HAYAT-I TAYYİBE

Bismillahirrahmanirrahim Elhamdülillahi Rabbül âlemin vesselatu vesselamu ala seyyidina Muhammedîn nebiyyil ümmi ve ala alihi ve sahbihi ve sellim. Rabbişrahli sadri ve yessirli emri. Vahlul ukdeten min lisani yefkahu kavli.

       Rabbül Âlemin “Ve ma hâlaktul cinne vel inse illa li ya'buduni.” (Zariyat-56) Bu öyle bir yer ki emanet, uğrak yeridir dünya. Dünyada hem maişetimizin arkasından gidiyoruz hem de ahiret rızkımızı bu dünyadan temin etmek zorundayız. Ahirette kazanmak gibi bir şansımız yoktur. İnsan ahirete gittiği zaman orada mükâfat vardır. Burası hem dünya rızkımızı hem ahiret rızkımızı temin ettiğimiz yerdir. Say ettiğimiz, rızkımızın arkasından gittiğimiz zaman kazanıyoruz. Râbbül Âlemin insanlara zaman vermiş. Bu zaman aslında kısadır. Ortalama insana 30-40-60-70 sene gibi süreler verilmiştir. Tabi büyüklerimiz şöyle ifade ediyor: Peygamber Efendimiz (s.a.v) akıllı insan odur ki ahiret noktasında yatırımını yapan, ahiret hazırlığını yapandır. Akılsız insan kimdir? Akılsız insan odur ki sadece bu hayat için yaratılmış, yarınlar yokmuş gibi tümüyle bu dünya için hazırlık yapmış ve ahirete hiçbir hazırlığı olmayan ahmak insandır. O akılsız insandır. Ehli İslam’a göre akıllı insan diye çok mal, mülk toplayan insanlara denilmiyor; onlar ahmak taifesidir. Akıllı insan odur ki din ve dünyası için çalışan; ahmak insan odur ki akli melekeler yerindedir fakat ahiret adına akli melekeler çalışmıyordur. Meczup insan vardır ki ahiret için çabası vardır. Ahiretini kazanmış, ahiret aklına sahip iken dünyevi anlamda kazanma melekeleri zayıf diyebiliriz. Bir de mecnun insan vardır. Mecnun insan zaten mükellef değildir. Allahu Teâlâ onu mükellef kılmamıştır.

İnsan ahiretine çalışırsa zaten dünyası da arkasından geliyor. Kur’an-ı Kerim “Men ‘amile sâlihan min żekerin ev unśâ vehuve mu/minun felenuhyiyennehu hayâten tayyibe(ten)(s) velenecziyennehum ecrahum bi-ahseni mâ kânû ya’melûn(e)” (Nahl-97) böyle bir müjdeyi bize veriyor. Erkek-kadın fark etmiyor, Allah’ın (c.c) hoşnut olduğu güzel ameller sererlerse dünya hayatında Cenâb-ı Allah onlara herkesin aradığı büyük bir zenginlik bahşeder. Hayatı tayyibe yani geniş, müferreh bir hayat onlara bahşeder. Dış görünüşte hiçbir şeye sahip olmasa dahi iç âleminde müthiş bir zenginlik adeta saraylarda yaşıyormuş gibi bir hissi, duyguyu Allahu Teâlâ onlara verir. Geniş bir duygu verir. Eğer bir insanda amel-i salih yoksa her şeyi olsa bile iç âlemde hapis hayatı, darlık yaşıyor. Sanki onu boğuyorlarmış gibi boğucu bir hayatı vardır. Tersi de öyledir. Cennete gitmenin yolu, şartlarından bir tanesi imandır. İmanın da pekişmesinin yolu amel-i salihten geçer, pek çok ayette amel-i salihin insanı felaha eriştireceğinden bahsedilir. Fakat imanın arkasından amel-i salih ile pekiştirilen bir imandan bahsedilmektedir. Düşüncede olan iddianın eyleme geçişi, eylemle pekiştirilmesi, tasdik ve tescil edilmesidir. İmanın da haz ve lezzetine varabilmenin yolu ise muhabbetten geçer.

Resululullah buyuruyor ki: “Üç haslet vardır; bunlar kimde bulunursa o kişi, imanın tadını tadar: Allah ve Rasûlü’nü, bu ikisinden başka her şeyden fazla sevmek. Sevdiğini Allah için sevmek. (Allah kendisini küfürden kurtardıktan sonra) küfre dönmeyi ateşe atılmak gibi çirkin ve tehlikeli görmek.”  (Buhârî, İman 9)  Muhabbet üzerinde duruluyor. Allah ve Allah Rasulu (s.a.v) dünyada olan her şeyden öte sevimli hâle gelmesi, bütün sevilenlerden öte sevgili hâline geldiği zaman imanın tadına varabilirsiniz. İmanın tadına varmak demek insanın irfan makamına gelmesi demektir. Arif olması demektir. İnsan tadına varmışsa İslam çok tatlıdır, iman çok tatlıdır. En büyük nimet odur. En tatlı şey odur diyebilecek bir konumda olmalıyız- çünkü imanı tatmadık, bilemiyoruz. Söylesek dahi takliden söylemiş sayılıyoruz. Örneğin herkes bilgi sahibi olabilir, âlim olabilir, bir şeyin ismini duymuş olabilir, suretini görmüş olabilir. Bir meyveyi örnek verelim. Bazı insanlar hiç görmediğimiz bir meyveden bahsederler bize. Biz de o meyveyi onlardan işitiriz veyahut kitaplardan okuruz. Fakat hiçbir zaman tadına varmamışız. Bir kişi var ki bu meyveyi duymamış, bir kişi duymuş. Duyan insan hiçbir zaman tadına varmamışsa bu meyve çok lezzetlidir, bütün lezzetleri içinde barındırıyor. Bu öyle bir meyve ki tadına vardığın zaman diğer hiçbir meyveyi aramaz diğer bütün meyvelerden güzeldir denilse tadına varmayan insan bunu bilemez. Bu işin mantığını, mukayesesini bu noktada yapamaz. Dolayısıyla Rabbül Âlemin bize bilgiden öte irfan makamına geçme; tatma meselesi ki Resulullah (s.a.v) insanda muhabbet olursa, muhabbet denilen bir duyu bu faal olursa böyle bir duyuya sahip olursa bir insan muhabbet ile o işin tadına varabilir. Tat alma mekanizması harekete geçebilir. Normal zahiri, fiziki tatların dil vasıtasıyla tadını alırız. Burun vasıtası ile kokuyu idrak ederiz. Manevi şeylerde olan tat ve lezzetini alabilmek ancak manevi tat alma mekanizmasının harekete geçiren faktör duyu organı içinde olan muhabbetle ancak olabilir. Bu insanda mevcut ise manevi şeylerin tadına varabiliyor. Bu öyle bir tat ki dünyadaki bütün tatlar bir araya geldiği zaman o manevi tada nispeten hiçbir değer ifade etmiyor. Dolayısıyla insanın gönlü çok rahat şekilde dünyevi tatlardan sıyrılıp ahiret tarafına yöneliyor.

Meşhurdur; Hz. Ömer (r.a)  Rasulullah (s.a.v) ile bir mecliste el ele tutuşuyor. El ele tutuşmanın neticesinde Hz. Ömer (r.a.) Rasulullah’ın  (s.a.v) cazibe-i kutsiyesine kapılıyor. O mukaddes olan çekimine kapılıyor. Bu, Hz. Ömer’de (r.a) öyle bir hâl oluşturuyor ki öyle bir ruh inkılabı oluyor ki o esnada Hz. Ömer (r.a) Rasulullah’a (s.a.v):

“Ya Rasulullah! Dünyada sevdiğim neler varsa hepsinden çok seni seviyorum. Tereddüt etmeksizin her şeyden çok seviyorum, nefsim hariç.” diyor. Yani anamdan, babamdan, evladımdan, dünyada sahip olduğum bütün mal, mülk ve dünyadaki bütün nimetlerden hiç tereddüt etmeksizin hepsinden daha çok seviyorum. Evladım bir de siz olsanız tereddüt etmeksizin sizi severim. Malımın olduğu yerde siz varsanız tereddüt etmeksizin hepsini sizin uğrunuza feda ederim. Müslümanda bu var ama bazı insan yapar, bazısı tereddüt eder. Rasulullah (s.a.v) Hz. Ömer’e (r.a):

“Ya Ömer, nefsini de aş ki iman tam mânâda olgunlaşsın ki imanın tadına varabilesin.” buyurur. Dolayısı ile insan bu muhabbete sahip olursa işin tadını, lezzetini alır. Rasulullah (s.a.v), iman etmediğiniz sürece cennete gidemezsiniz, sizi cennete götüren şeyin ise muhabbet olduğunu ifade ediyor. Yani muhabbet iman için olmazsa olmaz birer erkândır, çok önemlidir. Bizdeki eksiklik esasen muhabbettir. Yani muhabbet işin tatma yönüdür. İnsan tatmadığı sürece ne kadar bilgili olursa olsun o insana bir şey biliyor denilemez. Bir meyve diye düşünmek lazımdır. Bir insan meyveyi tatmamışsa ne kadar tarif de edilse meyvenin rengi şöyledir denilse de ne kadar vakıfta olsa dışı böyledir, içi böyledir. Rengi şöyledir, sureti budur. Kitapta da okusa başkalarından da duysa o insan bilmiyordur aslında. Bu meyve çok tatlıdır mukayesesini yapamaz. Tattıktan sonra bu insan bilir. Onun için “ Men lem yezuk, lem ya'rif “Tatmayan arif olamaz.” Arif olabilmek için tatmak gerekiyor. Tatmada işin kokusu, damak tadı veyahut göz ile teması değil hava-sı hamse dediğimiz beş duyu organının dışında manevi duyular ile aşk ve muhabbet devreye giriyor ki tadına varılabilsin. “men lem yezük lem yarif” Tatmayan arif olamaz. Zaten tadan bir insanın ruhu o tarafa kapılır, gider. Onun için muhabbet önemlidir ki hadislerin ifadesince Allahu Teâlâ’nın sevgisini Allah’ın kullarına yerleştirin. İnsanlar ile Allah arasında dünya denilen engeller varsa bunları bertaraf etme, aradaki engelleri kaldırma noktasında gayret ve çaba içine girin. Manevi bir misyon olarak yüklenin bunu. Peygamber (s.a.v) misyonudur. Her bir Müslümanın misyonudur. Bunu yaptığı takdirde “Allah (c.c) kendi ile sizin aranızdaki, kalpleriniz arasındaki manevi ve zahiri engelleri kaldırır. Allah (c.c) kendi sevgisini sizin kalplerinize yerleştirir. Demek ki insanın vazifesi şudur ki; insanlar ile Allah arasında, insanların kalpleri ile Allah arasında engel varsa ki bu dünyadır, dünya sevgisidir, bir insan bu noktada gayret ederse çaba gösterirse o engelleri ortadan kaldırırsa ortadan kaldırırsa bunun adı tasavvuftur.

İnsanları tasavvufa davettir. Dünya kalp ile Allah arasında bir engeldir. O engelleri bertaraf etme gayreti içinde bulunmak gerek. Bir insan bunu yaptığı zaman, bu manevi misyonu ifa ettiğinde -esas vazifesi de budur insanın-  Rabbül Âleminin muhabbeti kendisine bahşedilir. Allah (c.c) o insan ile kendisi arasında olan engeller ne ise bunları kaldırır. Dünya çok değerli bir yerdir. Kıymetini bilmek lazımdır. Bir damla ile kocaman hadsiz, hudutsuz deryalar kazanılabilir. Bu dünyada az bir amel ile sonsuz ebedi hayatı kazanabilirsiniz. Fakat insana verilen bu sermaye dünyadaki küçücük şeylerin, çer çöpün arkasından giderse insan, aslında manevi olarak intihar ediyor demektir.

            Dünya hayatı çok değerli ve kıymetlidir. İnsanın şu dünyadaki hayatı bir damla gibidir aslında. Bir damla ile sonsuz ve ebedi olan muazzam saltanatlı bir ahiret hayatı kazanılabilir. Fakat insan, sonsuz ahiret hayatı yerine dünya hayatını bir ev, bir arabanın arkasında harcarsa, bunları maksut ve gaye hâline getirirse neuzubillah bu insan manen intihar ediyor demektir. Onun için inşallah dikkat etmek lazımdır. Dünyaya da çalışmak lazım lakin ahirete de çalışmak lazımdır. İnsanın yöneldiği kıblegahı, maksudu, ahiret olması lazımdır. Kıblegahının, güzergâhının ahiret olması lazımdır. İbrenin yönünün ahiret olması lazımdır. Allahu Teâlâ’nın rızasını kazanmak lazımdır. Biz bunu inşallah yaptığımız takdirde Rabbül Âlemin dünya hayatında ise hayatı tayyibe bahşeder. Çok müferreh, hoş, güzel adeta cennet gibi bir hayat insana bahşeder.

            Âlim insanlar dünyaya neden çalışıyor?  Çalışıyorlar ki bir şey elde etsin. Elde edilen şeyin tadı vardır. Onun tadına varabilmek adına insan inşallah tasavvufa girdiğinde muhabbet hâsıl olduğunda, manevi duygular devreye girdiğinde; imanın, Müslüman olmanın, ibadetin, hizmetin içinde öyle deryalar vardır ki dünyadaki bütün nispetler toplansa o tada nispeten deryanın içinde bir damla gibi kalır. Zaten insan tasavvufa girdiğinde muhabbet sahibi olduğunda dünyada olan tatlar onun için çok sönük kalır. Çünkü oradan aldığı öyle bir tat var ki iman, insan elhamdülillah diyor. Diğer tatlara karşı kalp teveccüh etmiyor. Kalp ile ruh arasındaki, Allah arasındaki engel bir anda bertaraf oluyor. Cenâb-ı Allah muhabbetlerinizi alî eylesin. Din dünyanıza yardımcı olsun.

            Sahabe-i Kirâm’ın yükselmesi, bir anda ulviyet; o dereceler, sahip oldukları o muhabbet nasıl olmuştur? Peygamber’in (s.a.v) sohbetine iştirak ettiklerinde, Peygamber’in(s.a.v) bir nazarı onlara değdiğinde, Peygamber’in (s.a.v) o kutsî cazibesine kapıldıkları anda bambaşka bir hâle bürünüyorlardı. Peygamber (s.a.v) boyası ile boyanıyorlardı. Bir anda o ruh, tabiat, ahlak farklı bir renge dönüşüyor. Fiziksel olarak olsa bile içyapı, ahlak, tabiat, ruh bütünüyle ahlak-ı Muhammedi, ruh-i Muhammediye dönüşüyordu. Bu tasavvuf ile oluyor ve tasavvufun kaynağı Hz. Peygamber’dir (s.a.v). İnsan tasavvufa girer, teslimiyeti olur, hâlis, muhlis bir şekilde hizmet yaparsa Rabbül Âlemin bunları bahşediyor. Dünyasında da muvaffak olur, ahiretinde de muvaffak olur. Fakat insan bunu yapmadığı zaman dünyası da karanlık, Allah muhafaza ahireti de karanlıktır. Bu dünyada kör olan, karanlığın içinde olan ahirette de âmâ, kör olacaktır. Ahiret hayatını da karanlığın içine sokacaktır. Öbür tarafta olan hayatı karanlığa mahkûm olacaktır. Onun için inşallah bu mânâda ehemmiyet edersiniz.

            Pandeminin ciddi anlamda dezavantajı da var lakin ciddi anlamda avantajı da var. Rasulullah’ın (s.a.v) ifadesince az bir çalışma,  az bir çaba ile çok büyük sermayeler kazanılabilir. Bu nasıl oluyor? Ümmet karanlığa girdiğinde, insanların istikametten saptığı, kaydığı bir dönemde, kaydığı, istikametten saptıkları bir dönemde insan tek bir sünnet dahi ihya ettiği zaman bir sünnet o kadar değerlenir,  hizmet o kadar paha biçilemez, değerli ve kıymetli hâl alır ki bir insan bunu yaptığında yüz defa Allah yolunda öldürülmüş, şehit olmuş derecesini elde eder.

Dolayısıyla böyle bir asırdayız. İfsadın, karanlığın, zahiri ve manevi hastalıkların olduğu dönemde inşallah istikamet içinde olan insanların, karanlığın içinde küçücük bir ateş, bir nur yakanın şulesi çok daha büyüktür. Onun nuru, değeri çok büyüktür. Bu da bu çağın avantajıdır.

            Örneğin tüccar bir insan vardır, hep kazancını düşünür. Pandemi vardır fakat tüccar elde ettiği kazancı ve sermayesi bu süreçte kötü ise morali kötü olur. Çünkü ona göre bir hayat yaşıyor. Eğer pandemi sürecinde kazancı iyi ise pandemi bana yaradı diye düşünür. Çünkü kazancım bire bin verdi. Medikal vs. ise bu gibi yerlerde kazancı bire bin verdi. Dolayısıyla onların nabzı, hayatları hep kazanç üzerine ise manevi olarak insanın da böyle olması gerekiyor. Ahiret hayatı için eğer ben böyle bir çağda yaşıyorsam bir amel yaparsam bire bin kazanacağım dönemde ise elhamdülillah demek lazımdır. Her şeyin iflas ettiği bir dönemdeyiz, insanın çok üzülmesi lazımdır. Mesela tüccarın hayatı sınırlanıyor, onlar pek de üzülmüyor. Tüccarın üzüldüğü tek şey kazancındaki artış ya da eksilmedir. İnsanlar buna göre yaşıyorlar. Müslümanların bu mânâda manevi anlamda hayatlarını buna göre idame ettirmeleri lazımdır. Bunu inşallah yaptıkları takdirde dünyaları için endişe duymasınlar. Rabbül Âlemin dünyalarını da abad eder ahiretlerini  de. Allah muvafiyet versin.

Ve sallallahu aleyhi vesellem…

Seyda Alameddin (k.s.)

  • tarihinde oluşturuldu.

Nurşin.com | 2025 | Tüm Hakları Saklıdır.