AŞK VE MUHABBET EN SELAMETLİ YOLDUR
Bismillahirrahmanirrahim. Elhamdülillahi Rabbil Âlemin. Vesselatü vesselamü ala seyyidina nebiyyil ümmi ve ala alihi ve sahbihi ve sellem. Rabbiş rahli sadri ve yessirli emri vahlul ugdeten min lisanî yefgahu gavli.
Biz sadece akıldan ibaret değiliz. Eğer akıldan ibaret olsaydık ve nefsimiz olmasaydı Cenâb-ı Allah, cehennemdeki cezaya vurgu yapmazdı. Dünya kanunlarındaki hapse ve cezai müeyyidelere de ihtiyaç olmazdı. Çünkü akıl sahibi, aklıyla hareket eder. Ama akılla beraber bir de nefsimiz vardır. Aklımız ne kadar fazla olursa olsun nefsimizi çok beslemişsek ve nefsimizin üzerimizdeki hâkimiyeti fazlaysa insan bu durumda aklıyla hareket edemez.
O insanın aklı, nefsinin emrine amadedir. Nefs dünya ile beslenmişse; kalplerimizi dünyaya açmış, ahirete kapatmışsak ne kadar ilim ve makam sahibi de olsak bunlar nefsin emrine amade olur. Onun için Peygamber Efendimiz (s.a.v) “Müjdeler olsun o kişiye ki nefsini esir etmiştir.” buyurur. Bu durumda nefs; size karşı sesini yükseltemez, akıl ise olması gereken yerde yani amirlik pozisyonundadır. “Yazıklar olsun o insana ki canı cehenneme müstahaktır, yani hak etmiştir cehennemi.” Hangi insan? Nefsi amir pozisyonunda olup aklı ise nefsin esiri olan insan. Zekâ, ilim; emir kulu hâline gelmiş; mal ve mülk nefsin emrine amade birer araç hâline gelmiştir. Bu insana yazık.
Büyükler şöyle buyurmuş: “Nice ruhlar vardır ki beden üzerindeki süvaridir.” Ruh, bedenimizin üzerindeki bir süvariye benzer. Bedenlerimiz ise ruhlarımız için birer araçtır. Bu araçla dünyadaki bir kısım şeyleri yapmak suretiyle ruh ve kalp arasında münasebet kurarak Allah’a ulaşmak istiyoruz. Bu yüzden dünya denilen madde âlemine geldik. Aslında vatanımız burası değildir. Vatanımız ervah âlemi, mana âlemi, cennet âlemidir. Asıl hürriyet oradadır. Fakat nice süvariler vardır ki kalpleri, ruhları kâfirdir. Allah’a gerçek manada iman etmemişlerdir. Görünüşte Allah’a teslim olmuşlardır; bedenleri namaz niyaz, ibadet ü taat ile meşguldür fakat ruhları ve kalpleri Allah’tan uzaktır. Allah’ın hoş görmediği bir saftadırlar. Peki neden? Çünkü onların kalpleri dünyaya bağlıdır. Niceleri var ki atın kendisi Müslüman, atı yönlendiren süvari tam manada Müslüman değil. Çünkü atın üzerindeki süvarinin karakteri analiz edildiği zaman görülür ki dünyaya ve kendine karşı çok cömertken Allah’a, Peygambere (s.a.v), İslam’a karşı eli tutuktur. Yani o tarafla bir bağı yoktur. Muhabbetine baksanız dünyayı ve kendini çok sever. Her gün aynanın karşısına geçip saçına, sakalına, yüzüne, endamına bakar ki acaba bir noksaniyet var mı diye. Aynaya bakmak sünnettir fakat aynadaki yansımasına bakarken misalen “Ben hep Allah’ın huzurundayım, Allah beni hep görüyor. Acaba Allah’a karşı kirli bir tarafım var mı? Yüzümün bir tarafı kirli mi? Acaba yıkamaya ihtiyaç var mıdır?” şeklinde bir endişe taşımaz. Buna karşın diyelim ki bir meclise, bir yere görüşmeye gidecek; işte o zaman yüzüne, elbisesine “Çok iyi gözükmem gerek.” düşüncesiyle bakar. Böylece en güzel hâlini, en güzel edebini sergiler. Ama Allah’ın huzurunda bu vazifesini tam ifa etmez. İşte bu süvari tam manada Müslüman değildir.
Aslında Allah’ın kuluna sunduğu armağanlar var fakat insana dünyadakiler cazip gelir; Allah’ın sunduklarını görmez. Yani dünya ve nefsi onu avlamış. Zaten nefsimiz olmasa işimiz çok kolaydır. Bu durumda peygamberlerin gelmesine, mürşidlere de ihtiyaç yoktur. Ama nefs, vahşi hayvanlardan daha vahşidir. Dolayısıyla bir aslan çok rahat terbiye edilebilirken insanoğlunu terbiye etmek bir aslanı terbiye etmekten çok daha zordur. Çünkü nefs her an saldırabilir, her an Allah’a asi olabilir. Onu zapt u rapt altında tutmak, bir aslanı tutmaktan daha zordur. Doğadaki en vahşi hayvan neyse insanoğlunun nefsi bundan daha vahşidir. Sürekli gözetim altında tutulması gerekir. Çünkü fırsatını bulduğu anda eski hâline dönme ihtimali vardır. O insanın sürekli rabıtalı bulunması, sürekli bir gözetim altında olduğunun bilincinde olmalıdır ki bunun için de manevi bir elin onun üzerinde olması lazımdır. Yoksa dünyaya kapılıp gider. Büyüklerimiz bir menkıbe ile bunu anlatırlar:
Yeryüzünde bir sultan büyük bir saray inşa ettirdi. Bir gün avlanmak için dışarı çıktığında perişan hâlde bir köpeğe rastladı. Köpek dünya çöplüğünde bir kemik arıyordu. Sultan onu o hâlde bıraksa kıymeti, o kemik kadar bile yok. Fakat sultan şefkat ve merhametine binaen köpeği sevdi, sarayına aldı. Sarayına aldıktan sonra hizmetçilerine emretti: “Bunu en iyi şekilde ağırlayın.” Vezirler sultan emrettiği için köpeği farklı bir seviyeye çıkardılar. Ayaklarına altından bilezikler, kolyeler takarak Allah’ın değişik, güzel nimetleriyle donattılar. Boynuna altınlar, yakutlar, elmaslar taktılar. Hem sarayın içerisinde hem de bahçesinde dolaştırdılar. Yine bir gün sultan dışarıya çıkarken köpeği de yanına aldı, ipi de elindeydi. Bir çöplüğün önünden geçerken köpek orada bir kemik gördü. Sultan her ne kadar ipini çektiyse de köpek kemiği kastederek gitmeyi istedi. En sonunda sultan bıraktı. Bırakınca vezirler aciz oldular, mahcup oldular. “Köpek, sultanın bu kadar şefkat ve merhametine nasıl da vefasızlık gösterdi; gitti ve o çöplüğün başındaki kemiği kastetti.”diye düşündüler. Vezirler dediler ki: “Sultanım siz bu kadar iyilikte bulundunuz. O ise çok vefasız çıktı. Bari ondaki nimetleri geri alalım.” Nimetler nelerdir? Ayak ve boynundaki takılar, yakutlar; sırtındaki ipek elbiseler... Sultan, “Hayır.”dedi. “Belki bir gün kemiğini yalarken üzerindeki nimetlerin farkına varır. Bir tane aynaya rastlar da ayna ona üzerindeki nimetleri gösterir ve geri döner.” İnsan da öyledir fakat insanın vefasız olmaması lazım. Cenâb-ı Allah, böyle hakikatlerimizi yansıtan evliyaullah ile yollarımızı buluştursun. Bir düşünelim; çocuğunuz rahatsızlansa ve doktor “Ölüm riski var.” dese, el açıp Allah’a dersiniz ki: “Ya Rabbi! Yavrumu bana ver; ben sana kul, köle olacağım!” Allah’ın bizlere ne kadar büyük nimetler verdiğinin farkında değiliz. Tek evlat nimeti bile hayat boyu Allah’a secde etmek için kâfidir, tek bu! Bir tane evladınızın -Allah muhafaza- ölüm riski var, elinizden alınma riski var. Onu kim verdi size? Allah verdi. Kim alıyor? Yine Allah senden alacak. Verdiğini senden alacak, sen layık değilsin diye. Bu bir tane sebep bile hayat boyu sûfi olmak için kâfidir.
İrade, bizim elimizdedir. Azimli, gayretli olursak bu göz kapaklarımız bir gün –inşallah- açılacak. Görmemiz gereken hakikatleri göreceğiz. Hissetmemiz gereken hakiki aşkı hissedeceğiz; Allah’a, Peygamber Efendimize (s.a.v), Peygamber Efendimizin (s.a.v) varislerine, ehl-i beytine, evlatlarına karşı –inşallah- hissedeceğiz.
Allahu Teâlâ’nın hidayet bahşettiği bir gençten bahsedilir. Onun hidayetine vesile olan macerası şöyle anlatılır:
Evinin penceresinin önünde otururken endamı yerinde, güzel, genç bir hanım görüyor, Onu görür görmez gözünden mi, kaşından mı, saçından mı, neyinden etkilendi bilinmez; mecazdan bir aşk başlıyor. Kalp; göz penceresinden bakıyor, bir şey buluyor genç hanımda ve bulduğu şeyin arkasına düşüyor. Ona kavuşmak istiyor. İsmini öğreniyor önce. Genç hanımın adı Visal, isminin manası da kavuşmak. Sonra adresini arıyor, hangi aileye mensuptur soruşturuyor. Filan yere mensuptur, diyorlar. “Kalbimi ona kaptırdım, uykularım kaçtı, kalbim dayanmıyor ayrılığa, ben nasıl olup da ona kavuşabilirim.” Diyorlar ki: “Vallahi senin gidip babasından onu istemen uygun değil. O; filan zatın evlad ı ıyali, sense sıradan bir insansın.” “Peki, ne yapabilirim?” Düşündü, istişare yaptı arkadaşlarıyla. “Senin şifan bir kere, iki kere görmekte değil. Şayet onu istiyorsan o zatın bir dergâhı vardır, git o dergâha gir. Kendi hâlini düzelt, en güzel hâlini sergile, azim göster, çabala; belki babası senden razı olur. Razı olduktan sonra belki sana arzuladığını verebilir.” Aşk, sevgi; onu öyle bir maceraya attı. Bulunduğu hayattan koptu, gitti, hakikaten o zatın huzuruna girdi. Başta düşünceleri bulanıktı tabi, safi bir Allah düşüncesi yoktu onda. Gördüğü şeye meftun olmuş ve ona ulaşmak istiyor. Varıyor zatın huzuruna, tabi o zat ferasetiyle gencin hâlinden maksadını anlıyor. Fakat bir şey demiyor gence ve soruyor: “Hayırdır, niçin geldin buraya?” “Ben size intisap etmeye geldim. Allah’ı bulma hususunda bana yol göstermeniz için geldim.” Siz yeryüzünde Allah’ın halifi, Peygamber (s.a.v) varisisiniz. Dolayısıyla Allah’ı bulmak için huzurunuza geldim.” Aslında niyeti bu değildi. “Tamam, gel.” dedi o zat. Tövbeyi aldı; sonra üstadın gözüne, kalbine girmek için, rızasını almak, memnuniyet ve hoşnutluğu kazanmak için uğraştı. Hoşnutluğunu kazanarak o zatın eli altında bulunan, izni dairesindeki cennetine kavuşmak istiyor. Cennetin adı Visal’dir. Üstadın verdiği talimatları uyguluyor. Seyr ü sülûk etmeye başladıktan bir müddet sonra dünyaya açılan göz kapakları kapanıyor, ahirete ait olan göz kapakları açılıyor. Yani şu dünyada madde ve cisim mülkünün arkasındaki hakiki manayı görmeye başlıyor. Örneğin sanatsal bir tabloyu gören kişinin tablonun kendisine değil tablonun sahibine hayranlık duyması gibi. Allah’ın cemal sıfatının dünyadaki yansımalarını değil de yansımanın kaynağını görmeye başlıyor. Yavaş yavaş kalpteki perdeler kalkıyor. Nihayet kapısında bulunduğu üstadın cisminin arkasındaki manayı ve hakikati de görmeye başlıyor. Hakikati görünce kalp, birdenbire Visal’den vazgeçip Allah’ın nurunun yansıdığı üstada muhip olmaya başlıyor. Üstadı onun için en değerli hâle geliyor, onun sohbetinde bulunduğu zamanlar en kıymetli zamanlar oluyor. Ruh ve kalbinde onun doldurduğu yeri artık hiçbir şeyin doldurmadığını fark ediyor. Tabi üstadı bunun da farkına varıyor. Genç, yolculuğunda bir basamak atlıyor, görmesi gereken şeyi görüyor. Bu sefer üstad onu imtihan ediyor, diyor ki: “Genç efendi! Senin başlangıçtan şu ana kadar niçin burada olduğunu biliyorum. Sen aslında dünyalık bir şey için buraya geldin. Ama ben senin hâlini gördüm, hâlin güzeldir, senden memnunum. Seni cennetine kavuşturayım, istiyorum ki size nikâh kıyayım.” Öyle deyince genç feryad ü figan ile diyor ki: “Ya Visal! Küntü vesileten lil ittisal. Ve la te kuni vesilete’l-lil infisal” “Ey Visal! Sana ne kadar teşekkür etsem azdır. Çünkü hakiki visale sen sebebiyet verdin, aracılık ettin. Fakat ne olur, yalvarırım, artık ayrılığa sebebiyet verme. Sen Allahu Teâlâ’nın beni kendisine çekmek için önüme attığı bir avdın; bir armağandın. Ben sana kavuşmak isterken hakiki vuslata kavuştum. Bundan dolayı sana müteşekkirim. Artık benimle O’nun arasına girme.”
İttisale insanı götüren en güçlü, en etkili, en kısa ve selametli yol aşk ve muhabbet yoludur. Aşk ve muhabbet mecazdan başlar. Önce dışarıdaki bir hâlden etkilenir. O etki insanı bir maceraya sevk eder. Dünyanın hiçbir güzelliği böyle bir etki oluşturmaz ama bu etkinin oluşabilmesi için insanda azim ve gayret olmalıdır. Bazen bu hikâyede olduğu gibi istisnai olarak Allahu Teâlâ birini murad etmişse onu gerçeğe ulaştıracak olan mecazı ona lütfeder. Bazen de biz bulana kadar nasibimizin arkasından koşarız. İrade bizim elimizdedir. Azimli, gayretli olursak bizim de bu göz kapaklarımız bir gün -inşallah- açılacak ve görmemiz gereken hakikatleri göreceğiz, hissetmemiz gereken hakiki aşkı hissedeceğiz Allah’a karşı, Peygamber Efendimize (s.a.v) karşı, Resulü Ekrem’in (s.a.v) varislerine karşı, ehl-i beytine karşı.
İnsan için üç durum vardır: hâl, sıfat bir de eylem. Eylem insanın elindedir, istediği yolu tercih etmekte serbesttir. Fıtrat ise yaratılıştan gelir fakat dıştaki eylem fıtrata sirayet edebilir, insanı değiştirebilir. Ve insan eylemlerinden mükelleftir. Örneğin cimrilik var diyelim bir insanda; Allah’a, İslam’a, ahirete karşı cimrilik yapıyor. Fıtratında varsa bu cimrilik ne yapacak peki? Resulullah’ın (s.a.v) tavsiyesi ile her gün bir hurma çekirdeği bile olsa vermek suretiyle cömertlik egzersizi yapacak, elini vermeye alıştıracak. Eli cömertliğe alıştıktan sonra bu sefer kalp egzersizi yapacak ve cimrilik cömertliğe dönüşecek.
Bir insan aklı ve mantığıyla Allah’ı ve Peygamber Efendimizi (s.a.v) kabul ettiği hâlde o insanda Allah’a karşı, Peygamber Efendimize (s.a.v) karşı bir sevgisizlik varsa aslında imanında bir eksiklik var demektir. İmanı kemale ermemiştir. Sevginin kalbe yerleşmesi hayalle olacak iş değildir. Hayali bir sevgiyi dünyamız dahi kabul etmez. Örneğin hiç görmediğim bir evim var, hayal dahi edemiyorum ama evimi seviyorum. Öyle bir şey olabilir mi? Şizofren denilir o insana, hasta denilir. Önce somut olana sevgi verilir, yani evliya-i izameye. Örneğin, Mevlana’nın (k.s) kalbindeki aşk direkt Resulü Ekrem’i (k.s) görmek suretiyle oluşmadı veya doğrudan Allah’ı görüp de öyle oluşmadı. O somut sevginin adı Mevlana (k.s) döneminde Şems’ti mesela. Şems’i gördü, ona muhip oldu, o sevgi Peygamber (s.a.v) sevgisine sirayet etti. Önce yansımalar, yansımalar, yansımalar… Gören, göreni gören; o hâli kazanan somut, görünen bir zat. Sahabe dönemindeki somut sevginin, yansımanın adı da Resulü Ekrem (s.a.v) idi. Bu yolculuk bazen tamamlanır bazen de tamamlanamaz ama yolun yarısıdır neticede. Hatta yolun başlangıcı bile olsa dahi Allah’ın izniyle insanı kurtarır.
Seyda-i Taği’ye (k.s) “Biz bu muhabbeti nasıl kazanacağız?” diye soruyorlar. Diyor ki: “Mesela tatile mi çıktınız, güzel bir denizin kıyısındasınız, bir ırmağın kenarındasınız ve çok etkilendiniz. İşte orada göz kapaklarınızı kapatın, görmeyin ki uhrevi bir göz kapağı açılsın. Çünkü insan bir yerden ışık aldığı zaman diğer ışığı göremiyor. Gece yıldızların ışığını görebilmek için dünyanın ışıklarını kapatmanız gerekir, yoksa o örtüyor onu. İşte öylesi güzel bir yerde üstadın hayalini kurun. En çok etki altında kalacağınız yerde üstadınız aklınıza gelsin. Bu düşünce kalpte bir etki oluşturursa yolculuğunuz başlamış demektir. İşte o zaman istifadeye başlarsınız nerde olursanız olun. Yani o zaman Peygamber Efendimizden (s.a.v) gelen silsile üzerinden kalbinize doğru bir akım başlar ve muhabbet ölçüsünce teslimiyet hâsıl olur. Teslimiyet ölçüsünce de istifade olur.
Teslimiyet nasıl olmalı? Şah-ı Nakşibend Hazretleri (k.s) diyor ki “En az uyumlu bir hastanın doktora teslimiyeti gibi olmalı.” Uyumlu hasta, doktorun bütün söylemini yerine getirir, doktorla münakaşaya girmez, vesvese oluşturmaz, doktorun verdiği reçeteye riayet eder. Uyumsuz hasta gibi olmamalı çünkü uyumsuz hasta uyumsuzluğu ölçüsünce nasipten mahrum kalır. Uyumlu hasta da uyumluluğu ölçüsünce doktorun salâhatinden istifade eder. Zira o salâhat kendi salâhati değil; o da üstadından almış salâhati.
Doktor kişinin bedenini tedavi ederken manevi üstad da insanın kalp ve ruhunu tedavi eder. Bu asırda esas sıkıntı zaten kalptedir. Esas açlık, mide açlığı değil kalp açlığıdır. Günümüz insanı geçmişe kıyas edildiğinde çoğunun varlık içerisinde olduğunu görürüz. Geçmişteki insanlar yiyecek bir kuru ekmek bulsalardı mutlu olurlardı. Ekmek bulamayan insan var mı şimdi, yok. Ama insanoğlu aç, ruh ve kalp açlığı var bugünün insanında.
İslam’a, Müslümanlara hizmet edin; kusur görmeyin. Bakın, biz Rabbül Âlemin’e karşı günde kaç kere kusur işliyoruz. Veya Sâdât-ı Kiram’ın sohbetine geliyorsunuz, onlar sizin kusurlarınızı görüyor da sizin yüzünüze vuruyorlar mı? Hayır. Başkasının kusurundan mükellef değilsiniz, kendi kusurunuzla uğraşın. Gerçek anlamda bir kusur mu var, kardeşiniz nahoş bir duruma mı düşecek; o zaman hoş, güzel bir tavsiyeyle “Ben bunu yanlış görüyorum.” demek lazım eğer o kişi sizin irşad dairenizde ise. Hakkı söylemek haktır ama her hakkı söylemek sizin hakkınız değildir. “Ben hakkı söyleyeceğim. Bu benim hakkımdır.” demek haksızlıktır. İnsanın başına buyruk kalkıp da birinin bir kusurunu, bir eksiğini söylemesi uygun değildir. Onun için de belli yetkili insanlar vardır mesela; mürşidi vardır, sorumlu insanlar vardır; onlar söylesin. Çünkü o gördüğün belki kusur değildir, belki sen kendince kusur görüyorsundur. Kişi başkasında kusur görüyorsa mesela “Benim gözüm ne kadar çirkeftir, sürekli kusur arıyor.” diyerek önce kendini eleştirmelidir. Hâlbuki Allahu Teâlâ “Casusluk yapmayın. İnsanların kusurlarını araştırmayın.”[1] buyuruyor. Zira bu, kötü bir ahlaktır. Allah kusurları örtüyor, siz de örtmeye bakın. Kişiyi kusurundan dolayı uyarma işini de toplum içinde yapıyorsan en büyük kusuru sen işliyorsun. Her kusuru benim söylemem gerekiyor, diye bir inancınız varsa da haksızlık ediyorsunuz.
İmam-ı Gazali (k.s) şöyle bir hadiseden bahsediyor: “Hz. Ömer (r.a) gece sokakta dolaşırken bir evde şarkı söyleyen bir adamın sesini işitir. Habersizce duvardan içeri atlar. Adam içki içerken görür. Hz. Ömer (r.a) adama “Ey Allah düşmanı! Sen Allah’a isyan ettiğin hâlde Allah’ın ayıplarını örteceğini mi zannettin?” deyince adam şöyle cevap verir: “Ey müminlerin emiri! Acele etme. Eğer ben bir hususta Allah’a isyan etmişsem, sen üç yerde Allah’a isyan ettin. 1- Yüce Allah “Tecessüste bulunmayınız.” buyurduğu hâlde sen tecessüste bulundun. 2- “İyilik evlere duvardan atlayarak girmek değildir.”[2]buyuruyor. Hâlbuki sen duvardan atladın. 3- “Kendinize ait olmayan evlere izinsiz girmeyiniz.”[3]buyurdu. Sen izinsiz olarak, selam dahi vermeden evime girdin.”
Allahu Teâlâ, “Rabbinin yoluna, hikmetle, güzel öğütle çağır; onlarla en güzel şekilde tartış…”[4] buyurmuştur. Hz. Musa’ya (a.s), zalim Firavun’u bile yumuşak sözlerle imana çağırmasını emretmiştir: “Sen ve kardeşin, ayetlerimi götürün, imana davet vazifenizde sakın gevşeklik ve üşengeçlik göstermeyin. Firavun’a gidin, çünkü o azdı. Ona yumuşak söz söyleyin, belki öğüt alır veya korkar.”[5]
Örneğin bir insan içki içmiş, gelmiş. Biz o insana “Sen sarhoşsun, berduşsun; git buradan.” mı diyeceğiz? Veya bir insan öksürük olmuş, hastaneye gidiyor. Doktor, bu adam öksürdü diye “Defol, git!” mi diyecek ona? Kur’an-ı Kerim hasta insanlara kucak açmış. İnsanlar buraya tedavi olmaya geliyor, eğer sağlıklıysa buraya ihtiyacı yok zaten. Sabırla, metanetle yaklaşacağız. Etrafına zarar veriyorsa düzen ve nizamı muhafaza etmek için o insan ikaz edilir ama kendi hâlinde içki içmiş; belki tövbe edecek, istiğfar edecek. Birisi onu içkili gördü diye hemen onun bu hâline şahitlik ederse en büyük noksaniyeti o yapmış olur. Haramlara karşı tiksinti duyulmalıdır, haram işleyen insanlara ise şefkat ve merhamet. Bir Müslüman’ın düşüncesi ve anlayışı budur. Gaye İslam’a hizmettir, yegâne hedefimiz bu olsun.
Birisi sizi nezleye, gribe karşı ikaz edebilir mesela: “Şunlardan, şunlardan uzak dur.” Ama grip ve nezleye yakalanmış bir insana karşı “Neden burada gripli, nezleli birisi var?” derseniz olmaz. Siz de geçmişinizde grip ve nezleydiniz, hasta idiniz; iyileşmişsiniz. Bunları göz ardı edemezsiniz. Öncelikle “nazar ber kadem” ilkesine sahip olacaksınız. Nazar ber kadem ne demek? Yolda yürürken gözlerini ayaklarına dikmek demektir. Tavus kuşu Allah’ın sanatının çok güzel bir örneğidir. Tavus denilen bu kuşun her tarafı çok güzelken ayakları aynı güzellikte değildir. Endamını, güzel kanatlarını görmez tavus kuşu; başı sürekli eğiktir ve ayağındaki kusurları görür. Bir Müslüman’ın, bir tasavvuf ehlinin de hâli böyle olmalıdır. Şimdi şu asırda yürüdüğünüz yolda araba size çarpacaksa bile “nazar ber kadem”den vazgeçmeyeceksiniz, yani görmeyeceksiniz. Bu nasıl olacak? İnsanoğlu kendi noksaniyetini o kadar görecek ki başkalarının kusurlarıyla ilgilenecek vakti olmayacak. İnsan kendini öyle hasta görecek ki “Ben tedavi olmalıyım, insanların hastalıklarıyla niye uğraşıyorum?” diyecek. “Filan adam hastadır.” diye gıybetini etmek yerine “Benim ondan daha çok hastalığım var. Ben doktora gideyim de önce kendim tedavi olayım.” diyecek. Kendini tedavi etmeden başkalarının hastalığı ile uğraşıyorsa o da ikinci hastalıktır onun için. Allah bize güzel ahlak ve muhabbet versin. Bir anne bebeğini seviyorsa o bebeğin dışkısından dahi tiksinmiyor. Başkalarının tiksinti duyduğu şeyden o tiksinmez. Muhabbet onu eviriyor, çeviriyor o ona güzel geliyor. “Bebeğime ait bir parça.” diyor misalen. Ona ait olan ne varsa gözüne güzel görünüyor. Muhabbet olursa bir insanda Allah’ın kulları, Peygamber Efendimizin (s.a.v) ümmeti onun gözüne çok hoş gelir. Üstadını gerçekten seven bir insana; üstadına mensup, üstadının sevdiği kim varsa hepsi güzel gelir. Üstadının etrafındaki her şey onun için güzeldir velev ki çirkef bir durumda da olsa. Eğer üstadı dünyayı sevmiyorsa o da dünyayı sevmez, dünyayı elinde bulundurup kalbe atmıyorsa o da elinde bulundurur kalbine atmaz. Elinde olan şeylerin varlığı da yokluğu da onun için aynıdır. Muhabbet öyle bir şeydir, öyle olmalıdır. Allahu Teâlâ’nın “Kalbinize almayın.” dediği ne varsa kalbine almaz muhabbet sahibi olan. Dünya sadece cismi için, ihtiyaçları için kıymetlidir.
Allah bizi muhafaza etsin, cehennemin bir gününün bin seneye tekabül ettiği bize bildiriliyor. Farazi; bir günah işledik, bir günlük bir cezamız var, cehenneme gireceğiz diyelim. Tek bir gün!… O tek bir gün, dünyada yaşayacağınız bin seneye tekabül ediyor, Kur’an-ı Kerim bunu açık söylüyor. Bir günlük cezamız olsa bile ne yapıp edip ondan şu an sıyrılmaya bakalım. Dosyalarımızı bir şekilde temizleyelim. Dosyaları temizlemek samimi bir tövbe ve istiğfar ile mümkündür, Allah onu imha eder. Şu an af kapıları açıktır, Allah’ın kanununda böyle bir yasa vardır. Ama bu yasa son nefese kadar geçerlidir. Son nefes ne zaman? Bir dakika sonra olabilir; bir saat sonra, iki saat sonra… Bu her birimiz için değişiyor. Yani ölüm geldiğinde o insan için af kapısı kapanıyor.
İslam’a bol bol hizmet edin; muhip olun, âşık olun. Ruhunuzun besinini alın, bir defa beslenmeyin. Her gün, her an niyetinizi tazeleyin; her an tövbe istiğfar edin. Bir yemeğin tadı kalbinizde yer ettiyse –vallahi- bunun için bile tövbe ve istiğfar etmek gerekir. “Ya Rabbi! Ben kaydım. Ya Rabbi! Gözüm şaştı, bakışlarım bulandı, gözüm buna daldı.” Kalp için diyorum yani, bundan dolayı tövbe-istiğfar etmek lazımdır. Bazen düşüncelere hücumlar oluyor; insan bu düşüncelere kapılmıyor belki ama bu hücumlardan ötürü bile tövbe-istiğfar etmek gerekir. Dünyaya ait bir düşünce kalbe girdiğinde demelidir ki: “Ya Rabbi! Saldırı oldu, kalbime oklar saplandı. Kapıyı çok iyi kapatmadım. Bundan dolayı senden af diliyorum.” Fizik ve beden dünyanın içinde zaten boğuluyor o ayrı mesele. Allah muhafaza etsin hepimizi.
Ve sallallahu alâ seyyidina nebiyyil ümmi ve alâ alihi ve sahbihi ve sellem.
[1] Hucurat Suresi, 12. Ayeti kerime.
[2] Bakara Suresi, 179. Ayeti kerime.
[3] Nur Suresi, 28. Ayeti kerime.
[4] Nahl Suresi, 125. Ayeti kerime.
[5] Taha Suresi, 42-43-44. Ayeti kerimeler.
- tarihinde oluşturuldu.