (c.c) kilitlenmesi ve gelen feyzlerden istifade etmesi lazımdır ve bu yolla ulaşılır diyorlarsa; siz hayır ben namaz ile çok büyük şeyleri hedefliyorum ebedi saadeti hedefliyorum – ebedi saadet demek bir milyon yılın saadetinden çok daha büyük bir şeydir- ama bu ebedi saadeti hedeflerken böyle 5 dakikalık namazın onun karşılığı olmaması lazımdır.” Ben bunu yerine çok daha ağır şeyler yapacağım. Örneğin çok yüksek bir dağa tırmanacağım. Bu daha ağır bir şeydir. Veya sırtımda 100 kilo taşıyıp 10 km koşacağım. Bu daha ağırdır. Ancak benim hedeflediğim şeyin karşılığı böyle ağır şey olabilir ki bunu hak edebileyim derseniz, daha ağır şeylerde yapsanız Allah’a (c.c) ulaşamazsınız. Allah (c.c) huşusuna dikkat ederek namaz kılın demişse kılınması gereken Namazdır. Namazın haricinde ne demişse ehli fıkıh nasıl tasavvur etmişse ancak o şekilde olur. . Ehl-i tasavvuf insanın ruhuna hitap ettiğinden dolayı o nasıl tasvir ediyorsa ancak o şekilde olabilir.
Allah için sadaka vermek hayırdır. Güzeldir. Ehli tasavvuf diyor ki sadaka vermenin yolu fıkıha göre malumdur. Ama ehli tasavvuf öyle bir şekilde ver ki diyor; “Sağ elinle verdiğin zaman sol elin dahi haberdar olmasın. Aksi halde manevi bir şirk hâsıl olur. Faydadan daha çok zarar görürsün. Yani sen sadaka verdiğin zaman Allah için ise Allah (c.c) bilsin başka hiç kimse bilmesin diyorsan büyük fazileti vardır. Fakat siz de filan insan da verdiğimi bilsin halk bilsin, şu cemaat bilsin diyorsanız, ehli tasavvufa göre bu manevi bir şirktir.” Bir insan dağlar kadar altın dahi verse ehli tasavvufun şu hususuna riayet etmezse evet haricen baktığında bu insan sadaka vermiş ama hakikat kısmında sadaka mı dır? Yoksa gizli bir şirk mi olur? tartışması yapılır.. Ehl-i tasavvuf insanın ruhuna hitap ettiğinden dolayı o nasıl tasvir ediyorsa ancak o şekilde olabilir. Onun için Allah’a (c.c) ulaşılacaksa Allah’ın (c.c) koyduğu prensiplerin dışında ulaşmanın imkânı olmaması lazım. Allah’a (c.c)ulaşan bu büyük sadat-ı kiram İmam Gazali, İmam Rabbani, Şah-ı Nakişibend, Şeyh Abdulkadir-i Geylani, Seyda-ı Taği, Hz. Seyda (k.s) gibi insanların hayat hikâyelerini okuduğunuz zaman veyahut bir Seyda-ı Taği’yi okuduğunuz zaman günümüzde 150 yılın yetişen ne kadar evliyası varsa eğer tasavvuf yolunu takip ederek hakikatlere ulaşmışlar, nefsin tuzaklarından kurtulmuşlar ve selmetli bir yol ile Allah (c.c) ulaşmışlardır.