SENİ KAYBEDEN NEYİ BULMUŞTUR?

Bismillahirrrahmanirrahim Elhamdülillahi rabbül âlemin vessalâtu vesselâmu ala seyyidina Muhammedîn nebiyyil ümmi ve ala alihi ve sahbihi ve sellim.

Rabbül Âleminin mümin olan ya da mümin olmayan kullarına, abdlerine karşı pek çok nimeti vardır. Bu nimetleri arasında zenginlik, makam, mal mülkü de sayabilirsiniz. Lakin bazı özel nimetler vardır ki Allah Teâlâ bunları peygamber, evliya, esfiya gibi has kullarına vermiştir. Rabbül Âlemin has kullarına bahşediyor. Bunlardan bir tanesi Kuranı Kerim’de geçen sekinettir. Bunların arasında muhabbet vardır, züht vardır. Bunlar az insana bahşedilen nimetlerdir. Sekinenin anlamı şudur ki: İnsan ibadet ve hizmet ile Allah’a yakınlaşır. Yakınlaşmanın neticesinde Cenâb-ı Allah onun kalbine tecelli eder. Aradaki gaflet perdeleri ortadan kalkınca tecelli eder. Ve bu tecellinin neticesinde Rabbül Âlemin onun kalbine özel nimetler boşaltır. Bunlardan bir tanesi sekinettir. Sekinet öyle nimettir ki insan ona sahip ise dünyada elindeki tüm imkanlar, nimetler elinden alınsa dahi, mal mülk, çoluk çocuk alınsa dahi onun kalbinde en ufak bir sarsıntı meydana gelmiyor. Bu insanın kalbi huzurlu, mutludur. Sekinet kalpten alındığı vakit, insan dünyaya muhabbet duyarsa Allah'tan uzaklaşmış oluyor ve kalbindeki sekinet duygusu da uzaklaşıyor. Sekinet duygusu kalpten uzaklaştığında, dünyanın tüm nimetlerine sahip olsa da insan kalbinde derin mutsuzluklar, kapkaranlık dipsiz kuyular vardır. Dünyanın tüm nimetleri o kuyuya atılsa doldurulamaz. Zâtın birisi bir müridini ikaz etti,;gaflete daldın mülahazanı başka şeye çevirdin, diye. Rabbül Âlemin’in muhabbetinden başka bir şeye kaymaması gerekir kalbin. Ben öyle mülahaza ediyorum ki bu cezasız kalmaz, diyor. Bu şahıs aradan bir müddet geçtikten sonra tevbe istiğfar etti ve bu zâtın cezasız kalmaz dediği şey de aklında kaldı. Namaza durdu ve münacaatta bulundu: "Ya Rabbim, filan zât bana bunu söyledi ama ben bir ceza görmedim, hissetmedim." Allah onun kalbine ilka etti: "Ey kulum, ben seni cezalandırdım fakat senin haberin dahi olmadı! Seni kendimden uzaklaştırdım, kalbine gelen tüm o güzel duygular insaf, merhamet, aşk, sekinet kalbinden alınıverdi fakat sen fark etmedin. Seni en azılı düşmanınla, kendinle baş başa bıraktım." Hadis-i şerifte vardır, “İnsan bu dünyada nefsinden daha azılı, daha gaddar bir düşmanın olduğunu sanıyorsa nefsini tanımıyor demektir. Kendisine merhametli, kendisini kendisinden daha çok düşünen bir dost olarak Allah'tan başkasını sanıyorsa Rabbül Âlemin'i tanımıyor demektir." Şair öyle ifade ediyor "Mâ zâ vecede men fekadehû ve mâzâ fekade men vecedeh...

Ya Rabbi!

Seni kaybeden neyi bulmuştur?

Seni bulan neyi kaybetmiştir?

Seni bırakıp senden başkasından hoşnut olan kimse ziyana uğramıştır.

Senden yüz çevirerek başkasına yönelen zarar etmiştir.” (İbn-i Atâillah el-İskenderî) İnsan dünyadayken mümkün derece Allah’a yaklaşmayı ibadetle taat ile, gönül perdesini kapattığı müddetçe karanlıktadır. Gönül perdesini açması gerekiyor ki güneşin nuru kalbine gitsin. Hikmet-i İlahi’dir: Dünyayı ilizyon şeklinde yaratmış. Perdenin arkası farklıdır. Dünya metaı insana huzur vermez fakat ciddi bir avantaja dönüşebilir. Mesela zühd denilen bir nimet var ki tanımı şu, kalbin dünyayı büsbütün terk etmesi. Dört elle dünyaya sımsıkı sarılıp elde ettiği nimeti Allah'ın rızasında kullanmak. Hz. İbrahim (a.s) çok zengindi, obalar dolusu malı vardı. Meleklerden bir tanesi, Rabbül Âlemin’e bu işin hikmetini bilme adına sordu:  Ya Rabb! Bir peygamber bütünüyle ahireti temsil eder fakat elinde bu kadar mal mülk ile tezat olmuyor mu? Rabbül Âlemin meleklere insan suretinde gidin misafir olun, diyor. Melekler gittiler, Hz. İbrahim (a.s) epeyce ikramda bulundu misafirlerine. Yemeklerini yedikten sonra meleklere has bir zikir ile, kendilerine has bir dil ile, frekans ile ve karşıdaki bir peygamberin işitmesi ile "Subbuhun Kuddüsün Rabbuna ve Rabbul melaiketi verruh" dediler. Hz. İbrahim bütünü ile kalbinde ve zikrinde ahirete yönelik olduğu için bu zikir ona o kadar tesir etti ki gelen misafirlere bu ne hoş zikirdir. Malımın üçte biri size kurban olsun. Bir daha tekrar ederseniz malımın yarısını vereceğim, dedi. 4 defa tekrar ettiler. Malım ve şahsım kurban olsun, dedi. Zühdün tanımı budur. Kalben dünyayı terk etmek, elinde olan tüm tohumları, hâlâ bahar iken toprağın bağrına sermek, sermek. İnsanın elindeki tüm tohumları toprağın bağrına sermesi lazım. Kış geldiği vakit bu tohumlar çürüyüp gidecek. İnsan ruhu Allah’a ait olduğu için O'na gidecek. İnsanın elinde baki olan tek mevsim şu dünya hayatında ellerindeki tohumlardır. Ayeti- kerimede Allah buyuruyor. "... vemâ zalemehumu(A)llâhu velâkin kânû enfusehum yazlimûn(e)"-"... Allah onlara zulmetmedi fakat onlar kendi nefislerine zulmetmişlerdi." (Nahl/33) Allah kullarına zulmetmedi, ellerindeki tohumları toprağın bağrına serip mahsul almalarını istedi insanlardan. Lakin insanlar bunu yapmadı ve tohumlar çürüyüp gitti. İnsan duyguları bir tohumdur. Mallar tohumdur. Beden tohumdur. Mevsim ise dünyadır, tam ekin mevsimidir. Kış gelmeden bunları yapmak lazım. "... ve mâ tukaddimû li enfusikum min hayrin tecidûhu indallâhi huve hayran ve a'zame ecrâ(ecren)..."-"...Kendiniz için önden (dünyada iken) ne iyilik hazırlarsanız Allah katında onu bulursunuz..." (Müzzemmil/20) Siz daha dünyadayken gönderdiğiniz amel-i salihlerinizi ahiret vakti geldiğinde büyük bir mükafat olarak bulacaksınız. Bir ektiyseniz, bire yüz mahsul verildiğini göreceksiniz. Bazen bire bin, bazen milyon bazen sınırsız olduğunu göreceksiniz. Onun için Resulullah (s.a.v) "Her insan dünyasından ahiret hayatına, gençliğinden ihtiyarlığına hazırlık yapsın. Nefsimi elinde bulunduran Rabbime yemin ederim ki ömür sermayesi bittiği anda tevbe, istiğfar, amel-i salih fayda etmez. Kesinlikle bilin ki dünyadan göç ettikten sonra cennet ve cehennemden başka gidecek bir yurt olmayacak." Dünyada insanın en azılı düşmanı nefsidir. Peygamber Efendimiz (s.a.v), "Ya Rabbi! beni nefsimle göz açıp kapatana kadar baş başa bırakma." diye dua ediyorsa insanın çok dikkatli olması lazım. İnsan kaybediyorsa nefsinden kaybediyor, zarar ediyorsa nefsinden zarar ediyor. Nefsin salgıladığı virüs, mikrop günümüz mikroplarından milyonlarca kez daha tehlikelidir. İnsanda bir kibir, bir ihtiras, nefsine karşı sevgi, dünyasına karşı bir sevgi virüslerinden biri bulaşmışsa o insana hem dünyasını hem ahiretini helak etmekte yeterlidir. Mesela haset bulaşmışsa bir insana bunun tedavisi çok zordur, ehli tasavvuf öyle ifade ediyor. Yani manevi hastalıklar fiziki hastalıklardan çok daha berbattır. Maddî hastalık insan ömrünün 30- 40 yılını tehdit edebilir ama manevi hastalık insanın ebedi hayatını tehlikeye atıyor, tehdit ediyor. İnsan bir günah işlediğinde hemen ardından tevbe ettiğinde sıfırlanıyor günah temizleniyor. Bu günahlar tüm insanlar için söz konusu, peygamberler müstesna. Ashabı Kiram, Evliya izame, tüm insanlar. Lakin insan günahın ardından hemen tevbe ederse hem günahlar affediliyor hem de paha biçilemez bir ücretle ücretlendiriliyor. Nedir? Paha biçilmez ücret Allah'ın sevgisidir. Allah’ın sevgisini insan o kadar rahat kazanamaz ama tevbe ederse hem günahları sıfırlanıyor hem  Allah'ın muhabbetini kazanıyor. Peygamber Efendimiz (s.a.v) bildiriyor, insan günah işlediğinde kalbinde bir nokta oluşuyor. Tedavisi yapılmazsa, aşısı yapılmazsa kalbin tümünü karartıyor Neuzubillah, fakat tevbe ederse sıfırlanıyor. Nefsimizi tezkiye edelim, nefsimize güvenmememiz, baş başa kalmamamız lazım. Akıl ve mantık noktasında, sevgi noktasında insanın nefsine karşı bir sevgisi varsa akıl mantık bir anlam ifade etmiyor. Eğer bir insanın nefsi azmışsa akıl tek başına çare olmuyor. Kur’an-ı Kerim'de ekseri ayetlerde imanın ardından amel-i salih vurgusu yapılıyor. Şu anlaşılıyor ki insan mücerret bir akıl ile mücerret bir din ile tam mânâda iman edemiyor. Arkasında illaki bir ameli salih. Ameli salih olmadan insan bir arif olamıyor, tatmadan arif olamıyor. İnsan sevmeden arif olamaz. Arif tanımak demek, âlim bilmek demek. Bilmekle tanımak arasında dağlar kadar fark vardır. Siz bir şeyleri bilirsiniz ama tanıyamazsınız. İlim tariftir, irfan tatmaktır. Yemeğin tadına varmak gibi. İlim de tarif gibi ama hakikatte karşılığı olmayabilir. Dolayısıyla ehli tasavvuf büyükleri tatmayan bilemez, kalbinde muhabbetle tadan bilir diyorlar. Onun için İnşallah Rabbül Âlemin gerçek mânâda bilmek tanımak nasip etsin. İslam’ı gerçek mânâda tanımak için mücerret bir akıl, mücerret bir dil yetmiyor. Allah bilinemiyor. Kur’an-ı Kerim’de ekseri ayetlerde ameli salihin hemen arkasında hakkı ve sabrı tavsiye edenler ordusu var. Demek ki Allah’ın farz kıldığı bu ameller namazdır oruçtur çok önemli ama bunların ötesinde dışa akan ameller lazım. İnsan namaz kılar oruç tutar fayda görür ama bir de tebliğ vazifesini yapmak lazım. Sizden, Allah'ın emirlerini tebliğ edecek bir taife bulundurun. İşte onlardır feraha eren. Hizmet yapacağız, ameli salih, Allah’ın farz kıldıklarının dışında dışa yönelik amel yapacağız. Onun için Resulullah (s.a.v) “En hayırlı insan kendine değil başkasına faydası dokunan.” diyor. Toplum içinde en hayırlı insan budur. Adeta alınan enerjinin dışa aktarılması sinerji hâline dönmesi gibi. Allah katında en elit insan budur. Tevbeyle davet, mânen tedavi etme, mânen temiz ortamlara davet etme, imar etme, kötü insanların ortamından uzak durma gerekir. Bakın Hz. Nuh’un oğlu, ulûl azam olan bir peygamberin evladı olduğu hâlde mânen çirkin olan nahoş insanlara oturup kalktığı için bir peygamber evladı olmasına rağmen imanın dışına çıktı. Ama canlılar arasında en edna diyebileceğimiz Kıtmir Allah dostlarıyla oturup kalktığı için Rabbül Âlemin ona üst seviye insan muamelesi yaptı. Nasıl ki virüs kapan insanlarla mesafeyi koruyoruz, tedbir alıyoruz iyi insanlarla oturup kalkalım çünkü etkilenme meselesi var. Salih insanların içinde otursan ne kadar kötü huyun da varsa temizlenir gider.

 

Ve sallallahu alâ seyyidinâ Muhammedin nebiyyül ümmi ve âla âlihi ve sahbihi ve sellim.

Seyda Alameddin (k.s.)

  • tarihinde oluşturuldu.

Nurşin.com | 2025 | Tüm Hakları Saklıdır.