‘’YA EBA ZER, GEMİNİ RESTORASYONA TÂBİ TUT.’’
Bismillahirrahmanirrahim. Elhamdülillahi Rabbü’l Âlemin. Vessalatü vesselamu ala seyyidina Muhammedin nebiyyina ve ala alihi ve sahbihi vesellem.
Sahabe-i Kirâm hayatına zikri, ibadeti yerleştirmişti. Hz. Peygamber (s.a.v) sahabeleri toplar, onlara vaaz u sohbette bulunurdu. Bir defasında Resûl-i Ekrem (s.a.v), Eba Zer’e (r.a) ‘’Ya Eba Zer, gemini restorasyona tâbi tut.’’ diyerek nasihatte bulunuyor. Buradaki gemi bir vasıta, vesile mânâsındadır. Bu vasıtadan kasıt imandır. Resulullah (s.a.v), imanını yenile çünkü bu iman adeta bir gemi gibi seni cennete götürecektir, demektedir. Yani insan hayat içerisinde günah işlemek suretiyle gemiyi tahrip ediyor. Her bir günah insanın imanına zarar veriyor. Allahu Teâlâ’nın (c.c) koyduğu yasaklardan gaye, insanın imanına büyük tahribat vermemesi ve inancını zedelememesidir. Onun için Resûl-i Ekrem (s.a.v); günah insan kalbine isabet etmiş birer siyah nokta gibidir, diyor. Hemen imha edilmez ise bu nokta, bu virüs, bu mikrop başka mikroplara yer açıyor ve kalbi kaplıyorlar. Resûl-i Ekrem (s.a.v), ‘’Ya Eba Zer, ‘cedidi’ bindiğin bu gemiyi tecdid et, yenile.’’ ‘’La ilahe illallah, Muhammeden Rasulullah, de.’’ buyuruyor. Mânâsı şu: “Allah dışında başka Mabud-i Hakk bilmem ve tanımam. Yani nefsime tapmam, dünyaya tapmam, şeytana tapmam.’’
Tapmak nasıl olur? İnsan nefsine nasıl tapar? Gidip nefsinin huzurunda secdeye başını eğmekle mi tapılır? Ya da şeytana tapmak nasıl olur? Gidip şeytan huzurunda secdeye mi varılır? Hayır. Tapmanın mânâsı şudur: İnsan, nefsinin arzu ve isteklerine yönelik bir hayat sürdürür. Şeytanın emrini dinler, onun arzu isteklerini yerine getirir. Allah’ın arzu ve isteklerini yerine getirmez. Bu tapmanın yansımasıdır. Peki dünyaya tapar, ne demektir? İnsanın kalbi bütün aşkıyla, muhabbetiyle, hırsıyla dünyaya yönelir ve artık insan dünyanın kulu, kölesi hâline gelir. Hayatını bu istikamet üzerinde inşa eder. Nefsi ona ne dediyse onu yapar. Ne istiyorsa onun emrine amade olur. Hatta nefsi ona git İslamiyet’e zarar ver, dese gider İslam’a zarar verir. Gıybet et, der. Gıybet eder. İslam’a zarardır bu. Müslümanlara zarardır. Dolayısıyla bütün hayatını nefsin arzu ve isteklerini yerine getirmek için ortaya koyar. Rıza-ı İlahi’yi değil, rıza-ı nefs yani nefsin rızasını gözetmek maksadıyla hep onun razı olduğu şekilde hayatını sürdürür. Hayatını, malını, canını, bedenini, evladını hep nefsinin rızası için kullanır. Hep nefsî, nefsî der. İnsanlarla olan dostluğunu onun üzerine inşa eder.
Resulullah (s.av) “La ilahe illallah” de, buyuruyor. ‘’La’’ kelimesiyle kendisiyle Allah arasında olan nefsi, dünyayı ve şeytanı aradan çıkartır. Ya Rabbi; senin emrin, arzun neyse ben bu istikamette hayatımı sürdürüyorum. Ancak sana ibadet ederim. “Ve enne Muhammeden abdühü ve Rasulühu” ve Resûl-i Ekrem (s.a.v) senin elçindir, Sen’in Habibindir. O’ndan gelen her şey baş göz üstüne. “Lebbeyk Allahümme lebbeyk” Ya Rabbi emrine amadeyim. Malım ile, canım ile, bedenim ile, ruhum ile senin emrine amadeyim. Muhakkak ki dünya denilen bu derya çok dipsiz bir deryadır. Yani gemi tahrip olursa imanını sık sık tazelemez isen, imanın Allah muhafaza elinden giderse deniz seni yutar. Eğer imanını iyi koruyamaz ve muhafaza edemez isen sen bu dünyada yüzmek suretiyle selamete ulaşamazsın. İnsanın selamete çıkaran şey aşk u muhabbetidir. Bir insanın kalbinde sevgi yoksa imanı olgunlaşmamıştır. Hatta imanı çürüyüp gider. Nasıl ki bir çiçeğin büyümesi için suya, nasıl ki ekilen tohumun filizlenmesi için suya ihtiyaç var; imanın olgunlaşması için de muhabbete ihtiyaç vardır.
Resulullah (s.a.v) eğer bir insan imana hamil olduğu hâlde, içinde iman taşıyor fakat taşıdığı bu imanın tadını, lezzetini alamıyor ise bunun sebebi aşk u muhabbetinin olmamasıdır. Onun için Resûl-i Ekrem (s.a.v) buyuruyor ki: “Üç şey vardır ki bunlar kimde bulunursa o kişi imanın tadını alır: Allah ve Resûlü’nü (s.a.v) her şeyden çok sevmek; sevdiğini sadece Allah için sevmek; Allah kendisini küfür bataklığından kurtardıktan sonra, tekrar küfre dönmeyi ateşe atılmak kadar korkunç ve tehlikeli görmek.” Kimde bu üç şey bulunuyorsa onun temelinde muhabbet vardır. O zaman taşıdığı imanın, hamil olduğu bu imanın lezzetini alır. Namaza durduğunda müthiş bir hazzu lezzet alır. İbadetlerinden müthiş bir hazzu lezzet alır.
Fakat insan haz ve lezzet almıyorsa İslam’dan çıkması gerekir mi? Hayır, neuzibillah. Bu da yanlış bir telkindir. Mesela kişi tasavvufa giriyor. Mantığıma uymadı, diyor. Allah Resulü’nün (s.a.v) sözleri; bu asrın, bilimin mantığıyla uyuşmuyor; benim aklımla uyuşmuyor, diyor. Bu sözler -Allah muhafaza- çok tehlikeli cümlelerdir. Allah (c.c), insanın mantığına göre yönlendirilemez. Kur’an’ı kendi mantığımıza göre yönlendiremeyiz. Mantığımızı Kur’an-ı Kerim’e, İslam’a yönlendireceğiz. Yani biz kendimizi onlara göre ayarlayacağız.
1400 yıldır milyonlarca ulema-evliyanın mantığı uymuş, senin uymuyorsa gideceksin 30-40 yıl boyunca ilim tahsil edeceksin. Tasavvuf âlemine gireceksin, âşık olacaksın, muhip olacaksın, ilim irfan sahibi olacaksın. Belki o zaman mantığın alır. Haz, lezzet almıyorum, deniliyor bazen. Haz, lezzet aşktadır. O zaman aşkı elde edeceksiniz. Aşk ve muhabbet elde etmediğin için, haz almadığın için İslam’dan mı çıkacak? İslam’a girdik, İslam’dan haz almıyoruz, İslam benim mantığıma uymuyor, hâşa bu sözler en büyük cehalettir. ‘’Haz almadığım için uzaklaşacağım.’’ Bu da nefsin bir tuzağıdır. ‘’Kâbe’ye gittim, haz almadım. Kâbe’ye bir daha gitmeyeceğim. Kâbe’yi sileceğim hayatımdan.’’ Hâşa böyle demek gibidir. Bütün sorunu insanın kendisinden bilmesi lazım. Bazı şeyler mantığın alabileceği kadar basit değil. Allah insanın mantığına sığacak kadar hâşa küçük değil. İnsan okusa ilim, irfan sahibi olsa ancak belki bir nebzesini kuşatabilir.
Mezheplerin tümünün kaynağı Kur’an ve hadistir. İmam-ı Ebu Hanife’ye (r.a) tâbiyim, demekle hakikatte ben Hz. Peygamber’e (s.a.v) tâbiyim, demek eşdeğerdir. İmam Şafi’ye (r.a) tâbiyim diyen, ben İmam Şafii’nin (r.a) yolundan gidiyorum diyen hakikatte Kur’an ve Peygamber’in (s.a.v) yolundan gidiyordur. İtikadî meselede İmam Matürîdî (r.a) yolundan gidiyorum diyen, hakikatte ben Peygamberin (s.a.v) yolundan gidiyorum, benim üstadım Hz. Peygamber’dir (s.a.v), demiştir. Nakşilik, Kadirilik, Rufailik hepsi böyledir. Ben Şah-ı Nakşıbend’in (k.s) yolundayım, O’na tâbiyim diyen, hakikatte ben Hz. Peygamber’e (s.a.v) tâbiyim, diyendir. Hz. Peygamber’e (s.a.v) tâbiyim diyen de hakikatte Allah’a (c.c) tâbiyim, diyendir. Bunlar eşdeğer kelimelerdir. Çünkü 1400 yıldır var olan bu üç müessesenin hiçbirisi hâşa yeni çıkmış, hâşa uydurulmuş şeyler değildir. Hepsinin kaynağı Kur-an’dır ve Peygamber’dir (s.a.v). O zaman İmam Ebu Hanife’yi (r.a) bilmem, tâbi olmuyorum diyen yani mezhebi bilmem tanımam diyen aslında kaynağını bilmiyor, tanımıyor. Yani ben Hz. Peygamber’e (s.a.v) tâbi olmuyorum mânâsına geliyor.
“Ya Eba Zer! Sizler birer yolcu gibisiniz. Bu yolculuk sırasında uğradığınız şu dünya hayatında zad ü zahireni tastamam al.’’ İnsan yolcudur. Ervah âleminden dünya âlemine, dünya âleminden kabir âlemine, kabir âleminden berzah âlemine, sonra mahşere ve son olarak da Müslüman ise inşallah cennete gidiyor. Bu yolculuk için lazım olan zad ü zahire ancak dünyadan alınabilir. Bu dünyada yapılacak amel-i sâlih, yolcunun azığı yani zad ü zahire olacak. Dolayısıyla sen dünya hayatında iken bu azığı iyice al, buyurulmuş. Çünkü upuzun bir yolculuğa çıkacaksın. Kabir âleminde zad ü zahireye ihtiyacın olacak. İnsan epeyce kabir âleminde kalıyor. Oradan sonra haşre gidecek, mahşer vardır. Dolayısıyla insanın zad ü zahireye ihtiyacı vardır.
Onun için günde beş vakit namazda, Fatiha suresinde Allah ne buyuruyor? “ O Allah ki, “maliki yevmiddin” din gününün Malikidir. Din günü, dinin kaidelerinin, kurallarının geçtiği gün demektir. O gün, artık din kurallarına göre hüküm verilecektir. O gün; amel-i sâlih, manevi akçe, zad ü zahire dindir. Allah (c.c), o günün Maliki’dir. Dünyada iken akçe altındır, gümüştür; cebinde bunlar bulunursa dünyada birtakım sıkıntılar bunlarla telafi ediliyor. Ama ahiret günü, kabir günü, mahşer günü, bu günlerde insanın manevi akçesi geçerlidir; o akçe, zad ü zahire yani amel-i sâlihtir.
“Ya Eba Zer, upuzun bir yolculuğa çıkıyorsun. Dolayısıyla manevi akçe olan zad ü zahireni bu dünyadayken daha göç etmeden tastamam al ki bu uzun yolculukta buna muhtaç olacaksın. Allah (c.c), “Maliki yevmiddin” din günü, ceza günü, mahkeme gününün hakimi yani hükümdarıdır. Allahu Teâlâ’nın (c.c) âdeti, hakiki ceza ve mükafatı dünyada değil; ahirette vermektir. İşte o din günü, insanlara cezanın yahut mükafatın verildiği gündür. Mahkeme o gün kuruluyor. İnsan burada diyelim ki 30 kış, 40 kış geçirdi; 10 kışı, 10 baharı daha geçirip sonra Allah’ın huzuruna çıkacak. Mahkeme kurulacak ve bu mahkeme neticesinde “yevmiddin” o ceza gününde ya ceza ya mükafat verilecek. Allah’ın adaleti orada mizana, insanın ameline göre tecelli ediyor. Ameller o gün sayısal bazda değil, keyfiyet bazında değerlendiriliyor. Yani amelin özüne riayet edilmiş mi, edilmemiş mi, buna bakılacak. Bazen bir ibadet, bir taat; içine aşk iksiri damlatmak suretiyle Allahu Teâlâ’nın (c.c) nezdinde dağlar cesametince büyük bir amele dönüşüyor. Ve insanın kurtuluşuna vesile oluyor. Bazen de dağlar cesametince amel yapılmış, sayısal bazda çok fazla ama keyfiyet ve özüne baktığınız zaman bir zerre kadar ağırlığı yok. Bu da insanın kendini imar etmesinden geçiyor. İhlas olmazsa amelin hiçbir değeri kalmıyor. Aşkın içinde ihlas mevcuttur. Küçücük, zerre kadar bir aşk iksirini damlatmak suretiyle yapılan amel keyfiyet kazanıyor. Ancak insanın hâlis olmamasının, ihlaslı olmamasının asıl sebebi temelde aşk ve muhabbetin azlığıdır. Çünkü seven insan karşılıksız sever. Hakiki aşk karşılıksız olandır. Nefsani sevgiler; her zaman bir beklenti, bir menfaat üzerine kurulmuştur. Fakat hakiki aşk karşılıksızdır.
İnsan öyle olmalıdır ki kalbinde şu soruların cevabı şöyle karşılık bulmalıdır: Allah’a neden ibadet ediyorsun? Çünkü seviyorum. Peygamber (s.a.v) yolundan neden gidiyorsun? Çünkü seviyorum. Beklentin nedir? Hiçbir beklentim yoktur. Çünkü insan sevince beklentiye girmiyor. Hâlisane bir sevgi olduğu vakit, amelinin içine kalpteki o aşktan bir damla iksir akıttığınız vakit; insanın ameli az da olsa, bir zerre de olsa Allah nezdinde dağlar cesametince oluyor. Aşkı bulmak lazımdır. Onun için Resulullah (s.a.v), Hz. Ömer’e (r.a) diyor: ‘’Ya Ömer, aşk ve sevgi sende olmaz ise iman olgunlaşmaz.’’ Ne demektir bu? Yani bir mânâda toprağa ekilen bir tohumun meyve vermemesi, yeşermemesi, ağaç hâline gelmemesi, ağaç hâline gelip meyve vermemesi gibidir. Olgunlaşmıyor veyahut meyve vermiş ama meyve olgun, tatlı değildir. Biz bir ağacı neden dikeriz? Tatlı meyvesinden istifade etmek için dikeriz. Bu tatlı meyve yoksa yokluk yani adem hükmündedir. Sahabenin hayatında Peygamber’e (s.a.v) aşk yok muydu? Muhabbet yok muydu? Aşkın oradaki tanımı neydi? “Fedâke ebi ve ummi” diyorlardı. “Babamız, annemiz, en kıymetli varlıklarımız, Ya Resulallah sana feda olsun.’’
Hz. Peygamber (s.a.v), Hz. Ömer’e (r.a) aşkı tanımlarken; Allah ve Peygamberine (s.a.v) olan aşkın her şeyin ötesinde olması gerektiğini ifade buyurmuştur. Hz. Ömer (r.a) ‘’Ya Rasulullah (s.a.v), nefsim hariç, Allah’ın ve Peygamberinin sevgisi her şeyin ötesindedir.’’ dediğinde Resulullah (s.a.v): ‘’Ya Ömer, nefsini aşman lazım!’’ buyurmuştur. Hz. Ömer (r.a), nefsimi de aştım dediğinde ‘’O zaman imanın tamam oldu!’’ demiştir.
Yani iman öyle basit bir mesele değildir. Mesela bir insanda cimrilik varsa, bu cimrilik cömertliğe dönüşmemişse o zaman denilir ki o insan küfre ait bir sıfat taşıyor. Ne demektir bu? Yani İslam, iman; insana tam sirayet etmemiş, mânâsındadır. O insanın içinin bir köşesi karanlıktır hâlâ. Ahlakı; İslamî bir ahlaka dönüşmemiştir. İnsanda dünya hırsı varsa kötü bir sıfat taşıyor, demektir. Onun iç âleminin bir sürü karanlık köşesi vardır.
Resulullah’a (s.a.v) ayet iniyor: “Kad efleha men zekkâhâ. Ve kad ḣâbe men dessâhâ.”(Şems, 9-10) “Kim nefsini temizlerse o, felaha erişecek.” İbadet ve taatten maksat bizim nefslerimizi arındırmaktır. Nefsinizi öldüremezsiniz, mecburen terbiye etmek zorundasınız. Nefsi emmarenin mecburen değişim, dönüşüme tâbi tutulması lazımdır. Nefis terbiye olursa insan, ancak o zaman felaha erişir. Kim onu bu dünya hayatında iken tezkiye ederse sonucunda felaha erişir. Yapamazsa kaybedecek, diyor.
Hz. Bilal (r.a), Ümeyye b. Hâlef’in kölesidir. Ümeyye b. Hâlef fiziki âlemde efendidir, seyyiddir ama mânâ âleminde aslen Hz. Bilal (r.a) efendidir. Hz. Bilal’e (r.a), dininden dönmesi için eziyet ediyorlar, cefa veriyorlar. Hz. Bilal de (r.a) onlara “Allahu ehad” diye karşılık veriyor, yani Allah birdir. Onlar da sen bizim bu putlarımıza inanacaksın, Allah’ı inkar edeceksin, diyerek daha çok işkence ediyorlar. O (r.a), ”Allah ehad” dedikçe eziyetler artmaya devam ediyor. O’na (r.a) çok fazla cefa ediyorlar, eziyet veriyorlar. Resûl-i Ekrem’in (s.a.v), olanlardan uykuları kaçıyor. Hayatının tadı lezzeti gidiyor, dayanamıyor ve Ümeyye b. Hâlef’ten Hz. Bilal’i (r.a) azat etmesini rica ediyor. Ümeyye b. Hâlef ise ben ona büyük bir servet harcadım, yapamam; diyor.
İşte cimrilik sıfatı, kafirlerde bulunan bir sıfattır ki Kur’an cimrilikten şöyle bahsediyor: “Biz o insanlara cehennemin yolu en zor yol olmasına rağmen onlar için en kolay yol hâle getireceğiz.’’ Onlar malın, mülkün tutsağı hâline gelecekler, adeta malları onların kalplerine zincir vuracak. Cimriliğin, o zincirin diğer ucu ise cehennemdedir. Rasulullah (s.a.v), cömertliğin kökü cennette, dalı ise dünyadadır, buyuruyor. Bunun mânâsı şudur: Bir insanın içinde cömertlik hasleti mevcut ise; onun kökü cennette olduğu için cennete muhakkak gider. Cömert insanlar cennete gidiyor. Cimriliğin kökü ise cehennemdedir. Bir zincir onu kendi tarafına, cehenneme çeker.
- tarihinde oluşturuldu.