MUHABBET CANLI BİR KALP VESİLESİYLE OLUR

Bismillahirrrahmanirrahim. Elhamdülillahi Rabbül Âlemin. Vesselatü vesselamü ala seyyidina nebiyyil ümmi ve ala alihi ve sahbihi ve sellem. Rabbiş rahli sadri ve yessirli emri vahlul ugdeten min lisanî yefgahu gavli.

Peygamber Efendimizin (s.a.v) şöyle bir hadis-i şerifi vardır: “Bütün insanlar helak oldu, fitne fesat onları zarara uğratacak; bunların arasında âlimler müstesna. Âlimler de o sıkıntının içine düşecekler, ilmiyle amel edenler müstesna. İlimle amel edenler de nefsin ve şeytanın hilelerine, hücumat ve taarruzuna karşı mukavemet gösteremeyecekler, muhlis olanlar, ihlâsı elde eden, ibadet ve taati yalnızca Allah rızası için yapanlar müstesna.”[1] “İlahi! Ente maksudî ve rızake matlubî” diyenler müstesna. “Ya Rabbi! Bu dünyada aradığımız tek şey sensin.” deyip hedef tahtına sadece Allah’ın rızasını oturtanlar hariç. Onlar o asırdaki fitne ve fesat mikroplarına karşı adeta bir antikor oluşturup sağlıklarını koruyacaklar. Ahirette Allahu Teâlâ’nın huzuruna hasta, kör, sakat bir şekilde varmayacaklar, onların imanları zedelenmeyecek.

Abdurrahman-i Tağî (k.s) zamanında büyük bir zat vardı. Çevresini ifsad edenler de epeyce fazlaydı. O zat, talebelerini öyle bir seviyeye getirdi, terbiye ile öyle bir hale getirdi ki bir kısım talebenin kalpleri keşfe açıldı; levh-i mahfuzu görür oldular. Abdurrahman-ı Tağî (k.s), bu kıssayı ihlâs ve muhabbetin önemi üzerine anlatırdı. Talebeler baktılar ki levh-i mahfuzda hepsi ehli necat lakin kendilerini terbiye eden zat ise ehli necattan değil. Tabi gördükleri şey değişebilen bir mukadderat. Fakat ilk tabloda gördükleri şu ki hepsi kurtulmuş; ihlâsla, muhabbetle kendilerini eğiten zat ise kurtulamamış. Bunu gören talebeler bir bir ayrılmaya başladı, bir tanesi hariç. O talebeye diğer talebelerin niçin gelmediğini sordu o zat. Talebe önce söylemek istemedi, geçiştirmek istedi. Hocası tekrar sorunca “Efendim, nasıl desem? Keşfleri açılınca sizin ehli necat olmadığınızı gördüler. Bunu görünce hepsi dağılıp gitti.” O zat talebeye dedi ki: “Peki, sen neden ayrılmadın?” “Ben düşündüm ki Rabbül Âlemin herkesi kendi seviyesine göre imtihan eder. Bizi bu seviyeye getiren, bu hali bize yaşattıran mürebbi; böylesi bir terbiyeye ehil bir kıvamda ise bilmediğimiz bir şey vardır. Onun için gitmedim.” Zat talebeye dedi ki: “Ben onların gördüğünü kırk yıldan beri görüyorum lakin bir gün bile ne ibadetimi eksilttim ne de duamı eksilttim. Cennet arzusu ya da cehennem korkusu değildi bana bunu yaptıran. Zira ben Allah’a ibadet ederken O’na (c.c) âşık oldum ve Allah’tan sadece kendisini istedim. Fakat cehenneme girmek istemem çünkü gönlümü kaptırdığımı kaybetmekten korkarım. Cennete karşı bir iştiyakım varsa da O’nu (c.c) orada bulacağım içindir. Cennette cuma günleri Cenâb-ı Allah’ı görme günüdür, O’nu (c.c) seyretme ve O’nunla (c.c) konuşma günüdür. Benim bütün derdim, hasretim, kaygım budur.”

Bunun içindir ki büyükler Resulullah’ın (s.a.v) hadis-i şeriflerine binaen insanın muhabbeti kazanması, muhip olması gerektiğini söylerler. Muhabbeti kazanmak da çok okumakla, bilgi edinmekle, ibadetle olacak bir şey değildir. Muhabbeti insan ancak muhip olan bir gönülden alabilir.  Bilgi beyinden beyine aktarıldığı gibi canlı olan duyguların aktarılması, aktarıldığı yerde yeşermesi de ölü olmayan, canlı bir kalp vesilesi ile mümkündür. Bu dünyada esas kazanmamız gereken şey de budur. İnsanın esas ölümü de bu duygularını kaybetmesidir. Onun için ayeti kerimede insan bu dünyada âmâ olursa -burada ifade mecazidir, kalp gözü açılmamış demek- ahirette de âmâ olacağı bildirilir.[2] Dolayısıyla dünyada iken duyuları kapalı olan, hissetmeyen, duymayan, tat almayan, iştiyakı olmayan, adeta kör gibi karanlığın içinde olan; manevi anlamda bu duyuları kör olan insan Allah’ın huzuruna kör olarak çıkacak. O insan hiçbir zaman Allah’ı bulamayacak.

İhlâs ve muhabbeti kazanmanın yolu tasavvuftur. İnsan ihlâs ve muhabbetle zerre kadar bir amel yaparsa o iyiliğin, o güzelliğin mizandaki ağırlığı; dağlar cesametinde olup zahiren büyük görünen fakat içinde ihlâsın, muhabbetin olmadığı bir amelin ağırlığından daha fazladır. Zerre ne demek? Parçalanamayan en son cüz, atomcuk. Yani bir amel sözde değil, işin manasına ve özüne inmek suretiyle yapıldığı zaman Cenâb-ı Allah katında çok değerlidir. İnsan bunu kazanırsa cenneti kazanması da çok kolaydır. Yeter ki insan muhabbeti kazanabilsin. 

Kıyamete kadar devam edecek nurun, ilmin, irfanın, hikmetin, ihlâsın temelini atan; asırlarca devam edecek bir müessesenin ayaklarını diken Abdurrahman-i Tağî Hazretleri (k.s) bile ahirette Allah’a sunabileceği tek şeyin Gavs-ı Hizan Hazretlerine (k.s) olan muhabbeti olduğunu söyler. ‘Maşuk’ a duyulan muhabbet öyle olmalıdır ki -Hakiki maşuk Cenâb-ı Allah’tır- o maşuk onu cehenneme dahi bıraksa insanın ona karşı ibadeti, taati, isteği, iştiyakı hiç eksilmemelidir. İşte biz bu muhabbeti kazandığımız zaman her şey çok kolay olur. Ama biz bunu kazanamazsak, gönlümüzü başka şeylere kaptırırsak Allah bize meleklerini de gönderse, cenneti de bize sergilese gönül oraya akmadıktan sonra bir anlamı yoktur. İnsanlar gönüllerini bir çöplük hükmündeki dünyaya kaptırdıkları için dünya onlar için bir cennettir. Hâlbuki Resulü Ekrem (s.a.v) dünya bir leş yığınıdır, der. O leşin etrafında dönen, ona gönlünü kaptıranlar, onun için birbiriyle kavga edenler de köpeklerdir, der. O’nun (s.a.v) ifadesi budur, O (s.a.v) kullandığı için ben de kullandım. Demek ki insan gönlünü dünyaya kaptırdığı zaman aşağıların en aşağısına inebiliyor. Ama insan gönlünü Cenâb-ı Allah’a verirse meleklerin üstünde bir konum elde edebiliyor.

Hz. Mevlana (k.s) “Yeryüzünde öyle insanlar vardır ki Allah’ın melekleri onun haline gıpta ederler ve “Keşke biz de onun gibi olsaydık.” derler. Yine yeryüzünde öyle insanlar vardır ki şeytanlar onların halinden Allah’a sığınırlar, onlardan tiksinirler.” diyor. Bediüzzaman Hazretleri de (k.s) Nurşin’de yetişen âlimlerdendir ve Abdurrahman-ı Tağî ‘nin (k.s) meclisi ile ilgili şöyle der: “Eğer istersen hayalinle Nurşin karyesindeki Seyda’nın meclisine git, bak. Orada fukara kıyafetinde melikler, padişahlar ve insan elbisesinde melâikeleri bir sohbet-i kudsiyede göreceksin. Sonra Paris'e git ve en büyük localarına gir. Göreceksin ki akrepler insan libası giymişler ve ifritler adam suretini almışlar."[3]

Nurşin’e giden, Seyda-i Tağî’yi (k.s) ve onun etrafında hale oluşturan halifelerini görecektir. Dolayısıyla dünyaya karşı tam manada gözlerini yumanlar şuna şahit olacak ki dünyada fakir suretinde olanlar hakiki saltanatın sahibidirler, gerçek saltanata onlar sahiptirler.

Abdurrahman-ı Tağî (k.s) şöyle anlatır: “Bir gün Seyyid Sıbgatullah-i Arvasî Hazretleri (k.s) bizleri çağırdı. Üç kişiydik; Şeyh Molla Abdurrahman Meczup, Şeyh Halid-i Öleki ve ben. Bize dedi ki ‘İsteyin şu an, isteğiniz kabul edilecek.’ Molla Abdurrahman, Cenâb-ı Allah’tan hakiki bir cezbe-i ilahi istedi. (Hakiki cezbe, Allah’ın varlığından, muhabbetinden adeta eriyip yok olup Allah ile var olmak. Yani tabir doğru ise fenafillâh, O’nda yok olup O’nda var olma hali.) Mevlâna Halid-i Öleki ise hakiki bir şahadet istedi. Çünkü Peygamber Efendimiz (s.a.v) haber verir ki ahirette Cenâb-ı Allah’ın huzuruna bazı insanlar gelecek, onların arasında şehitler de olacak. Dünyadakiler onu şehit biliyor ama Cenâb-ı Allah onları azarlama suretinde ‘Sizin kalbinizde sapma vardı. İnsanlar sizin hakkınızda ‘cesur’ desinler diye gittiniz, şehit oldunuz. Kalbinizin bir köşesinde başkalarının hoşnutluğu olduğu için o arzuladığınız şeyi dünyada sizlere verdim, ahrette alacağınız yok.’diyecek.[4] Dünya ehli onları şehit bilir ama ihlâsı tam manasıyla kazanamadıkları için şahadet makamı verilmez. O yüzden Halid-i Öleki gerçek bir şahadet istedi. ‘Verildi.’ dedi Gavs Hazretleri (k.s). Bana sıra gelince Allahu Teâlâ’dan zürriyetimden öyle pak insanlar çıkmasını istedim ki tasavvufu, ilmi, irfanı, marifeti, feyzi kalplerden kalplere akıtsın ve bu böylece devam etsin. “Molla Abdurrahman, sana da verildi. ” dedi.  İsteklerimizi dile getirdikten sonra Gavs Hazretleri (k.s) şöyle devam etti: “Molla Abdurrahman müstesna arzu ettiğiniz şeyler hakikaten büyük isteklerdir ama ümmetin bunlardan bir menfaati yoktur. Şehadetten de cezbeden de kişinin kendisi menfaat görür. İnsan Molla Abdurrahman gibi istemeli. Allah’tan öyle bir şey istedi ki Allah ona kıyamete kadar sürecek saltanatı verdi.”

Ravi anlatır: Bir gün Muhammed Diyaûddin Hazretleri (k.s) bizim köye geldi. Ahiretin, kabrin, cehennemin dehşetinden bahsetti. Bütün bunlardan bahsettikten sonra parmağıyla orada bulunan kocaman bir kayayı işaret etti ve şöyle dedi: “Eğer bu bahsettiklerimi size değil de şu gördüğünüz kayalığa anlatsaydım bu sözlerin ağırlığından o kaya paramparça olurdu.” Vallahi, oradaki köylülerin gözleri önünde o kayalık paramparça oldu. Sonra şu ayeti okudu: “Ey insan! Eğer biz bu ayetleri sana indirmeseydik; sendeki şuuru, bilinci dağlara verseydik de sonra onları bununla sorumlu tutup ayetlerimizi o dağlara indirseydik siz şahit olacaktınız ki o heybetli dağların üzerlerine yüklenen yükün bilinciyle Allah’ın haşyetinden paramparça olduğunu görecektiniz. Bu gibi örnekleri siz ehl-i şuur insanlara veriyoruz, umulur ki tefekkür edersiniz.” [5]

Tefekkür, yüzeysel bir düşünmeden ibaret değildir; daha derin, içten bir düşünmedir. “Allah beni dünyaya gönderdi, hesap vardır, insanın gideceği iki yerden başka üçüncü bir yer yoktur.” gibi derin bir tefekkür ile belki o bilinç, o sorumluluk sizde hâsıl olur. Rabbül Âlemin muvaffakıyet versin, hizmetlerinize ehemmiyet gösterin. Dünya mesainizin yarısından fazlasını –belki tabir ağır olur ama kusura bakmayın- satılık olsun fakat kendinizi dünyaya satmayın, Allah’a satın. Nasılsa her birimiz bir yerde çalışıyoruz ve yirmi dört saatten fazla mesaimizi satıyoruz. Çalıştığımız kurumun arzu ve istekleri nelerse kendimizi onlara uyarlıyoruz, itaat ediyoruz. “O şöyle söyledi, bu böyle söyledi.”lere bakmıyoruz, istenilen ne ise onu yapıyoruz. 6,8 bazen 12 saat yememizden, içmemizden feragat etmek suretiyle çalışıyoruz. Bazen aklımızdan bile feragat ediyoruz, belki hakarete maruz kalıyoruz. Ama verilen ücret peşin olunca orada teslim oluyoruz ve satıyoruz kendimizi. Hâlbuki Rabbül Âlemin, “Kendinizi bana satın. Eğer satarsanız aklınızın, hayalinizin almayacağı, ehl-i dünyanın vereceği fiyatın çok üstünde şanıma yakışır bir fiyat vereceğim.”diyor.[6]  Allahu Teâlâ mümin bir insandan satın almayı murat ediyor, ‘Bana satın.’ diyor. Neyi? Nefsinizi ve malınızı. Yani bize verilen zaman zarfı içerisinde O’nun arzu ve isteklerine göre bir hayatımızı sürdürmemizi istiyor. Bulunduğunuz kurumda nasıl mesai harcıyorsunuz? Vazifeniz ayakta durmaksa ayakta duruyor, oturmaksa oturuyorsunuz. Oturup altı saat boyunca bir ekrana bakacaksın denilse bakıyorsunuz. Hâsılı ne deniliyorsa o yapılıyor. Kötü şeylere de maruz kalınabiliyor fakat ses çıkarılmıyor; akıl, mantık hepsi sükût ediyor. Cenâb-ı Allah hayatımızın içinde muvakkat bir zamanı istiyor bizden, zaten tümünü verseniz müthiş bir derece var sizin için. “Eğer benim istediğim gibi bir hayat sürdürürseniz karşılığında “bi enne lehumül cenneh” karşılığında cennet vardır.”buyuruyor.

Cennet sayısal olarak tarif edilecek, bulunacak bir sonuç değildir. Sonsuzluk ayrı bir şeydir. Sonsuz bir hayat bahşedeceğini söylüyor Allah. Dünyanız için para ne ifade ediyorsa ahiret adına da amel-i salih onu ifade eder. İnsanın ahiretteki akçesi, sermayesi amel-i salihtir. Ahirette çalışmak yoktur, dinin de dünyanın da kazanımı dünyada olur. Onun için dünya hayatı bir fırsattır sizin için. Seyda Şeyh Fadlullah Hazretleri (k.s) “İnsan bir nefesini bile boşa harcamasın. Çünkü bir nefesle insan ebedî cenneti de kazanabilir, ebedî cehenneme de müstahak olabilir.” derdi. Edep, muhabbet, nefsle olan mücadele ve bir de amel-i salih…

Kuran-ı Kerim’de “İnsan zarardadır, iman eden ve amel-i salih işleyenler hariç.”[7] buyurulur. Sahada salih amel işleyenler müstesna. “Ve tavasav bil hak”[8] hak tavsiyesinde bulunanlar da hariç. Allah’ın emrettiği şeylere insanları davet eden, ruh ve kalplerde hakkı inşa etme noktasında bir mimar gibi vazife gören ve birbirine sabrı tavsiye edenler müstesna. “Kardeşim dişini sık, Allah’ın emirlerine karşı sebat eyle. Allah’ın vereceği bela ve musibetler karşısında dişini sık, dünyanın cezbesine karşı dişini sık ve meyletme dünyaya. Hedefine ulaşmada önüne çıkan engellere sabret. Ta ki Allah’ın rızasını elde edene kadar.” İşte böyle diyenler müstesna.

Allah kusur ve noksaniyetimizi affetsin. Ve sallallahu alâ seyyidina nebiyyil ümmî ve alâ âlihî ve sahbihi ve sellem.

 

[1] Aclûnî, Keşful Hafâ.

[2] İsra Suresi, 72. Ayeti kerime.

[3] Mesnevi-i Nuriye.

[4] Müslim, İmare, 152.

[5] Haşr Suresi, 21. Ayeti kerime: “Eğer biz bu Kur'an'ı bir dağa indirseydik muhakkak ki onu, Allah korkusundan baş eğerek parça parça olmuş görürdün. Bu misalleri insanlara düşünsünler diye veriyoruz.”

[6] Tevbe Suresi, 111. Ayeti kerime: “Allah müminlerden mallarını ve canlarını, kendilerine (verilecek) cennet karşılığında satın almıştır. Çünkü onlar Allah yolunda savaşırlar, öldürürler, ölürler. (Bu), Tevrat'ta, İncil'de ve Kur'an'da Allah üzerine hak bir vaaddir. Allah'tan daha çok sözünü yerine getiren kim vardır! O halde O'nunla yapmış olduğunuz bu alış verişinizden dolayı sevinin. İşte bu, (gerçekten) büyük kazançtır.”

 

[7] Asr Suresi.

[8] Asr Suresi.

Seyda Alameddin (k.s.)

  • tarihinde oluşturuldu.

Nurşin.com | 2025 | Tüm Hakları Saklıdır.