VE LESEVFE YERDÂ
Bismillahirrahmanirrahim Elhamdülillahi Rabbil âlemin vesselatu vesselamu ala seyyidina Muhammedin nebiyyil ümmi ve ala alihi ve sahbihi ve sellim.
Leyl suresinin inmesine alt yapı oluşturan hadise şudur: Hz. Bilal (r.a), Ümeyye b. Halef’in kölesi. Hz. Bilal (r.a), Müslümandı. Ona dininden dönmesi için eziyet ediyor, cefa veriyorlar. Hz. Bilal (r.a) de onlara “Allahu ehad” diye karşılık veriyor, yani Allah birdir. Onlar da sen bizim putlarımıza inanacaksın, Allah’ı inkar edeceksin, diyerek daha çok işkence ediyorlar. O (r.a), ‘’Allah ehad” dedikçe eziyetler artmaya devam ediyor. Resûl-i Ekrem’in (s.a.v), olanlardan uykuları kaçıyor. Hayatının tadı lezzeti gidiyor, dayanamıyor ve Ümeyye b. Halef’ten Hz. Bilal’i (r.a) azât etmesini rica ediyor. Ümeyye b. Halef ise; ben ona büyük bir servet harcadım, yapamam, diyor.
İşte cimrilik sıfatı, kafirlerde bulunan bir sıfattır ki Kur’an cimrilikten şöyle bahsediyor: “Biz o insanlara cehennemin yolu en zor yol olmasına rağmen onlar için en kolay yol hâline getireceğiz.’’ Onlar malın, mülkün tutsağı hâline gelecekler, adeta malları onların kalplerine zincir vuracak. Cimriliğin, o zincirin diğer ucu ise cehennemdedir. Resulullah (s.a.v), cömertliğin kökü cennette, dalı ise dünyadadır, buyuruyor. Bunun mânâsı şudur: Bir insanın içinde cömertlik hasleti mevcut ise; onun kökü cennette olduğu için cennete muhakkak gider. Cömert insanlar cennete gidiyor. Cimriliğin kökü ise cehennemdedir. Bir zincir onu kendi tarafına, cehenneme çeker.
Hz. Ebu bekir Sıddık (r.a), Resulullah’ın (s.a.v) Ümeyye b. Halef’ten ricada bulunduğu bu hadiseyi duyuyor. Resulullah’ın (s.a.v) isteğinin geri çevrildiğini ve Hz. Bilal’e de (r.a) had safhada işkenceler yapıldığını duyunca gidiyor, servetin çoğunu harcamak suretiyle Hz. Bilal (r.a) ve onun gibi altı tane daha köleyi azât ettirerek Resulullah’ın (s.a.v) isteğini yerine getiriyor. O dönem henüz kimse rıza-i ilahi kavramını bilmiyor. İnsanların hayatında Allah rızası için malını ortaya koyma, canını ortaya koyma, bedenini ortaya koyma kavramları yok. Hz. Ebu Bekir Sıddık (r.a) ise “Len tenâlû-lbirra hattâ tunfikû mimmâ tuhibbûne vemâ tunfikû min şey-in fe-innallâhe bihi alîmun’’ “Sevdiğiniz şeyler Allah yolunda infak etmediğiniz müddetçe Allah’ın hoşnut olduğu insanlar seviyesine çıkamazsınız.” (Âl-i İmrân, 92) ayetine mazhar oluyor. Hz. Ömer (r.a), Hz. Bilal’in (r.a) azât olmasına o kadar seviniyor ki: ‘Bir efendimiz, başka bir efendimizi azât etti.’’ diyor. Hz. Bilal (r.a) köle idi ama İslam’ın getirdiği o yücelik onu efendi yaptı. Ümeyye b. Halef fiziki âlemde efendidir, seyyiddir ama mânâ âleminde aslen Hz. Bilal (r.a) efendidir.
Hz. Ebu Bekir Sıddık’ın (r.a) babası: ‘’Oğlum servetinin bütününü harcadın. Madem bu köleleri azât edecektin bari seçici davransaydın. İçlerinde güçlü-kuvvetli olanları azât etseydin. Yarın, olur da maddi sıkıntıya girersen bunlar en azından gelip sana yardım ederlerdi. ’’ diyor. Babası henüz Müslüman olmamış. Hz. Ebu Bekir (r.a): Hayır, üzülme baba. Ben sırtımı öyle bir zâta dayandım ki dünya ve ahiretim kurtuldu, diye cevap veriyor.
Demek ki Müslüman olarak farz olan ibadetler, namaz, oruç zaten yapılacak ama bunlar yetmiyor. Sahabe-i Kirâm’ın (r.a) hayatlarında vazgeçme, fedakarlık vardı. Hz. Ebu Bekir (r.a), Hz. Ömer (r.a), Hz. Osman (r.a), Hz. Ali (r.a); onların alt yapısını Resulullah (s.a.v) nasıl oluşturdu da bu ahlaka ulaştılar? Bir Ebu Bekir (r.a) ahlakı, tabiatı nasıl bir değişim ve dönüşümle mümkün olur? Nasıl insanın meşrebi bir Ebu Bekir Sıddık (r.a) meşrebine dönüşebilir? Bir mizaç, nasıl Resulullah (s.a.v) ile görüşmeden, O’nun (s.a.v) sohbetine iştirak etmeden nasıl tabiatı onlara benzer. Kur’an, bu dönüşümü nefis arınması ile ifade ediyor.
Bir rivayete göre bir kişi Müslüman olmuş. Ama hakikatte kalbi İslamiyet’i daha tam hazmedememiş. Diliyle Müslüman olmuş, aklıyla Müslüman olmuş, kendisi de öyle inanıyor ama içte daha hazmedememiş. Kalbinde aşamadığı bazı şeyler var. Dolayısıyla görüntüde Müslüman ama kalp itibariyle Müslüman olmamış. Bunun sebebi ise kalbindeki mal sevgisi. Kur’an’da bu hadise anlatılmaktadır. Cimriliğini aşamamış bu insan, Allah Resulü’nün (s.a.v) huzuruna bir dava ile geliyor. Davanın mahiyeti şu: Müslüman gibi görünen bu zengin kişinin bahçesi ile fakir bir yetimin bahçesi sınırmış. Zengin kişinin bahçesindeki bir hurma ağacının dalları o fakir yetimin bahçesine uzanıyor ve o fakirin evinin önüne hurmalar düşüyor. Hurmalar sürekli düşünce o fakirler yerdeki hurmalardan yiyorlar. Bunun üzerine bir münakaşa oluyor ve Allah Resulü'nün (s.a.v) huzuruna geliyorlar. Allah Resulü de (s.a.v) olayı dinledikten sonra diyor ki ‘’Filan kişi sen zenginsin, bu kadar hurma ağacın var. Hurma ağacın fakir olan bu kişinin bahçesinin sınırında. Gel bu ağacı Allah için infak et. Allah için bu infakına mukabil ben de Allah’tan senin için cennette büyük bir hurma bahçesi dileyeyim. Allah cennette sana bunu versin.’’ Bunun üzerine cimriliğini, mala olan tutkunluğunu daha aşamamış o şahıs Resulü Ekrem’den (s.a.v) özür diler: ‘’Ya Resulâllah (s.a.v) kusuruma bakma, ne olur beni affet ama ben bu ağacımı çok seviyorum. Ona epeyce emek harcadım, zaman verdim. Ben bunu infak edemem.’’ Bunun üzerine bunları duyan başka bir sahabe hemen o cimri adamın yanına gidiyor. Tüm serveti sayılan kırk ağaçlık bir bahçeyi ortaya koyarak:‘’Sen şu ağacını bana sat, bu bir ağaca mukabil ben sana kırk ağaç vereyim.’’ Tüm gelirini bu kırk hurmadan sağlayan bu sahabenin başka bir maişeti de yok. Realist dünya mantığıyla bakıldığı zaman yapılan iş, büyük bir zarar. Ama onlar ahiret mantığı ile bakıyorlar. Ve bu sahabe, Resulullah’ın (s.a.v) duasına mazhar oluyor.
“Velleyli iżâ yaġşâ’’ (Leyl, 1) Her şeyi kaplayan geceye yemin olsun. Semanın rahminde var olan bu iki zıt (gece-gündüz) olmalarına rağmen Allah’ın sevk ve yönetimine mani değildir. Allah’ın güç ve kuvvetine mani değildir. Her şeyi kaplayan gece yani insanlara teskin veren, rahat ettiren, uykuya daldıran gece. Bütün o hayvanlar, o vakitte evlerine gidiyorlar. İşte gece nimettir aslında. ‘’Ve-nnehâri iżâ tecellâ’’ (Leyl, 2) Her şeyi kaplayan gece ve açan gündüz. ‘’Vemâ ḣaleka-żżekera vel-unśâ’’ (Leyl, 3) Erkek ve dişiyi bir annenin rahminden –iki zıt şeyi- yaratan Allah’a yemin olsun. ‘’İnne sa’yekum leşettâ’’ (Leyl, 4) Bu kozmik âlemde böyle tezatlar olduğu gibi amellerinizde de farklılıklar var. Bir kısmınız çok cömert, bir kısmınız cimri. Bir insandan hasıl olan ameller, ehvaller farklı farklıdır. ‘’Fe-emmâ men a’tâ vettekâ’’ (Leyl, 5) İata eden Hz.Ebu Bekir Sıddık’ı (r.a) kastediyor. Verirken nasıl bir düşünce ile verdi, onu izah ediyor size. Hz. Ebu Bekir Sıddık’a (r.a) iata eden denilmesi mecburi bir ifade, umum şumuli bir ifade olsun diye bu şekilde hitap ediliyor. O veren var ya neyi verdi? Neyi verdiğini söylemiyor. Onun şanına vurgu için “iata” kelimesini kullanıyor. Onun şanı “iata”dır. Kendisi ile Allah arasındaki engelleri kaldırmak adına iata ediyor. “O iata eden”, verenin şanına gelince “vetteka”, hayatını takva dairesinde sürdürüyor. İata; verirken riyakarlık yapmamak lazım, sırf Allah için yapıyor. ‘’Ve saddeka bilhusnâ’’ (Leyl, 6) Ve en güzel sözü de tasdik ediyorsa. İşte Biz bu insan için ki Hz. Ebu Bekir Sıddık’dır (r.a) veyahut o kırk ağacını verip bir ağacı satın alan sahabe, onlar hakkındadır. Yani Hz. Ebu Bekir Sıddık (r.a) şanına bürünen herkes için ayet hususi iniyor; hüküm umumi, şümuli, kapsamlıdır. Yani kim bu vasıftaysa, kim bu sıfatı taşıyorsa ‘’Fesenuyessiruhu lilyusrâ’’ (Leyl, 7). Biz onun için cennetin yolunu en kolay hâle getireceğiz. Yürüyeceği bütün yollar onu cennete getirecek. Bize getirecek, bu “Kad efleha men zekkâhâ” (Şems, 9) ayetinin de tefsiridir. Nefsini tezkiye eden şüphe yok ki felâha ermiştir.
Tezkiyeyi nefs nasıl yapılır? Bir insanın Ebu Bekir Sıddık’ın (r.a) meşrep ve mizacına bürünmesinin yolu nedir? Bunun açıklaması yapılıyor. “Ve emmâ men beḣile vestaġnâ” (Leyl, 8) Yani zıtları söylüyor. Üçlü, dörtlü zıtlar “bahil” yaparlar. Ümeyye b. Halef gibi olanlar; yani hayatından cimrilik sıfatını daha aşamamış olanların iç âleminde sürekli bir tereddüt, bir hazımsızlık oluyor. İç âlemini tam düzeltmemiş o ve onun gibi bahil, cimri olanlara gelince “vestağna” cimrilik yapıyor, müstağni davranıyor. İhtiyaç yoktur, Allah’ın verdiği şu nimetler şu hayat için bana kafi, başka beklentim yoktur, diyor. Bu zaten benim keyfime kafidir, o zaman var olanı koruyup muhafaza edeyim, diyor. Cimrilik yapıyor ve müstağni davranıyor. Cennet bahçesini Allah sana verecek deseler hayır, diyor. Elindeki mal onun felaketi oluyor. “Ve keżżebe bilhusnâ”(Leyl, 9). En güzel olan kelime ki; kelime i şehadettir veyahut cennettir, onu tezkip ediyor yani yalanlıyor. Dolayısıyla “La ilahe illallah”ı da tezkip ediyor. ‘’Fesenuyessiruhu lil’usrâ’’ (Leyl, 10). Biz bu insan için zor olanı kolaylaştırıyoruz, diyor Allah Te’ala (c.c). Zor olan şeyi ki cehennem yoludur, ona en kolay hâle getireceğiz. Bu insanın dünyada en kolay kazanacağı şey, başarabileceği şey cehennem olacaktır. Cehennemin dışında hiçbir kazancı yoktur o insanın. Altmış yıl boyunca burada olacak, hayat içerisinde kazanımı, tek başarısı cehennem olacak.
“Vemâ yuġnî ‘anhu mâluhu iżâ teraddâ” (Leyl, 11) İşte burada Müslümanın mal ve servete olan bakışının nasıl olacağını bize söylüyor. Müslüman mal ve dünyaya nasıl bakacak? İnsan kabre veya cehenneme yuvarlandığında mal ona menfaat vermedi. Biriktirdiği, stok ettiği veya onun üzerine kavgalar verdiği mal ona menfaat vermedi, diyor Allahu Teâlâ (c.c). Cehenneme yuvarlandığında ne oldu? Bu dünya hayatı bitti. Biriktirdiğin kazanımlar veya üzerine kavgalar verdiğin o şeylere ne oldu şimdi? Menfaat verdi mi? Yarın insanoğlu cehenneme yuvarlanmamak adına dünyada kazanımlarının yirmi-yüz mislini cehennemden halas olmak için feda etmeye hazır olacak. Ama o gün “ma yuğni”, hiçbiri menfaat vermiyor ona.
“İnne ‘aleynâ lelhudâ” (Leyl, 12) Muhakkak ki hidayet bizim işimizdir. Yani hidayeti Biz yaratırız. Biz yaratmazsak hiçbir kimse hadi olamaz, hidayet ehli olamaz. Ama “inneke letehdî ilâ sirâtin mustakîm” (Şura, 52) Hidayet “ilâ” ile kullanıldığı zaman kılavuzluk mânâsındadır, yani “Ey Habibim, sen hidayet meselesinde ancak kılavuzluk yaparsın.” Peygamberler, peygamberlerin varisleri hidayet yolunu göstermekte kılavuzluk yaparlar. Ama hidayet denilen bu fiilin yaratılmasını haşa peygamberler bile yapamıyor. Fiilin yaratılması yani kalpte o nurun, o ateşin yakılması bizim işimiz, diyor Allahu Teâlâ.
Allahu Teâlâ, dünya ve ahiret bizim mülkümüzdür, diyor. Sizin mülkünüz yok. Yani malikiyet duygusundan sıyrılın. İnsanın başına ne geliyorsa mülk duygusundan geliyor. Bu benim mülküm, dediğiniz bir şey varsa yanılıyorsunuz. Müslümanın malikiyet duygusundan sıyrılması lazım. Dünyadaki bütün kavgaların temelinde mülk kavgası var. Haşa; beden de mülkümüz değil, dışarıda bedene ait olan hiçbir şey de mülkümüz değil. Müslümanın buna itikat etmesi lazım, her şey Allah’ın mülküdür.
“Fe-enżertukum nâran teleddâ” (Leyl, 14) Ben sizleri ikaz ettim, “naran teradda” cayır cayır yakan ateşten ikaz ettim. Yani kulaklarınızı dört açın. “Lâ yaslâhâ illâ-l-eşkâ” (Leyl, 15) Cehenneme girecek insan “eşka” olacak. Kimdir eşka? “Elleżî keżżebe ve tevellâ” (Leyl, 16) Öyle azgın ki, yalanlamış ve sırtını dönmüştür. Ona Peygamber söylüyor veyahut başka yerden duyuyor fakat “kezzebe” tezkip ediyor. İnanmıyor, inanmamakla beraber “tevellâ” kalkıp sırtını çevirip gidiyor. Tevelli gösteriyor yani ruhuyla inanmadığı gibi, ruhuyla inkar ettiği gibi bununla da yetinmiyor, bedeniyle de inkar ediyor. Onlar yüzünü çeviriyor, söylenen şeylere inanmıyor, tezkip ediyor, bununla da kalmıyor “ve tevellâ.”
“Ve seyucennebuhâ-l-etkâ”(Leyl, 17) Müttaki insanları biz koruyacağız. Müttaki kimdir? Namaz kılıyor, oruç tutuyor, ibadet ediyor, taat ediyor. Bedeni Allah için ibadet, hizmet ediyor ama “Elleżî yu/tî mâlehu yetezekkâ” (Leyl, 18) O Allah yolunda malını verir, temizlenir. Malını da getiriyor. Niçin? “yetezekkâ” işte “Kad efleha men zekkâhâ” (Şems, 9) Kendini arındırmak, iç arınması için, nefsini temizlemek için onu yapıyor. Diliyle arındırıyor, bedeniyle arındırıyor. Manevi bir gusül yapıyor, ibadet yapıyor. İç arınmayı ne ile yapıyor? Malı ile yapıyor. Hz. Ebu Bekir Sıddık (r.a) bunu yaptı. Nasıl Hz. Ebu Bekir Sıddık (r.a) olabildi? Nasıl duaya mazhar olan o sahabe olabildi? Tüm mülk, serveti kırk hurma ağacı olan bahçeyi dünya maksadıyla değil iç arınma maksadıyla gitti, bir hurma ağacına karşılık verdi. O bir hurma ağacını da Allah Resulü’nün (s.a.v) bahsettiği yere infak etti. “Elleżî yu/tî mâlehu yetezekkâ”(Leyl, 18) Malını getiriyor, infak ediyor, amel-i salih yapıyor ki insanın en büyük sınavı maldır zaten. “Vemâ li-ehadin ‘indehu min ni’metin tuczâ” (Leyl, 19) Başkasına ödenmesi gereken hiçbir minnet borcu olmadığı halde (verir.) Hz. Ebu Bekir Sıddık (r.a), Hz.Bilal’ı (r.a) ve diğer köleleri azat ederken geçmişte bir iyilik gördüğü için değil, bir menfaati olduğu için değil; yüksek olan o zâtın, sadece ve sadece Allah’ın rızasını kazanmak için bunu yapıyor. “İllâ-btiġâe vechi rabbihi-l-a’lâ” (Leyl, 20) Ancak ve ancak Allah razı olsun diye bunu yaptı. Madem sırf bizim için yaptı. Sırf bizim memnuniyetimiz için o zaman Ya Eba Bekir “Ve lesevfe yerdâ” (Leyl, 21) İleride biz seni memnun edeceğiz, diyor Allah (c.c).
Bu ayetlerin hükmü umumidir yani Müslümanlık iddiasında bulunan her kişi için bu hüküm geçerlidir. Dilimizle Müslüman olduk ama Allah muhafaza kalp, bazen Müslüman olmuyor. Bazen nefsimizi İslam’a davet etmemiz icap ediyor. Bazen kalbimizi, bazen huylarımızı, ahlakımızı İslam’a davet etmek zorundayız. Mesela cimrilik basit görünüyor. Aslında cimrilik büyük bir engeldir. Resulullah (s.a.v); cimriliğin kökü cehennemdedir, buyuruyor. Cimri insan cennete gidemiyor. Cimrilik belki dünya hayatında konforlu bir hayat sunuyor ama ahiret hayatı öyle olmuyor. Ahlakımız, tabiatımız, her şeyimizle Müslüman olmamız lazım.
Ben bunları söylerken, Allah şahittir, önce şahsıma söylüyorum. Allah nefsimi böyle Müslüman eylesin diyorum. Kalbimi, ruhumu, Allah beni hakiki bir Müslüman eylesin. Ben sizleri noksansız, kusursuz, has, güzel insanlar, bizden üstün insanlar olarak görüyorum. Allah şahittir, itikadım budur. O yüzden kendi nefsime söylüyorum. Yani her insan nefsini İslam’a davet etmek zorundadır. “Eşhedü en la ilahe illallah” deyip bunun mânâsı da idrak etmek, iyi kavramak lazım. Yani ‘’la” kelimesi orada neye tekabül ediyor. “la ilahe” Allah’ın dışında başka bir ilah yoktur derken evet o dönemde insanların putları vardı; dünya putları, nefis putları vardı. Şimdi asrımızda bizim putumuz ne olabilir? Yani biz neyin tutsağıyız? Biz “la ilahe illallah” demekle; “la” hayır, demekle aramızdan onları çıkartmak zorundayız. Nefsimizin, şeytanımızın arzu isteklerini yerine getirmeyelim. İşte “Kad efleha men zekkâhâ” (Şems, 9) Nefis tezkiyesi; nefsini arındıranlar, onlar felaha erişir. O zaman biz, Hz.Ebu Bekir Sıddık (r.a) olabiliriz. Nasıl Hz.Ebu Bekir Sıddık (r.a) olunacağını Kur’an bize Leyl suresi ile ifade ediyor.
Nefis, had safhada kötüdür. Mesela Resûlü Ekrem’i (s.a.v) düşünün. Allah’ın peygamberi, hayatı irşat ve hizmet. Medine-i Münevvere’de Yahudilere ait bir kale var. Allah Resûlü, orayı fethedecek ama Yahudiler teslim olmuyor. Kale fethedilemiyor. Zor bir kale, çetin, meşakkatli ve stratejik önemi de var. O kalenin önünde Yahudilere ait hurma ağaçları var. Allah Resûlü (s.a.v) o ağaçları kestiriyor. Hem Yahudilerin ümitleri kırılsın hem de maişet bulamasınlar ve teslim olsunlar diye. Yahudiler ağaçlar kesildiğinde Müslümanları etkilemek için bir peygamber ağaç nasıl keser, Peygamber (s.a.v) bunu kendi aklına göre yaptı, Allah ile hiçbir alakası yok; diye propaganda yapıyorlar. Ağacın kesilmesinden fitne-fesat çıkartıyorlar. Diyorlar ki ‘’Ağaçta hayat vardır, ağaç zikreder, bir peygamber bunu bilmez mi? Zikreden bir ağaç nasıl kesilir?’’ Bu olayı mantığa uydurarak, akıl ile fitne çıkarmaya çalışıyorlar. Müslüman ferasetli olmalı. Bunun üzerine Kur’an’ın ayeti iniyor: ‘’Mâ kata’tum min lînetin ev teraktumûhâ kâ-imeten ‘alâ usûlihâ febi-iżnillâhi veliyuḣziye-lfâsikîn’’ (Haşr, 5). Kur’an’ın ayetleri şu; Peygamber (s.a.v) kestiği ağaç veyahut kökünü bıraktı, nasıl olduysa hepsi Allah’ın izniyle oldu. Bunun yapılmasındaki sebep ise içinizdeki birtakım münafıkları ayırt etmek içindi. Bunları ayırt etmek için Allah Rasulü (s.a.v) bu uygulamayı yaptı. Dünyada mantık arıyoruz, arka planda imtihanın olduğunu unutuyoruz. Son nefese kadar Allah bizi sınıyor, imtihan ediyor.
“Elleżî ḣaleka-lmevte velhayâte liyebluvekum eyyukum ahsenu ‘amelâ” (Mülk, 2) Allah ki; sizi “halekal” yarattı, “mevt” ölümü yarattı ve hayatı yaratıyor. Allah (c.c), ölüm ve hayatı sizin için yarattı. “eyyukum ahsenu ‘amelâ” hanginiz daha güzel amel işleyecek diye. Allah (c.c), haşa bilmiyor mu? Sınava tabi tutulmak için bu dünyadayız. Sınav, bir hocanın öğrencisini sınava tabi tutması gibidir. Hoca dersi bilmez mi, biliyor. Dersi anlatan hocadır. Acaba öğrenci dersi dinledi mi, dinlemedi mi? İtaat etti mi, etmedi mi? Bu maksatla Allah (c.c) bizi sınıyor. Allah (c.c) bizim için ölümü yaratmış, sonra hayatı yaratmış. Biz daha önce ölmüş müydük? “Elleżî ḣaleka-lmevte” Çünkü insan dünya hayatına gelmeden önce ölü bir hayatın içindeydi. Yani karanlık bir köşedeydi. Sanki yoktuk, yokluk hükmündeydik. ‘’Keyfe tekfurûne billâhi vekuntum emvâten feahyâkum’’ (Bakara, 28). Sonra bedenlerin önceki mazisini ne çabuk unuttunuz? Siz nasıl Allah’ı (c.c) inkar ediyorsunuz? Siz buraya gelmeden önce ölüler gibiydiniz. Siz önce suydunuz, havaydınız, topraktınız. Sonra Allah (c.c) ne yaptı? Sevdiği için, cömert olduğu için yaratmak istedi. Yaratmasının gerekçesi budur. Allah (c.c) cömert ve sevdiği için hava, su, toprak, ateşten olan bu unsurlardan aldı. Anne rahminde sıradan bir su iken Allah (c.c) oradan aldı, annenin rahminden sonra kan, pıhtı vs. gibi değişik evrelerden geçirerek bedeni oluşturdu. Beden oluştuktan sonra Allah (c.c) onun içine hayat bahşediyor. Bakın nasıl evrelerden, değişim ve dönüşümlerden geçirerek hayat verdi. Halbuki siz karanlık bir âlemin köşesindeydiniz. Karanlık âlemde değersizdiniz. Çok tatsız bir âlemde idiniz. Allah sizi aldı. Sizin içinize yaşamı verdi. Şimdi siz nasıl oluyor da Allah’ı inkar ediyorsunuz? Mazinizi ne çabuk unuttunuz? Allah bu kadar erhamurrahimdir.
Ahiret hayatımıza bol bol amel-i salih yapmakla mükellefiz. Namazı, orucu size söylemek mükellefiyetimiz olduğu gibi nefsinizi arındırma mükellefiyetimiz de var ve bunun yolu da mülke olan bağlılıktan kurtulmak. Bunların hepsi Kur’an’da ifade ediliyor. Hz. Peygamber (s.a.v) ve sahabelerin (r.a) hayatında hepsi vardı. İnşallah Rabbül Âlemin (c.c) bizi de hakiki Müslümanlardan eyler. Çabalayacağız, gayret edeceğiz. Ama sadece namaz kılayım, oruç tutayım; konforlu hayatımıza kimse dokunmasın diyerek olmaz. Müslümanlık; namaz, oruçtan ibaret değil.
Ve sallallahu aleyhi vesellem…
- tarihinde oluşturuldu.