İNTİSAP: GÖNÜLDEN GÖNÜLE BİRLİKTELİK
Seyda, divanını açtıktan bir müddet sonra, sahip olduğu ilmi ihlâsla birleştirerek amel etmesini öğretecek, Resulullah'ın sünnet çizgisinden yürüyerek marifetullaha ulaştıracak kâmil ve mükemmil bir mürşit aramaya koyulur, Bu maksatla kendisinden daha önce de ders aldığı, ona büyük muhabbet ve hürmet beslediği Şeyh Muhammed Arapkendi Hazretlerinin yanına gider, Seyda Fadlullah, çocuğu olmayan bu mübarek zatın hem her türlü hizmetini, ihtiyacını gidermek hem de onun yanında amel etmek niyetindedir. Birkaç gün sonra kendisine niyetini dile getirir. Şeyh Muhammed Arapkendi Hazretleri de “İstihare yapalım” diyerek cevap verir. İstihareden sonra “Senin kısmetin bizim yanımızda değildir. Senin kısmetin Molla Muhyeddin o Hazretlerinin yanındadır” der ve onu Baykan'a gönderir. Seyda Fadlullah Hazretleri Baykan'a giderken yolda bir rüya görür. Baykan'a vardığında ise Molla Muhyettin Hazretleri -henüz kendisine anlatmadan rüyasına dair yorum yapar. Seyda da bu işareti anlar, kalbi mutmain olarak orada amele başlar. Yıllarca derslerine severek gittiği, kendisine dualarla icazet veren hocası şimdi mürşidi olur. Zahiri âlemdeki birliktelikleri mana âlemindeki birlikteliğe dönüşür. Molla Muhyeddin Hazretleri Allahu Tealâ'nın izni, Resulullah'ın (s.a.v) talimiyle Seyda Fadlullah'ın kalbini manevi seyahatlere çıkarır. Mürşidine tam teslimiyetle bağlı olan Seyda, onun tavsiye ettiği amelleri her ne şartta olursa olsun yerine getirir. Bazı günler yeşillik yerlere gidip oralarda günlük virdi olan 90 bin Lafza-ı Celal zikrini çeker. O dönem Seyda hem divanda talebe okutur hem dâ günlük virtlerini yapar. Seyda'nın bu hâline üzülen Molla Muhyeddin'in Hazretleri hanımı “Sen bu çocuğu öldüreceksin. Bu kadar yükleme, yazıktır” der. fakat Molla Muhyeddin Hazretleri, Seyda'daki aşk istidadının herkesten çok farkındadır. Seyda Fadlullah Hazretleri ise mürşidinin yanında olduğu o demleri hep hasretle yâd eder. Isınmak, su ve yemek temin etmek çok sıkıntılı olduğu hâlde mürşidine muhabbetle bakan gözleri her şeyi kendisine güzel gösterir: “Bir gün arkadaşlarla yemek almaya gittik. (Baykanlılar kendi yaptıkları yemeklerden öğrencilere ikram ederler.) Medreseye dön düğümüzde hepimizin elinde bir tabak bulgur pilavı vardı. Etli yemek köye misafir geldiği zaman çıkardı. Et misafire ikramı edilir, suyu talebelere verilirdi. Öyle günlerden birinde bana da et suyu gelmişti, Ben de kuru ekmeği içine doğradım ve yedim. O yemeğin lezzetini hâlâ unutmam.” Bu zor zamanlarda Seyda Fadlullah Hazretleri teheccüd vaktinde abdest almak için dışarıya çıktığı bir gece, medresenin hemen önünden geçen derenin buz tuttuğunu görür. Diğer talebeleri de rahatsız etmek istemez, buzu kırıp abdestini alır. Tam abdestini almış, dere kenarından ayrılacakken ayağı kayıp suya düşer. Derhal yardıma koşan talebeler bir yandan da neden onlardan yardım istemediğine üzülürler. Medreseye girince Seyda Fadlullah'ı sobaya yakın bir yere yatırırlar, üzerine kendi yorganlarını ve yerdeki halıyı örterler. Vakit sabah namazı olduğunda talebeler namazı kıldırması için Seyda Fadlullah Hazretlerinin kalkmasını beklerler ancak hâlâ kalkmamıştır. Bekleyecek vakit de kalmadığından kendileri çekinip henüz çocuk yaşta olan en küçük talebeden onu uyandırmasını isterler. Çocuk, Seyda Fadlullah Hazretlerinin yanına gelip sessizce “Şeyh, hadi kalkın. Vakit sabah namazıdır” der. Ancak Seyda Fadlullah Hazretlerinin üzerindeki yorganları kaldırınca gördüklerine inanamazlar, zira tüm bedeni soğuktan yara bere olmuş haldedir. Seyda Fadlullah Hazretleri o günü anlatırken farklı bir noktaya dikkat çeker: “O zaman vücudum paramparça olmuştu ama iki günde iyileşmişti şimdi ise elektriğimiz, suyumuz, sobamız olmasına rağmen yaralarımız iyileşmiyor, hastalıklarımız şifa bulmuyor.” Seyda Fadlullah Hazretleri, pek çok sıkıntının yanında pek çok manevi zevkle geçen üç yılın sonunda amelini tamamlar. Kendisi Molla Muhyeddin Hazretlerinin terbiyesinden geçerek feyiz ve kemal bulunca mürşidi “Senin işin artık sona erdi” der. Artık ayrılık vakti gelmiştir. Seyda ise ağlayarak “Beni yalnız bırakmayın, sizin yanınızda çok kısa Süre kaldık” der ve ayrılmak istemez. Molla Muhyeddin Hazretleri de cevaben “Siz seyyidsiniz. Buraya geldiğinizde zaten hazırdınız. Sizin durumunuz Seyyid Taha Nehri Hazretlerine benzer Mevlana Halid'in Hazretleri yanından ayrılırken o da çok kısa kaldığından ayrılmak istemediğini belirtmiştir. Lakin Mevlana Halid Hazretleri kendisine; “Davut (a.s), imtihan için Süleyman (a.s) ve kardeşlerini çağırır ve babası onlara sorular sorar. Süleyman (a.s) hem gülümser hem cevap verir. Sonradan aslında bu soruların cevabını bilmediğini fakat bir karıncanın kulağına gelip cevapları fısıldadığını anlatır. İşte sizler de onlar gibisiniz. Sadece sizin kulağınıza bazı şeyleri fısıldamamız gerekiyordu, bizler onu yerine getirdik demiştir” diyerek artık gidip insanlara faydalı olması gerektiğini işaret eder. Seyda Fadlullah Hazretleri için mürşidinden ayrılmak gerçekten çok zordur. Çünkü kendisi muhabbet ve teslimiyette zirve noktasındadır. Öyle ki her yediği yemeğin mürşidinin himmeti ile kendisine nasip olduğunu dile getirir ve evlatlarının da bunun farkında olmaları için onları uyarır. Ayrılık her ne kadar dayanılması zor bir durum olsa da mürşide teslimiyet ayrı olmayı da gerektirebilir. Üstelik bu ayrılıkla sadece mürşidini emrini yerine getirmiş olmaz. Zira kendisi bizzat Resulullah (s.a.v) tarafından batı illerini irşat için Vazifelendirilmiştir. Kalan ömrünü bu vazifeyi en güzel şekilde yerine getirmek ve talebelerinin en iyi eğitimi almalarını sağlamak için harcar. İşte bir güzel talebe-hoca birlikteliği bir güzel mürit-mürşit birlikteliğine dönüşmüştür. Tohum büyük bir çınar hâline gelmiştir. O çınar ki bizleri gölgesine alarak yıllarca nefsin ve şeytanın saldırılarına karşı korudu. Vakti tamama erdirilip tekrar toprağa karışırken kendinden olan başka bir çınarın gölgesine sığınmamızı bizden istedi. Böylece bir an bile olsa ne talebelerinin ne de müritlerinin savrulup gitmesine o müsaade etmedi. Yaşantısıyla olduğu gibi vefatıyla da bizlere örnek olan o mübarek zatla hem bu dünyada hem de ahirette ebediyen birlikte olmak duasıyla...
SEYDANIN TALEBE VE İLİM EHLİ ZATLARLA MÜNASEBETLERİ
Işığa tutulan yakut, her açıdan farklı yansımalar gösterir. Her bir ışık huzmesi onu görebileni kendine hayran bırakır. Nasıl ki yâkutun ışıltılarını görebilmek için onu ışığa tutmak gerekirse Allah Tealâ'nın veli kullarının hakiki makam ve Peygamber ahlâkıyla donatılmış hallerini görebilmek için de onlara, onları anlamaya çalışır nazarla bakmak gerekir. Allah Teâlâ'nın veli kullarından, kalpleri Allah ile buluşturan, insanı doğru yola, hayra sevk eden Seyda Fadlullah Hazretlerinin yansıttığı ışıklarından biri de müderrislik vasfıdır. İlmi amele çevirmeye, kalpleri Allah ile buluşturmaya adanmış bir ömrün sahibi Seyda Fadlullah Hazretleri, henüz 5 yaşındayken Kur'ân-ı Kerim okumayı öğrendi. İlk olarak 1965 senesinde Demirci Medresesinde Molla Arif'ten ders aldı. 1970 senesine kadar burada 7 yıl okudu. Demirci medresesindeki eğitiminden sonra başka âlimlerin de yanında okumak için Kuşan köyünde, Molla Sıddık'ın (Kuşdiyan) yanına gitti. Ayrıca Kozluk da Molla Sabri'nin yanında 1-2 hafta teberrüken okudu. 1973 yılında İslâm âlimlerinin ortak görüşüyle zamanının en büyük âlimlerinden biri olan Molla muhyeddin Hazretlerinin Siirt'in Baykan ilçesine bağlı Havil köyündeki medresesine geldi ve eğitimine onun yanında devam etti. 1979 yılında Molla Muhyeddin Hazretlerinden icazet almasının ardından Nurşin'de Abdurrahman-i Taği Hazretlerinin ders verdiği Divan'ın alt katında ders vermeye başladı. Yazları ise havaların sıcak olması sebebiyle talebeleriyle Demirci köyüne gidip derslerine orada devam ederlerdi. 1980 yılında Molla Muhyeddin Hazretlerinin yanına bu kez tasavvuf eğitimi için gidip hocasına intisap etti. Böylelikle Molla Muhyeddin Hazretleri Seyda Fadlullah Hazretlerini hem zahiri hem de manevi ilimlerde yetiştirerek onu kıymetli bir cevher gibi işledi. Burada geçen 3 yılda amelini tamamlamasının ardından Molla Muhyeddin Hazretlerinin “Artık ayrılık vakti gelmiştir” sözü üzerine hocasının yanından ayrılıp irşad vazifesine başladı. 1982 yılında kalp rahatsızlığı şiddetini iyice arttırp, artık nefes dahi alamaz hale geldiğinde doktorların ders vermesini yasaklamaları üzere, üzülerek talebelerini etraftaki medreselere dağıttı. Lakin bir müddet ara vermek zorunda kaldığı tedisat çalışmalarına daha sonraki yıllarda dergah olan evinin yanına, uzun ve yorucu çalışmalardan sonra bir de ilim için yer açtı ve ömrünün sonunda dek hem manevi hem zahiri alanda talebe yetiştirmeye devam etti Seyda Fadlullah hazretlerinin ders verdiği talebeler arasında bugün Muhammed Raşıd, Şeyh Gıyaseddin, şeyh Abdulkerim, Molla Muhammed, Muhammed Selim, Muhammed Dalan Hoca Efendi gibi pek çok mübarek zatlarda vardır. Ne müderrislerin ne de medreseye gelen talebelerin bu ilme talip olmaktaki niyetleri “şeyh” ismiyle anılıp, halk arasında itibar görmek değildir. Amele dönüşmeyen ilmi boşa geçmiş zaman olarak gören hakiki âlimler, zahiri ve manevi ilimlerin öğrenilmesi için de bir yol belirlemişlerdir. Bir mürşid-i kâmilin bulunduğu konuma gelebilmesi için önce medrese eğitimini tamamlayıp, hocasından bunun belgesi olan icazetini almalı; ardından da tasavvufi ilimlere vakıf olup, yine hocasından irşad izni alması gerekir ancak o zaman kalplere tesir edebilir. Bu nedenle bir kimsenin hakiki manada mürşid sayılabilmesi için onun dindarlığına, takvasına, ihlasına, hayırseverliğine, şahsi erdem ve yeteneklerine değil, aldığı icazet ve hilafete bakılır. Seyda Fadlullah Hazretleri medreseye devam ettiği yıllarda babası Şeyh Nasır Hazretlerine intisap edip, vird almak istediğinde babasından “Senin virdin ders okumaktır” cevabını alır. “İlimsiz âmel olmaz” diyen Seyda Fadlullah Hazretleri de ilme verdiği önem sebebiyle müridi de olan müderris ve öğrencilere tarikat virdi vermezdi. Müderrislere sizin virdiniz ders vermektir, öğrencilere de sizin virdiniz öğreniminizi sürdünmenizdir, derdi. Feraset ve hikmet sahibi Seyda Fadlullah Hazretleri ilme, medreseye ve özellikle de müderris ve ilim öğrencilerine ayrı özen gösterirdi. Medrese hocalarına ve ilim öğrencilerine gösterilen ilgi ve alaka Nurşin Medresesinde Abdurrahman-ı Tâği (k.s) ve Hazret (k.s) zamanından günümüze kadar devam eden bir özelliktir. Bu nedenle Nurşin Medresesi; bölgede en kalabalık, en verimli ve en kaliteli medrese tahsilinin yapıldığı merkezlerden biri sayılır. Seyda Hazretleri görüşleri farklı olan âlimlere dahi saygıda kusur etmez, ismi âlim olarak anılan, ilmi kariyeri olsun olmasın, tanıdık tanımadık herkese medrese okumuş âlimdir, der; onlara büyük bir ilgi, alaka ve hürmet gösterirdi. Nurşin'de Seyda (k.s) ile bir âlim yolda veya bir kapı önünde karşılaştıklarında ilk önce birbirlerinin elini öpmeye çalışırlar, herkes öbürüne hürmet etmek için önce girmesini teklif ederdi. Bazen bir iki dakika bu teklif devam eder ve kapının önünde güzel bir bekleşme olurdu. Âlimler arasında belli bir hiyerarşinin olmasına rağmen hepsinde büyük bir mütevazılık örneği gözlenirdi. Sonra herkes karşısındakinin iznini bekleyerek Saygı için diz üstü oturur ve herkes alabildiğine diğeri için mütevazı ve alçakgönüllü davranırdı. Seyda Fadlullah Hazretleri medresesine âlim bir kimse geldiğinde ders okuttuğu kürsüsünden kalkar, gelen zata yerini verirdi. Ziyarete Gelen zat, memnun etmek için elinden geleni Yapardı, Molla Muhyeddin Hazretlerinin halifelerinden Yaşlı bir zat olan Molla Havi (ks), medreseye geldiğinde yerinden kalkar, onu kendi yerine oturturdu. Medrese ilk açıldığı zaman çok yaşlı olmasına rağmen onun maneviyatından bereketlenmek amacıyla kendisini medreseye ders vermek üzere davet etti, Fakat Molla Havi (k.s) çok yaşlı olması sebebiyle bunu kabul etmedi. Seyda Fadlullah Hazretleri etrafında olan insanlara: “Âlimlerle beraber olduğunuzda her türlü hallerinden istifade edin” derdi. Nurşin'de cuma günleri Molla Abdullah, Şeyh Nurettin gibi âlimlerle sohbet etmeden evine gitmezdi. Siirt tarafına gittiği zaman Molla Burhan Hazretlerini ziyaret eder, Baykan'a gittiğinde hocası Molla Muhyeddin Hazretlerinin kabrini ziyaret etmeden programına başlamazdı. Nurşin dışında irşad vazifesi için gittiği şehirlerde hatta hac vazifesi için gittiği kutsal topraklarda dahi o bölgenin âlimlerini muhakkak ziyaret ederdi. Bir âlim zat ile yolculuk ettiğinde önceliklerin ona verilmesini isterdi. Seyda Fadlullah Hazretleri; ilmiye sınıfına verdiği bu önemin yanı sıra talebelerine karşı da çok şefkatliydi. Talebelerini kendi çocuklarından bile üstün tutar, çocuklarından ziyade talebelerine ilgi ve alaka gösterirdi. Ankara'ya geldiği zamanlarda farklı cemaatlere mensup talebeler hayır duasını almak için yanına gelirlerdi. Daha yolun çok başında olan bu küçük yaştaki medrese talebelerini Seyda büyük bir hürmetle karşılar, onları bulundukları konum itibarıyla metheder, hocalarına saygıda kusur etmemelerini, derslerini iyi çalışmalarını tavsiye ederdi. Disiplinli fakat aynı zamanda merhametli bir yapıya sahipti. Aslında disiplin ve merhametin bir arada bulunmadığı söylenir fakat Seyda Fadlullah Hazretleri bir talebenin eğitimi konusunda ne kadar disiplinliyse talebesine karşı o derece de şefkatliydi. Bu sevgi talebelere moral sağladığı gibi öğrenim ortamında da ciddi bir güven ve motivasyon da kazandırırdı. Talebelerine karşı kalbinde büyük bir şefkat besler fakat bu şefkati onlara göstermezdi. Çünkü talebe bu şefkati hissettiği andan itibaren şefkat ten istifade etmek isteyebilir ve farkında olmadan derslerinden geri kalabilirdi. Fakat Seyda'nın (k.s) konuşma usulünde belli bir tatlılık, şefkat ve sevgi kendisini hemen ele verirdi. Hocalarının bu merhamet ve şefkatine karşılık, medresede okuyan talebelerin Seyda'ya yönelik hitap ve konuşma tarzlarında belli bir samimiyet ve saygı kendini gösterirdi. “senin bendenim” yani kölenim “ellerinden öperim” gibi sevgi ve Saygı ifade eden kelimeler çokça kullanırlardı. Seyda Fadlullah Hazretleri genelde üst düzey talebelere ders verirdi.
Talebelerin derslerini ihmal etmez, bir ya da iki kişiye aynı anda ders veren müderrislerin aksine onlara birebir eğitim verirdi. Talebeyi ders esnasında uyanık tutmak için bakışlarıyla kontrol ederdi. Öğrenilen bilginin kalıcı ve iyice kavranmış olmasına dikkat ederdi. Talebenin dersini anlayarak okumasını, dersini almadan önce iyice Mütalaa etmesini, dersini aldıktan sonra tekrar gözden geçirmesini ve başka öğrencilerle birkaç defa müzakere etmesini isterdi. Bu birebir tekrar öğrencinin farklı bir derinlik kazanmasını sağlardı. Seyda eğer talebe ders geçmekte sıkıntı yaşıyorsa talebeyle özel görüşür bir sıkıntısı olup olmadığını sorar; bu konuyla ilgili sorunu birebir çözerdi. Eğer problem talebenin hocasından kaynaklanıyor ise hocası ile de ayriyeten görüşürdü. Talebe ders hakkında bir meseleyi anlamadığı zaman durup, anlayana kadar o dersi tekrar anlatırdı. Sabahtan akşama kadar her talebeye ayrı ayrı ders vermesine rağmen, asla siz bu konuyu daha sonra araştırırsınız, deyip diğer derse geçmezdi. Bu özellikle medrese hocalarında çok nadir rastlanan bir özelliktir. Talebelerin dersin inceliklerini anlamak için hazırlamış oldukları soruları sormalarına müsaade eder, mevzu hakkında onların da görüşlerini alır, onlara itibar ederdi. 2009 yılında geçirdiği kalp ameliyatından evvel hastalığı iyice ağırlaşmış, kalp atışları iyice yavaşlamıştı. Öyle ki yürümeye dahi güç bulamaz, bir adım atıp durup dinlenirdi. Bu zamanlarda hastalığından dolayı evinin hemen önündeki medresesine gidemedi. Bu halde dahi talebelerin derslerinden geri kalmamaları için dersini alacağı her bir talebeye ayrı ayrı haber gönderir, gelsin dersinden kalmasın, derdi. Üstelik evine geldiklerinde 2-3 ders birden verirdi. Talebeleri o kadar severdi ki evinin balkonunu yaptırırken, balkon duvarının alt kısmına yattığı yerden de medreseyi görebilmek için küçük boşluklar bıraktırmıştı, Son hastalığı zamanında medreseye gidemediği zamanlarda, balkona çıkıp, öğrencilerin metin okumalarını dinler, onların seslerini keklik seslerine benzetirdi. Talebeleriyle arasında baba-evlat ilişkisi vardı. Talebelerinin maddi ve manevi her türlü derdiyle ilgilenirdi. Medresenin ihtiyaçlarını karşılamakta zorlanmasına rağmen durumu iyi olmayan öğrencilerin bütün ihtiyaçlarını kendisi karşılardı. Hatta bir keresinde talebelerinden birinin Kur'an-ı Kerim'inin cildinin eskidiğini fark edince yeni aldığı gömleğini Kur'ân-ı Kerim'imin ciltlenmesi için verdi, Talebeleri eğitimini bitirdikten sonra da onlarla alakasını kesmez, onları hiçbir zaman unutmazdı. Kendisini ziyarete geldiklerinde sanki bir evladı gurbete gitmiş de gelmiş gibi sevinir, onu nasıl ağırlayacağını bilemezdi. Talebeleri arasında alevi olup ehl-i sünnete geçmiş bir talebesi vardı. Bu sebeple ailesi onu terk etmişti. Seyda ondan hiç alakasını kesmedi, ona maddi ve manevi her türlü desteği verirdi. Durumu iyi olan birkaç talebesi vardı, onu onlara yönlendirdi, devamlı telefon açar hatırını sorardı. Seyda Fadlullah Hazretleri medresede teorik eğitimin, hayata yansıyan İslâmi ameli ve ahlâkî yönü olmadan tek başına işe yaramadığına inanıyor ve bu durumu yeri geldikçe talebelere vurguluyordu. Talebelerini ilmi bakımdan en iyi yetiştirirken aynı zamanda onların edep ve ahlak bakımından da örnek insanlar olmalarına gayret ederdi. Talebelere genel ahlâk için İmam Gazali'nin bazı eserlerini okutur, onların âlimlere karşı vakur ve edepli olmalarını, aynı zamanda mütevazlığı öğrenmelerini isterdi. Yanında okuyan talebelere önce, anne-baba hukuku, müderris-talebe ilişkisi, âlimlere ve âlimlerin bulunduğu mecliste nasıl davranılması gerektiğini öğretirdi. Anne babasına karşı sevgi ve hürmeti öğrenen talebe aynı zamanda hocasına karşı da aynı sevgi ve hürmeti geliştirirdi. Seyda Fadlullah Hazretleri talebelerine: “Hocasının karşısında konuşurken evet ve hayır şeklinde kısa cevaplar veren, hocası müsaade ettiği zaman konuşan, konuştuğunda da tadını kaçırmayacak şekilde davranan, sohbet meclisinde dinlemesini bilen, müsaade edildiğinde kemali edep ile oturan ve kalbinde hocasına karşı büyük hürmet besleyen talebe hocasından istifade edebilir” derdi. Yürürken, yemek yerken, yatarken ve diğer davranışlarda bulunurken mutlaka nezaketli olmasını telkin ederdi. Bu saygı ve edep medrese öğrencilerinin en önemli vasfı olarak ön plana çıkardı. Kendi çocuklarını ders konusunda ikaz ederdi “Eğer size verilmiş olan müderrislik vazifesini hakkıyla yerine getirmez iseniz Allah Teâlâ'nın hesabını Zor verirsiniz, her şeyden önceki işiniz talebe eğitimi olsun” derdi, Küçük oğluna bir gün nasihat ederek” “Talebe yetiştir, talebe yetiştir, talebe yetiştir” sözünü üç kez vurguladı. Çok hasta halde hastanede yatarken bile “Benimle ilgilenmeyin gidip medresede derslerinizle ve talebelerinizle ilgilerin derdi. Seyda Fadlullah Hazretleri fıkıh alanında yüksek bir ilme sahipti. İslam hukukunu son derece iyi bilirdi. Şafii fıkhının yanı Sıra müridlerinden Hanefi olanlar için de Hanefi fıkhını araştırırdı. El-Cezeri'nin dört mezheple ile ilgili kitabını yanından asla ayırmaz hatta başka şehirlere giderken dahi bu ve birkaç kitabını daha yanında götürdü. İlminin büyüklüğünden dolayı, meselelerin çözümü için oluşturulan hakem kurulunda yer alırdı. Hakem kurulu, bölge halkı arasındaki çeşitli meselelerin çözümünde bugün hâlâ çok önemli bir yere sahipti. Şayet bölge halkı arasında herhangi bir sorun çıkacak olursa taraflar kendi aralarında anlaştığı takdirde mahkemeye gitmeye gerek kalmaz. Eğer taraflar sorunu kendi aralarında hâlledemezlerse sonra mahkemeye giderler. Seyda bu tür mevzularla ilgili aldığı telefonların dışında günde en az 10 kişiyle karşılıklı oturup konuşurdu. Gelenlerle birlikte kan davası, borçlar meselesi, ailevi meseleler, talak-boşanma gibi konular üzerinde çeşitli kitapları karıştırırdı. Fıkhi konulara ziyadesiyle vakıf olduğu hâlde takva yönünden hemen cevap vermez, kitaba bakalım deyip konuyu tekrar araştırırdı. Tüm bunları yapabilmesini sağlayan, onu bu hizmetlere yönelten kalbindeki Allah rızasını kazanma arzusundan başka bir şey değildi. Seyda Fadlullah Hazretleri, zahiri ve batıni ilimlerdeki derin bilgisine rağmen yazılı bir eser bırakmadı. Onun eser vermemiş olması, melâmet meşrebinden kaynaklanmış olabilir. Nitekim kendisine ” “Efendim yazılı bir eseriniz var mı?” diye Sorulduğunda verdiği Şu cevap insan merkezli eğitime verdiği önemi göstermektedir. “En büyük eser insan yetiştirmektir."
- tarihinde oluşturuldu.