KALBİ ZİKRE ALIŞTIRMAK

Cömertlik vasfı, er veya geç sahibini alır cennete götürür.  Müslümanın ruhunda cimrilik yoktur, haset yoktur; gıpta etmek vardır, yani “Keşke ben de bunun gibi olsam.” düşüncesi.

Ama “Allah buna neden verdi? Onda olan şey onda olmasaydı da bana verseydi.” gibi düşünceler yoktur Müslümanda. Müslümanın ruhunda Allah’ın belirlediği hasletler vardır. İnsan hayatı boyunca o seviyeye ulaşmak için çabalamalı, gayret etmelidir. Maalesef kitapların bahsettiği Müslüman tarifi ile şu asırda bizim yaşantımız arasında epeyce fark vardır. Peki, bu işin metodu ve usulü nedir? Bunun yolu tasavvuftur, kalbi zikre alıştırmaktır; yani bunun yolu kalbi ihya etmeye bağlıdır. Yalnızca dil ile yapılan zikir, alışkanlıktır. Alışkanlık hâline gelen zikirde de fayda vardır tabii ki ama çok değildir. Esas fayda kalbi zikre alıştırmaktır, zikri kalbe indirmektedir. Eğer kalp zikre alışırsa o zaman hakikati görür, o zaman kalp ihya olur. Kalp ihya olmadan ruhun ihyası mümkün değildir.

Gençlikte insan derin bir uykudadır. Belli bir yaşa geldiğinde dahi o gençlik uykusundan uyanmamış olabilir. Elli yaşına gelmiş belki ama hâlâ o derin uykusunun içindedir. Dünyaya taliptir, dünyayı sevmektedir, ölümü aklına getirmemektedir. Hz. Ömer (r.a) daha sakalına, saçlarına beyazlar düşmeden önce kendisine bir memur tutar. Bu memur her gün gelip Hz. Ömer’e (r.a) “Ya Ömer! Öleceksin.”diye hatırlatır. Hz. Ömer’in (r.a)böyle bir ikaza ihtiyacı yok ama ihtiyatlı davranmaktadır. Milyonda bir ihtimal bile olsa unutmama adına, kaybetme ihtimali milyonda bir de olsa kaybetmeme adına müthiş bir ihtiyat. Bu neye benzer? Deseler ki “Filankes, bugün bineceğin uçak düşecek.” Bunu duyan insan her ihtimale karşı o günkü seferini iptal eder. Hz. Ömer’in de (r.a) yaptığı buna benzer bir davranıştır. Bir gün adam yine ikazını yaptıktan sonra Hz. Ömer (r.a), “Artık uyarmana gerek yok.”der. Adam nedenini sorunca Hz. Ömer (r.a)“Saçıma, sakalıma aklar düştü. Beni onlar ikaz ediyor, bana bir şeyler söylüyorlar artık. ‘Bohçanı hazırla, göç etme vaktin yaklaştı. Ha bugün ha yarın.’diyorlar.”diye cevap verir.

Yine Hz. Ömer’e (r.a) bir gün bir adam bir mevzudan ötürü “Allah’tan kork!” ikazında bulunur. Bu söz Hz. Ömer’i (r.a)derinden sarsar, hemen secdeye kapanır ve “Ya Rabbi! Ömer denilen zat da kim ki sana asi olacak?”diyerek nefsini aradan çıkarır çünkü Allahu Teâlâ’nın daima kendini gördüğü mülahazası içindedir. Zaten “ihsan” şuuru da budur. Bir Müslümanın daima bu şuur içerisinde olması lazımdır. Çünkü daima Allah’ın huzurundasın, sen Allah’ı göremesen de Allah seni görüyor. Allah’ı hafife almayalım. Herkese karşı bir saygı, bir utanma olduğu hâlde Allah ikinci planda olmamalı. Allah insana insandan daha yakın, daha sevgili, daha dost. Bir insan “Şu dünyada benim bir dostum var ki bana çok yakındır.” diyebiliyorsa daha Allah’ı tanımamıştır. “Benim bir düşmanım var, sürekli beni kullanıyor, çok zalim, çok gaddar. Eline düşsem beni hemen öldürmeyecek belki ama hem dünyamı hem ahiretimi mahvedecek.” Böyle de bir düşmanın olduğunu söyleyebiliyorsa hâlâ nefsini tanımamıştır. Bilse ki insanın bizatihi kendi nefsinden daha büyük bir düşmanı yoktur. Buna rağmen bir gün bile nefsimize küsmedik. Neden? Çünkü biz nefsimizi seviyoruz. Ne aklımızı dinliyoruz, ne mantığımızı dinliyoruz. Allah’a verilmesi gereken, Peygamber Efendimize (s.a.v) verilmesi gereken, ahirete verilmesi gereken, ahireti bize çağrıştıran şeylere vermemiz gereken  “sevgi” emanetini biz nefsimize veriyoruz. Nefsin öyle bir mahiyeti var ki ne aklı dinler ne mantığı dinler. Kaç yıldır nefs-i emmarenin insana çektirmediği kalmamış. Başına gelen bütün kötülüklerin kaynağı insanın nefsidir. Çok az insan vardır bir hafta, bir ay boyunca nefsi ile küs kalan, nefsi ile konuşmayan, nefsini dinlemeyen; aklını dinleyen, mantığını dinleyen çok az insan vardır.

Nefsimizi nasıl ıslah edeceğimizin yolunu bulmamız gerekiyor. Ruh da kalp de aynı beden gibidir. Doktordan istifade edebilmek için teslim olmak, inanmak gerekir. Doktora inanmıyorsanız tedavi olamazsınız, teslimiyet sahibi değilseniz istifade edemezsiniz. Bir öğrencinin öğretmenine karşı teslimiyeti yoksa “Bu öğretmen beni tekâmül edemez.” diye bir düşüncesi varsa, “Beni eğitemez.” diye bir inanca sahipse öğretmen istediği kadar yetenekli olsun öğrenci ondan fayda göremez. Aynı şey üstad ile talebe, mürşid ile mürid için de geçerlidir. Nasıl beden hastalandığı zaman Allah onun şifasını yaratıyorsa ruh ve kalbin şifasını da yaratmıştır. Yani o insan “Benim Allah’a gitme yolum mürşidimin elindedir, ben ancak onun elinde olgunlaşabilirim.” şeklinde inanmalıdır. Ancak o zaman istifade edebilir. Bunun da yollarını araştırmalıdır. Beden hastalandığı zaman doktora gitmek yeterli değildir, doktorun dediklerine uymalı ve verdiği ilaçları da kullanmalıdır. Bizim de kalbimize zikir gerekiyor. Hangi tür zikir denirse eğer tasavvuf dairesinin içindeki zikirler: Günde beş bin vird, rabıta zikri, sohbet zikri, hizmet zikri.  Eğer biz kalbimizi zikre alıştırmazsak ruhumuz Müslüman bir ruha dönüşemez. Cimri bir ruh Müslüman ruhu değildir, hased olan bir ruh Müslüman ruhu değildir. Kibri, enaniyeti, nefreti, kini içinde barındıran bir ruh Müslüman bir ruh olamaz. İslam fiziğin ötesindedir, ruh ve kalbe hitap eder.

Kalp ise merkezi bir yerdir, insan ona sahip olduğunu zanneder ama aslında sahip değildir. Ya Allah’ın eridir, Allah sahiptir oraya ya da nefs gelir oraya oturur. Ya nefs seni kontrol eder ya da Allah’a verirsin kalbini ve O’nun himayesine girersin. Allah’a olan sevgi ile Peygambere (s.a.v) olan sevgi aynı şeydir, birbirinden farklı değildir. Peygamber Efendimizi (s.a.v) sevmek Allah’ı sevmektir, Mekke’yi sevmek Allah’ı sevmektir; Kuran’ı sevmek Allah’ı sevmektir, Allah’ın evliyasını sevmek Allah’ı sevmektir. Burada hangisi daha çok sevgilidir diye bir şey yoktur, hangisini sevseniz hepsini seviyorsunuz demektir. Buna karşılık dünyadaki parayı sevmek; dünyayı sevmenin, nefsi sevmenin aynısıdır. Çünkü onu çağrıştırır. Makamı sevmek, parayı sevmek, nefsi sevmek; şeytanı sevmektir. Şeytanı sevmek, dünyayı sevmektir; ikisi aynı şeydir.

Hadis-i şerifte “İnnallahe lâ yenzuru ila sûverikûm ve emvalikûm velakin yenzuru ila kulûbikûm ve eğmalikûm.”[1]buyurulur. Allahu Teâlâ insanın cismine, suretine, bedenine, fiziksel eylemine değil de kalbine bakar. Kalbinizi nasıl inşa etmişsiniz, kime göre imar etmişsiniz, buna bakar. Bir bina imar edilirken projeyi bir çizen vardır. Biz de bu manada kendimizi imar etmeye çalışıyoruz. Bu durumda hâlimizi, hareketlerimizi kime benzetmeye çalışacağız? Sâdât-ı Kiram’a (k.s) benzetmeye çalışacağız ki onlar Peygamber Efendimizi (s.a.v) yansıtanlardır. İlim, âlimin ağzından alınır, kitap tercümelerinden değil. Tercümeyi anlamak için yeterli olmayabilirsiniz. Bir âlimin ağzına bakmadan yetişen ne bir doktor bilinir ne bir öğretmen. Ahlak, tabiat, ruh; hâsılı mana dediğimiz şey bir âlim-ü rabbaninin, evliya-ı izamın, Sâdât-ı Kiram’ın (s.a.v) kalbinden istifade ile alınır. Allahu Teâlâ insanı insan ile terbiye etmiştir; melek ile, doğa ile, evren ile değil. Eğer doğa insanın mürebbisi olsa idi ona müthiş bir kutsiyet atfedecektik. İnsan, doğadan da evrenden de üstündür o yüzden insanı insan ile terbiye eder Allah. Birikim, deneyim, tecrübe ve güzel ahlakı her bir zat bir sonrakine aktarır ve Allah toplumları o veli kullar ile ıslah eder. Tabii ki irşad denilen husus sadece bir veliye has bir durum değildir. Her biriniz irşad ile mükellefsiniz. Peygamber Efendimiz (s.a.v) ümmetin irşadı terk etmesinin kıyamet alameti olduğunu bildirir. Fakat çoğu Müslümanın böyle bir vazifenin üzerine vacip olduğundan haberi bile yoktur. Oysaki bir davaya müntesip olan, bir dava iddiasında bulunan bir insan bulunduğu yerde bu kimliğini sergiler. Bizlerin de davası İslam ise kimliğimizin gereğini yerine getirip irşad vazifemizi yerine getirmeliyiz. Müslüman eğer İslam iddiasında bulunuyorsa, “Ya Rabbi, ben cennet adayı olmak istiyorum. O sonsuz hayata adayım, tercihim bu yönde. Buna yönelik koşul ve şartlar neyse yapmaya hazırım.” diyorsa bu iddiasını fiziksel olarak da göstermesini Allah ondan ister: “Dil ile söylersin ama bunu fiillerinle ispat et, tescille.” Onun için kul; içten namazını kılarsa fiziksel olarak da kılar; içsel olarak orucunu tutar, dıştan da tutar; cömert olduğunu söylüyorsa dıştan bunu tesciller. Ama dışta var içte yoksa Allah bunu kabul etmez. İç olacak, önce kalpte olacak sonra amellere yansıyacak. İçteki güzel ahlak dışa yansır. Müslüman, içinde yanan ışıkla başka gönülleri yakmaya çalışır. Çünkü insanın iki vazifesi vardır: Bizzat kendisi yapacak ve yapılmasına vesile olacak.

Allahu Teâlâ’nın verdiği bu fırsat çok ender bulunur, hele de bu asırda. Bugün bir insanda fiziksel bazı rahatsızlıklar varsa bu ağrılar; hayatını olumsuz etkiler, iştahını götürür, uykusuna mani olur, ibadetine mani olur, yemesine-içmesine manidir. Doktora gider; doktor bu insan için genleriyle oynanmış diyebilir. Zira yediğimiz, içtiğimiz şeyler yüz yıl önce dedelerimizin yedikleriyle aynı değil, tohumlarıyla oynandı;  deniliyor. Oynadıktan sonra tekrar size verdiler. Görüntü aynı, tadı da güzel olabilir ama aynı şey değildir. Yabancı bir cisim olduğu için de beden reaksiyon gösterir, hastalık olarak kendini hissettirir ama sen farkında değilsin. Ne yapmak lazım bu durum karşısında? “Perhiz uygulaman lazım; 5 ay, 6 ay, 1 yıl… Hatta bu geni bozuk gıdaları hayatından çıkar, bunun yerine doğal ve asıl olanlarla beslen; o zaman kendini toparlayacak vücut.” Makul mü, elbette ki makul. Nerede bulacağız bunu derse hasta, gidecek, arayacak ve bulacaksınız.

Ruh ve kalbimiz de hakeza böyledir. Bu asırda fikirler had safhada değişmiş. Bundan üç yüz yıl önce İmam-ı Rabbanilerin, Şah-ı Nakşibendlerin evrad ü ezkarları nelerdi, İslam’ı yaşayışları nasıldı, kalplerini ve ruhlarını ne ile besliyorlardı? Doktora gittiğiniz zaman da doktor size söyleyecektir: “Efendi! Bu televizyonda çıkan yeni yeni düşünceler, fikirler dışarıdan gelir; genleriyle oynanmıştır. Görüntü aynı belki, tadı da güzel fakat ruh ve kalbimize yabancıdır. Siz onu alıyorsunuz lakin kalpte hastalık olarak ortaya çıkıyor. Kin var, nefret var, dünyaya karşı had safhada bir ihtiras var, cimrilik var… Bunlar izale edilmiyor. O zaman ne yapmak lazım? Bunlara karşı bir perhiz yapmak lazımdır. Tasavvufa girecek ve ahlakınızı, alışkanlıklarınızı değiştirmeye çalışacaksınız. Peygamber Efendimiz (s.a.v) ne buyuruyor: Bir hurmanın yarısını vermek suretiyle de olsa cömertlik sıfatını kazan. Neden? Çünkü cömertlik Müslüman ruhunun karakteridir, sen bu sıfatı kazanamazsan cennete gidemezsin. Ne demek yani gidemezsin? İnanç var ama inancın bir tarafı sakat. Örneğin kibir… Kendinde kibir olan bir insan dünyadayken nefsini bundan arındırmamışsa, tevazuu elde edememişse ahirete gittiğinde bir tasfiye süreci başlar. Örneğin bir insan bulaşıcı hastalık olan bir yere gitmiş ve hastalık ona bulaşmışsa karantinaya alınır. İşte bu karantina kabir âleminde başlar. Kabir âleminde karantina nasıl olur? Kabir onu müthiş bir şekilde sıkmaya başlar, azap vardır orada. Ruhuna işleyen siyah noktalar, bulaşıcı mikroplar burada temizlenmezse bu sefer cehennem devreye girer. Cehennemin suyu ile arınmaya başlar insan çünkü onu ancak cehennem suyu arındırır. Temizlendikten sonra cennete girer şayet inancına ve imanına zarar vermemişse. O mikrop imanında bir zedelenme meydana getirmişse – Allah muhafaza etsin- o zaman cennet kapısı da kapanır. Mesele bu kadar ciddidir.

“İnnel insane le yetga, en reahüstağna”: “Gerçek şu ki insan, kendini kendine yeterli gördüğü için çizgiyi aşar.”[2] Muhakkak ki insan müstağni olduğunda, zengin olduğunda taği olmaya başlar. Bu zenginde tevazu olmazsa, kendini İslam ahlakına yönelik bir egzersize tabi tutmazsa zenginliği onun ruhuna zarar verir. Salebe öyle değil miydi? Peygamber Efendimiz (s.a.v) baktı ki Salebe sabah namazını kılıyor, tesbihata kalmadan hemen kalkıyor ve gidiyor. Onu uyardı birkaç kez: “Senin bu yaptığın münafıkların hâline benziyor, namazı kılar kılmaz çıkıyorsun, bu hoş bir şey değil.” Mazeret bildirdi Salebe. “Ya Resulalllah! Biz çok fakiriz. Allah’a dua etsen de bize mal verse.” Resulullah (s.a.v) ona dedi ki: “Az mal, şükrünü eda edemediğin çok maldan daha hayırlıdır senin için.” Üç defa bu isteğini tekrarladı Salebe. “Allahu Teâlâ kuluna malı-mülkü, onun şahsi bir meziyetinden dolayı değil Allah yolunda harcasın diye verir.” Söz verdi Salebe ve Resulullah da (s.a.v) dua etti ve dedi ki “Git, iki tane koyun al, Allah bereketini verecek.” O iki koyun çoğaldı, Medine’nin dışına çıktı. Derken sohbetlere gelmemeye başladı; her gün namaza geliyordu, namazlara gelmemeye başladı. Haftada bir, ayda bir derken artık yavaş yavaş uzaklaştı. Durum Peygamber Efendimize (s.a.v) arz edilince dedi ki:“Yazık etti kendine!”

Derken zekât ayeti indi, zekât memurları görevlendirildi ayeti tebliğ etmek ve zekâtlarını almak için. Salebe’ye de gittiler, hem Peygambere (s.a.v) hem de vazifelilere hoş olmayan sözler söyledi. “Ben sabahtan akşama kadar aç susuz çalışırken kazandığım parayı size mi vereceğim?” dedi. Ondaki mal sevgisi onu böyle davranmaya itti, yani mal-mülk karakterini değiştirdi. Demek istediğimiz şu ki Peygamber Efendimiz (s.a.v) zamanında yaşamış bir şahsı, mal-mülk Peygamberin (s.a.v) huzurundan uzaklaştırabiliyorsa böyle bir tehlike varken nasıl oluyor da biz ihtiyatlı davranmıyoruz?

Allahu Teâlâ’dan korkmak lazımdır. Bakın, Hz. Ömer’e “Allah’tan kork!” uyarısı verilince hemen başını secdeye koydu ve dedi ki: “Ömer de kim, haddi midir ki Sana (c.c) isyan etsin?” Nefsine avukat değil savcı oldu. Sizler de büyüklerin, Sâdât-ı Kiram’ın hayatını çok okuyun ve perhiz yapın yavaş yavaş. Doktora gittiniz diyelim, doktor “Kanser olma ihtimalin var, şu melaneti bırak.” dediğinde herhâlde insan biraz kendine gelir değil mi?. “Peki, bırakmazsam ne olur?” “Ayakların gider, gözün gider, kulağa vurur vs.” Oysa bahsedilen şey insanın ebedi hayatıdır.

Dinine bağlılık, Peygambere (s.a.v) bağlılık, mürşide bağlılık önemli şeylerdir. Hayat içerisinde zaten bu iki bağlılıktan başka bağlılık olmamalıdır. Bunlara bağlılık nefse bağlılıktan öte olmalıdır. İnsanın nefsine olan bağlılığının aynısını insan mürşidine göstermelidir. Bu bağlılık olmazsa tasavvuf fayda vermez insana. Mürşide bağlılık, Allah’a bağlılığa ters mi düşer? Hayır. Aynı şekilde Mekke’ye, Kuran-ı Kerim’e, Peygamber Efendimize (s.a.v) olan sevgi ve bağlılıklar birbirinden farklı şeyler değillerdir. İnsanın nefsine olan bağlılığını hiç kimse sorguluyor mu? Nefsine uyan bu insan aklını dinliyor mu, aklını çalıştırıyor mu? Hayır. “Nefsim bana bu kadar eziyet ediyor, beni yoldan çıkarıyor. Ben buna rağmen nasıl oluyor da hâla onun dediğini yapıyorum?” demiyor bu insan. Kimse bilmiyor mu ki yaptığı bütün hatalara onu iten nefsidir. Ama yine de nefsine en ufak bir toz kondurmuyor. İzzetini ayaklar altına alıyor nefsi karşısında. İşte bu duygu, bu bağlılık insanın mürşidine karşı olmalıdır. Çünkü mürşid insana yol gösterir. Nefse olan bağlılığın temeli muhabbettir, insan nefsini her şeyden daha çok seviyor. Onun içindir ki Peygamber Efendimiz (s.a.v) Hz. Ömer’e (r.a) “Ya Ömer! Eğer senin Allah’a ve peygambere olan muhabbetin ailenden, çoluk çocuğundan hatta nefsinden bile öte olmazsa gerçek manada iman etmiş olmazsın.”buyuruyor. Bu cümleyi Resulullah (s.a.v) Hz. Ömer (r.a) üzerinden biz ümmete söylüyor aslında. Muhip olmazsak istifade edemiyoruz. İnsanoğlu bir sarayın içinde de olsa eğer o sarayı sevmiyorsa saray onun için zindandır. İstifadeyi sağlayan etken insanın duygularıdır. Buna mukabil bir göz odadadır fakat seviyordur ve mutludur. O insanın hissiyatı saraydakinden fazladır. Daha fazla istifade eder, bunu sağlayan ondaki sevgidir. Bir işçi düşünelim, parayı ve çalışmayı seviyor. Tarlada, güneşin altında ya da kışın çok soğuk bir ortamda çalışıyor diyelim.  Siz ona deseniz ki: “Senin bu mesleğin de ne kadar cefalı, eziyetli.” Size “Hayır, dünyanın en güzel işidir.” diye cevap verecektir. Çünkü sevgisi var, şevki var o işe karşı; yüzünde tebessümü var. En ufak bir şikâyeti yok çünkü mahsulünü alıyor ve Allah’a hamd ediyor. İnsanın da muhabbeti elde etmek için az çok demeden zikir yaparak kalbini alıştırması gerekir. Hz. Ayşe (r.anha) bir mecliste tasadduk olarak bir üzüm tanesi verir. “Ya Ayşe! Bir üzüm tanesinde infak olur mu?” diye soranlara “Nasıl tasadduk olmasın? Bu daha sonra alışkanlık hâline gelir. Allahu Teâlâ demiyor mu ki: ‘Artık kim zerre ağırlığınca bir hayır işlerse onun mükâfatını görecektir. Kim de zerre ağırlığınca bir kötülük işlerse onun cezasını görecektir.’[3]”diye cevap verir. Üzüm tanesi mi ağır zerre mi? Bir üzüm tanesinin içinde milyon zerre vardır. Her bir zerreye bir karşılık verilir. Her bir zerreye bir sevap veriliyorsa başka iyiliklerin karşılığı nedir, varın siz düşünün. Akıl ve hayalimizin ötesindedir bu. Bir saat cehenneme müstahak olmak istemeyiz çünkü oranın bir günü dünyanın bin senesine tekabül eder. Bir gün orada cezaya müstahak olan dünyada bin yıl cezaya müstahak gibidir.

Allah muvaffakıyet versin. Sohbete bol bol gidin, sohbetten ayrılmayın. Bol bol irşad yapın, salih amel işleyin. Bugün en büyük cihattır nefsle olan mücadele. Yakınınızdaki insanların bozulmasına fırsat vermez, onları ıslah ederseniz en büyük cihadı yapmış olursunuz. Peygamber Efendimiz (s.a.v) anlatıyor: Önceki toplumlarda bir karye vardı. Bu karyedekiler çok asiydiler ve çok fazla günah işlemekteydiler. O karyenin içinde amelleri peygamberlerin ameli gibi olan on iki bin âlim vardı. O on iki bin âlimin içinde öyle de biri vardı ki göz açıp kapama miktarınca bir harama bulaşmamıştı. Allah meleklere gidip o karyenin altını üstüne getirmelerini emretti. Allahu Teâlâ’nın bu emri üzerine melekler dediler ki “İçlerinde öyle biri var ki hayatı boyunca bir saniye günaha dalmadı, biz şahidiz. Yine emrin bu mudur?” Allahu Teâlâ dedi ki: “Hemen yapın ama en önce o bahsettiğiniz âlimden başlayın. Sonra diğer on iki bin, sonra diğer insanlar. Çünkü onların yüzlerinde ben bir gün bile insanların isyanlarına karşı bir asıklık görmedim, üzüldüklerine şahit olmadım. Etraflarındaki insanların isyanlarını umursamadılar, cehenneme girme ihtimallerine hiç üzülmediler. Onlar kendi ibadetlerinin lezzetine kapılıp gittiler. Önce cezayı onlara tattırın.”

Eğer kardeşleriniz gözünüzün önünde namazdan, ibadetten, taatten uzaklaşıyor ama sizin içiniz sızlamıyor, üzülmüyorsanız, bundan dolayı acziyet hissetmiyorsanız Allah belki ilk azabı size müstahak kılacak. O yüzden irşada ehemmiyet gösterin.

 

[1] Müslim.

[2] Alak Suresi, 6 ve 7. Ayeti kerimeler.

[3] Zilzal Suresi, 7 ve 8. Ayeti kerimeler.

Seyda Alameddin (k.s.)

  • tarihinde oluşturuldu.

Nurşin.com | 2025 | Tüm Hakları Saklıdır.