ASRA YEMİN OLSUN Kİ

 Bismillahirrrahmanirrahim. Elhamdülillahi Rabbül Âlemin. Vessalâtu vesselâmu alâ seyyidinâ Muhammed’in nebiyyil ümmi ve âlâ âlihî ve sahbihi ecmaîn.

“Rabbişrahli sadri ve yessirli emri. Vahlul ukdeten min lisani yefkahu kavli.”

Rabbül Âlemin ayet-i kerimede “Lev enzelna hazel Kur'ane ala cebelin le reeytehu haşian mutesaddian min haşyetillah, ve tilkel emsalu nadribuha lin nasi leallehum yetefekkerun.” (Haşr,21) buyuruyor. “Bu Kur'an'ı bir dağa indirseydik Allah korkusundan baş eğip parça parça olduğunu görürdün. Bunlar insanlar için oluşturduğumuz örneklerdir, belki düşünürler.” Yani size verilen bu bilinç, bu form dağlara verilmiş olsaydı, onlar da sizin gibi şuurlu bir formda yaratılmış olsaydı bu heybetli dağlar Allah’ın huzurunda, üzerine yüklenen mesuliyet ile başlarını eğecek ve paramparça olacaktı. Ey Âdem ve Havva’nın çocukları! Bu gibi örnekleri biz sizlere veriyoruz ki tefekkür edesiniz diye.  Yüzeysel bir düşünce değil, derinlemesine bir düşünce ile Allah’a dönüş yapasınız diye.

“E ve lem yerellezîne keferû ennes semâvâti vel arda kânetâ retkan fe fetaknâhuma, ve cealnâ minel mâi kulle şey’in hayy, e fe lâ yu’minûn.” (Enbiya,30)

“ İnkar edenler, gökler ve yer bitişik iken onları ayırdığımızı ve her canlıyı sudan yarattığımızı görmezler mi? Hâlâ inanmayacaklar mı?” Yani öncesi bir kaos içindeydi ve kudretle ayrıldı, yani kaostan kosmosa getirildi.

“Summestevâ iles semâi ve hiye duhânun fe kâle lehâ ve lil ardı’tiyâ tav’an ev kerhâ, kâletâ eteynâ tâiîn.” (Fussilet,11)

“Sonra duman hâlinde bulunan göğe yöneldi; ona ve yeryüzüne, isteyerek veya istemeyerek gelin, dedi. İkisi de, isteyerek geldik, dediler.” Allah Teâlâ bu ayetleri bize bildiriyor, sözde değil özde iman etmemizi istiyor.

“Tebârekellezî bi yedihil mulku ve huve alâ kulli şey’in kadîr.” (Mülk,1) “Hükümranlık elinde olan Allah, yücedir. O, her şeye hakkıyla gücü yetendir.” “Ellezî halakal mevte vel hayâte li yebluvekum eyyukum ahsenu amelâ, ve huvel azî zul gafûr.” (Mülk,2) “O, hanginizin daha güzel amel yapacağını sınamak için ölümü ve hayatı yaratandır. O, mutlak güç sahibidir, çok bağışlayandır.” Merhametli bir hocanın talebelerini sınaması gibi, hanginiz daha güzel amel işleyecek diye. Dolayısıyla burası bir imtihan yeri, ücret mükâfat yeri de ahiret. “..ve huvel azî zul gafûr, hakim..” Allah gücünüzün, aklınızın, düşüncenizin çok ötesinde güç ve kudret sahibidir. Hiçbir kuvvet O’nun azametine karşı gelemez ve bununla beraber Gafur’dur, merhametlidir ve hikmet sahibidir. Resulullah (s.a.v) buyuruyor;  “… Allah'a yemin olsun, benim bildiğimi siz bilseydiniz az güler, çok ağlardınız.”( Tirmizî, Zühd 9) Bu yüzden Resulullah(s.a.v) öyle ifade ediyor: Dünya imtihan yeridir, ücret ve mükafat ahirette. İnsan bütünüyle buraya çalışmak için gelmiş ve dolayısıyla burası bir uğrak yeri. İnsan yokluk âleminden varlık âlemine intikal etmiş ve varlık âlemi olan bu dünyadan ise kabir ve sonra berzah âlemi, oradan da cennet olacak inşallah Müslümanlar için.

Siz Allah’ı nasıl inkar edersiniz. “Keyfe tekfurûne billâhi ve kuntum emvâten fe ahyâkum, summe yumîtukum summe yuhyîkum summe ileyhi turceûn(turceûne)” (Bakara,28) “Siz cansız (henüz yok) iken sizi dirilten (dünyaya getiren) Allah’ı nasıl inkâr ediyorsunuz? Sonra sizleri öldürecek, sonra yine diriltecektir. En sonunda O’na döndürüleceksiniz.”( Daha önce ölüler sınıfı gibiydiniz, isminiz cisminiz yoktu. Yeryüzünde adeta cansız unsurlardan ibarettiniz. Su, toprak, hava, ateş. Sonra bu unsurlar nebatat ve gıda hâline getirildi. En son anne karnında şekillendirildiniz, sonra belli bir evreden geçtiniz ve en son fiziksel, kişisel gelişimi tamamladınız ve siz bunu gördüğünüz hâlde, bu yolculuğa şahit olduğunuz hâlde Rabbül Âlemin’i nasıl inkar edersiniz? Rabbül Âlemin bizi niçin yaratıyor? İmtihan için, olgunluk kazanmamız adına ve burada sabır göstermemiz gerekiyor. Bazı musibetler, meşakkatler insanın manevî gelişimini tamamlamak maksadıyladır. Hz. Mevlâna (k.s) öyle ifade ediyor: Serçe kuşu çok zayıf fıtraten. Fakat bu serçe kuşunun başına ondan daha büyük olan, daha zalim gibi görünen bir atmacanın musallat olması Cenâb-ı Allah’ın merhametine ters düşmüyor. Bu, aslında serçenin uçma yeteneği kazanması maksadıyladır, daha keskin uçma yeteneği ortaya çıksın diye Cenâb-ı Allah bazen bu tür şeyleri onları olgunlaştırmak maksadıyla musallat ediyor.

 Rabbül Âlemin öyle ifade ediyor: “Vel asr. İnnel insâne le fî husr. İllellezîne âmenû ve amilûs sâlihâti ve tevâsav bil hakkı ve tevâsav bis sabr.” (Asr 1-4) Yemin olsun ki bu asra, bu zamana. Allah Teâiâ yemin ediyorsa arkasında önemli bir mesaj vardır. Kulak verirseniz felaha erersiniz, dikkate almazsanız helak olacaksınız, diyor. Yeminle başlayan ayetler, arkasında önemli bir mesaj olduğunu ifade ediyor. Mutlak olan bu zaman, yani başı ve sonu bilinmeyen, başını ve sonunu ancak Allah’ın bildiği zamana yemin olsun ki insan denilen bu tür elbette ki çok büyük bir zararın içerisindedir. Kimler müstesna? İman edenler, salih amel işleyenler, hakkı tavsiye edenler ve sabrı tavsiye edenler. Burada tek tek bu ayetleri açmak uygundur. Rabbül Âlemin burada zamana yemin ediyor, zamanın belki burada diğer adı insanın ömrüdür yani sanki ömrünüze, hayatınıza yemin olsun. İnsan denilen bu tür büyük bir zararın içindedir. Rabbül Âlemin bununla bize şu mesajı veriyor: Ey Allah’ ın kulları, Âdem ve Havva’nın çocukları! Hayat içerisinde zarara uğradığınız bir sürü şey var. Mallarınızı bazen kaybedersiniz, sağlık gider zarar edersiniz bunlar da birer zarardır ama öyle bir zarar var ki hiçbir zaman telafisi yok. Bu nedir? Bu hayat, size bahşedilen bu ömür. Bu ömür öyle kıymetli bir şey ki hiçbir canlıya tekrar nasip etmiyor Cenâb-ı Allah, yani bu yönüyle insan adeta eşsizdir. Ömrü ana sermayesidir insanın. İnsan farkında olmadan bu sermayeyi sürekli tüketiyor. Resulullah (s.a.v) buyuruyor: “Ey insan dikkat et, Allah'ın sana bahşettiği zaman o kadar kıymetlidir ki yüksek bir ideal için harca. Bu sermayeyi Allah için kullanırsan dünya ve dünyanın içindeki her şeyden daha hayırlı." Zünnun Mısri (k.s) Asr suresinin bu ayetini işitince bayılıyor (başka bir rivayette de başka bir mübarek olduğu söylenir), ayetin şiddetine binaen. İnsan bir kere dünyaya gönderilir, bir kere ömür verilir. İnsan ahirete gittiği vakit bir iki gün de olsa dünyaya gelme fırsatını istiyor ki ahireti kazansın. Rabbül Âlemin onlara öyle ifade ediyor.“...eve lem nu’ammirkum mâ yeteżekkeru fîhi men teżekkera vecâekumu-nneżîr(u) feżûkû femâ lizzâlimîne min nasîr(in)” (Fatr/37)- “...“Size orada (dünyada), öğüt alabilecek olanın düşünüp ders alabileceği kadar ömür vermedik mi? Üstelik size uyarıcı (elçiler ve davetçiler de) gelmişti...”Başkalarına verdiğimiz kadar seni de ömürlendirmedik mi, ve peygamberleri gönderdik sizlere, sizleri ikaz etti ama sen dinlemedin, nefsine tâbi oldun, Allah onlara zulmetmedi lakin onlar nefislerine zulmettiler. Asrın şöyle de bir mânâsı vardır: Mutlak zaman değil de ikindi vakti demektir. Yani bir mânâda Rabbül Âlemin herkesin hayatını ikindi vaktine benzetiyor. Güneşin doğuşu ve batışı. Bakın sizin hayatınız da ilk doğduğunuzda güneş gibi, gençliğe geldiğiniz vakit tam böyle aydınlık, ortada güneş sonra yavaş yavaş ikindi vaktine yaklaşıyorsunuz, yani 40’lı yaşlara geldiniz. 20’li yaşlarda olan o güç, heybet yavaş yavaş sönmeye başlıyor. Ey kullarım dikkat edin, güneş batmak üzere! Zünnun Mısrî Hazretleri çarşıda gezerken kar satan birini görüyor, öğle vakti kar getirmiş satıyor, eskiden öyleydi, ikindi vakti yaklaşıyor. Bu adamın ana sermayesi kar, bunu kazanca çevirmezse bu sermaye, bu ömür eriyip gidecek istese de istemese de. Orada o adam diyor ki: Merhamet edin, sermayesi elinde eriyen bu adama acıyın. İşte o esnada Zünnun Mısrî (k.s) bayılıyor ve ayılınca "Vallahi Asr suresinin tefsirini burada çözdüm." diyor. Hayat içinde zararlar vardır ama bu öyle bir zarar ki telafisi yok. Mal kaybedersiniz bulma ihtimali vardır, sağlık gider bulma ihtimaliniz var, bulmasan da öbür tarafta bulursun çünkü insanın bedeni ölümlüdür, ruh ölümsüzdür. Kendisine verilen bu dünya, ebedî hayata nispeten bir dakika gibidir. Bir dakika eziyet içinde geçmiş olabilir fakat ondan sonra hep mutlu, huzurlu bir hayat olacak. Onun için ayet-i kerimede “Ya eyyuhellezine amenuttekullahe vel tenzur nefsun ma kad demet ligad, vettekullah, innallahe habirun bi ma ta'melun.” (Haşr/18) buyuruluyor."Ey iman edenler, Allah'tan korkun.  Herkes, yarın için ne hazırladığına bir baksın. Allah'tan korkun, şüphesiz ki Allah, işlediklerinizden haberdardır. ” Ahirette bulabileceği tek şey çalışmadır. Şimdiden geleceğinize yatırım yapın, kendinizden önce gönderdiğiniz ve gelecek adına inşa ettiğiniz yatırımlar, ahiret yatırımları yapın. Siz yarın Allah'ın huzuruna geldiğiniz vakit büyük bir mükâfat, müjde ile karşılaşacaksınız ve gönderdiğiniz şeyleri öbür tarafta göreceksiniz. İnsan büyük zararda kimler müstesna, inançlı imanlı olan insan ama sözde bir iman değil gerçek mânâda iman. Şimdi mesela sohbet anlatıyoruz. Efendimiz (s.a.v) sahabeyle sohbet yapıyordu, imanları o kadar derindi ki ayetler indiği gibi kalplerine nüfuz ediyordu. Tıpkı bir toprağın üzerine yağmur gelmesi gibi ve toprak içindeki nüve nebatatı ortaya çıkardığı gibi onlar da ona göre şekilleniyorlardı. Bir gün Resulullah (s.a.v) sohbetinde “Yâ eyyuhâ-lleżîne âmenû kû enfusekum ve ehlîkum nâran ve kûduhâ-nnâsu velhicâratu ‘aleyhâ melâ-iketun ġilâzun şidâdun lâ ya’sûna(A)llâhe mâ emerahum ve yef’alûne mâ yu/merûn(e)” (Tahrim/6)ayetini okuyunca sahabelerin bazıları bayıldı. “Ey iman edenler! Kendinizi ve ailenizi, yakıtı insanlar ve taşlar olan ateşten koruyun. O ateşin başında gayet katı, çetin, Allah’ın kendilerine verdiği emirlere karşı gelmeyen ve kendilerine emredilen şeyi yapan melekler vardır.” Öyle bir içselleşme, öyle bir iman var ki pür dikkat dinliyorlardı; birinin eli havada olsa indirmiyordu çünkü mesaj Allah'tan geliyor, iman İslam cennet adeta şekilleniyor onlara göre. Hz. Cibril (a.s) “Bağıran adam kimdi ya Resulullah niçin bağırdı?” diyor. Efendimiz (s.a.v) de “Ben bu ayeti okudum, ondan bağırdı.” diyor. Bu nübüvvetti, nübüvvet kapısı kapanmış ama Resulullah’ın (s.a.v) velayet kapısı açıktır. Nübüvvet çok tesirlidir, öyle ki Peygamber Efendimiz (s.a.v) Sahabe-i Kiram'dan biri için, ben ceza verdim ve hapsettim, dedi. O sahabeyi dışarda gördüler, Peygamber Efendimiz (s.a.v) seni hapsetti, dediler ve o sahabe bir ayağını dahi yere basmadan kaldı. Dediler ki Resulullah’ın (s.a.v) gayesi seni dışarda değil bir gün içerde hapsetmek. O sahabe, hayır, dedi, ben emri işittim, ikinci emre kadar ayağımı bıraksam emre muhalefettir. Peygamber Efendimiz'i (s.a.v) herkesten daha çok seviyorlardı. Bu duygu ile iman edilmezse dil ile iman edilse ayetlerin insan üzerinde tesiri olmaz.

 Kalp dediğimiz şey duygudur, kalp ile iman etmek gerekiyor. Velayet, tasavvuf acayip güçlü ve tesirlidir. Mesela Seyda-i Tağî'nin (k.s) hayatını okuduğunuz vakit ilmin zirvesinde, Kadirî tarikatından icazetini almış, halife olmuş. Gavs Hazretlerini (k.s) gördüğü vakit kendi ifadesiyle öyle bir mânâ hâsıl olmuş ki üzerinde, gözlerin ve kulakların işitemeyeceği bir hâl, diyor. Yaz kış demeden aralıksız dokuz sene hizmet, nefse muhalefet, aşk. Mesela Gavs’ın (k.s) penceresinin karşısında bir taş varmış, sürekli o taşın üzerinde üstadının penceresine bakıyormuş. Yani İslam'ı sadece söz, madde veyahut örf âdet olarak işitirsek, hayatı tam anlamamış oluruz, bu ayetleri de tam anlamamış oluruz.

Kur'an-ı Kerim'de "amilus salihati" ifadesi vardır. İman sadece dilde değil, imanın yansımasıdır gerçek mânâda. İnsanın kalbinde ne varsa hâl ve hareketine o sızar. Mevlâna Hazretleri (k.s) öyle ifade ediyor: Küpün içinde ne varsa dışarıya o sızar. Küpün içinde sirke varsa dışarıya bal sızmaz. İçinde bal varsa dışarıya sirke sızdırmaz.  Dünya kalbin içine nüfuz ederse geminin altındaki yüzmesini sağlayan, Cenâb-ı Allah'a gitmesini sağlayan deniz yani dünya kalbin içine sızarsa gemi batar. Dünyayı denize benzetsek, insanı da gemiye. Dünya büyük bir vesiledir Cenâb-ı Allah'a gitmekte. Fakat tek fark şu ki kalbin içine sızarsa batışa sebebiyet verir. Eğer altta kalırsa yani kalp dünyaya muhip olmazsa, dünya oraya girmezse insanı Allah’a yüzdürür. Onun için Resulullah (s.a.v): "Bütün hataların temel kaynağı kişinin dünyayı sevmesinden kaynaklanır." diyor. (Beyhakî, Şuabü’l-İman 7/338) Birincisi iman ikincisi amel-i salih. İman lafügüzaf ile olan bir şey değil, kalbe giren kalpte tasdik edilen ve amel-i salih ile pekiştirilen bir şeydir. Hakkı tavsiye etmek: Hakkı kendine düstur hâline getirenler bu veba, bu virüs karşısında tek bir vücut gibi bütüncül gösterilen tepkiyi bâtıl karşısında, zulmün karşısında gösterse. Bir ay bazı şeylerden feragat etse bence dünyayı değiştirebilir. Keşke bu direnç Hakk’a taraftar olup bâtıl karşısında gösterilse. Bilmek lazımdır ki yekvücut olmadığınız müddetçe Cenâb-ı Allah bu güç ve kuvvet inayetini vermiyor. “Birlik beraberlik içinde olursanız güç ve kuvvet inayetini göreceksiniz. Eğer siz bunu yapmayıp bâtıl yaparsa güç ve kuvvetim onların arkasında olur.” diyor. Yani kim Allah’ın bu emrini dinlerse desteği alır. Müslüman yaparsa Müslüman, bâtıl yaparsa bâtıl. Allah'ın emrine onlar uymuş olur.

 Cennete gitmenizin yegâne yolu iman. İmanı pekiştirmenin yolu ise birbirinize olan muhabbet ve sevginizdir. Çok önemlidir muhabbet, imanı besleyen duygular vardır. Nasıl beden yemeye içmeye muhtaç, akıl ilme muhtaçsa, hastalanınca doktora muhtaçtır. Kalbi de Allah bir amaç için yaratmış, bir objeye alaka göstermek için değil. Cenâb-ı Allah insana ne verdiyse ne maksatla yarattıysa, yaradılış gayesine uygun kullanırsa insan mükemmelleşir ama yaradılış amacının dışında kullanırsa en edna bir hâle gelir. Örneğin telefon bir iletişim içindir. İnsanlar bu ekrandan seyreder, fonksiyon açısından muazzamdır. Bir âlemden başka bir âleme açılan pencere gibi. Velayetin, nübüvvetin de böyle bir gücü var işte. Nübüvvetin öyle bir gücü vardı ki ahirette olan, olacak hadiseleri izletiyordu. Velayet de öyledir. Adeta ekrandan seyreder gibi hakkel yakîn makamına ulaşıyorlardı. Evvela göz sonra hakkel yakîn. Dolayısıyla öyle iman edeceğiz ki yerin ve göğün güç kudreti yetkisi elinde bulunan Allah’tır ve imanı pekiştiren amel-i salihtir. Sonra hak ve sabır tavsiyesidir. Sabrı biz belki yanlış anlıyoruz. Sabır muazzam bir faktör. Cenâb-ı Allah ne istediyse bilin ki potansiyelinizde bu mevcuttur. Potansiyelinizde yoksa Allah istemez. Yani Allah uçmanızı istiyorsa bilin ki potansiyelinizde bu yetenek var. Allah âli himmet olan insanları sever, hedefi yüksek olan insanları sever, dünyevî şeylerin arkasında olanları sevmez. Dolayısıyla bir cep telefonu örneğini verdik, bir kaşık olarak kullanılabilir ama çok denii bir hâl alır bir de fonksiyonu devreye sokar çok yüce bir hâl alır. Dolayısıyla Rabbül Âlemin iman istiyor, ameli salih istiyor, hak istiyor, sabır istiyor. Cefa eziyete katlanmak değil sadece sabır, kendine bir hedef koy. Bu hedefin önünde var olan engelleri adım adım aş, geç bunları, sende bu potansiyel var. Bu hedefe ulaşma adına önüne çıkan engelleri aş, bertaraf et. Ama bir niyet yok, bir hedef yoksa o zaman boşu boşuna tahammül bir anlam ifade etmiyor. İnsan hasta mı oldu, imtihandadır. İmtihan olduğunu bilip isyan etmemek gerekir. Ahirette büyük bir kazanım vardır, yarın olduğu zaman cennet bahşedilecek. Bu mânâda imtihan içinde olduğunu bil, imtihana tâbi tutan Yaratıcımızdır, mükafatı düşünerek dişini sık ve onu aş.

Kur’an-ı Kerim'in ifade ettiği gibi, “Ey bütün iman edenler! Allah’tan korkun ve sadıklarla beraber olun.” (Tevbe/119) İnsanın en fazla müteessir olduğu şey insandır. Şeytan insanı yoldan çıkarırken, vesvese verirken en fazla insan vasıtasıyla avlıyor. Yani insan potansiyel itibariyle şeytanın temsilcisi olabilir. Ve insan Allah’ın da temsilcisi olabilir. Yani insanın insan üzerindeki tahribatı ne kadar fazlaysa tedavi metodu da o kadar fazladır. Bir insan insandan etkilendiği kadar başka bir şeyden etkilenmiyor. Mümin salih bir insan, yeryüzünde Cenâb-ı Allah’ın halifesidir. Varlık zirvesinin en yüksek tepesindedir, varlık zincirinin en yüksek halkasındadır. Bütün kâinat onun hizmeti için yaratılmış. Her şey insan için yaratılmış. İnsan da Cenâb-ı Allah için yaratılmış.  Yani insan, Cenâb-ı Allah’ın şaheseridir. Dolayısıyla bu şuur ile yaşamalı, tevbe etmeli. Eskiden insanlar ihtiyari şekilde çilehaneye gelirdi. İhtiyari yani keyfi olarak, kendi iradesi ile çehlühaneye girerlerdi. Çilehane değil çehlühane, çehlü Farsçada kırk demek, kırk gün çehlühaneye girer tüm tefekkürünü, enerjisini, düşüncesini Allah’a verirlerdi. Şimdi Allah Teâiâ bunu cebri bir şekilde verdi Müslümanlara. Tefekküre sevk etti, haramdan uzak tuttu. Adeta Ramazan ayı gibi insanları bir sürü şeylerden uzak tutuyor. İnşallah bittiği zaman çok daha yüksek donanımlı, güçlü, şuurlu bir Müslüman bilinci bizde olur. Bir virüs sebebiyle dünya durmuş vaziyette. İnsan da inşallah hak tarafı olsun, birlik beraberlik olsun bâtıl karşısında, zulüm karşısında, tabi evvela insanın kendi nefsi karşısında. Karşısında kusur işleyen varsa güzel bir dil ile tamir noktasında çaba olsun, irşad vazifesi yapma insanlara hakka davet etme insanın mükellefiyetidir. Bu şuur ile bu virüsten de kurtulacağız. Ama bu şuur olur inşallah. Virüs bize güzel dersler verdi. Demek ki insan isterse dünyadaki hangi güç olursa olsun tersine çevirebilir. Dünyayı durdurabilir, şarteli indirebilir. Ama o bilinç varsa. Bazen bir hafta bazen bir gün Allah için fedakârlık gösterir, Hak noktası olur, sabit olur, sabır gösterir bâtıl karşısında duruş gösterir, sabit olur ve manevî bütün hastalıklar karşısında durur ve o hastalıklar gider inşallah.

Peygamber Efendimiz (s.a.v) de diyor: Müslümanlığı yaşama tabi görevimiz ama o, işin yarısı ve tebliğ etme de diğer yarısı. Tevbe edip tebliğ etme. Hem kendimizi koruyacağız hem başkasını koruyacağız. Yani hem yaşama hem yaşattırma mükellefiyetimiz var. İnsan İslam'ı yaşıyor ama tebliğ etmiyor, umurumda değil diyor ama bir mükellefiyeti var. Dolayısıyla insan hem sevecek hem sevdirecek. Hem öğrenecek hem öğretecek yani iki yönü var İslam'ın. Biz tek yön yaşıyoruz, o da sakat oluyor. İnsan sevdirdikçe sevgisi artar, öğrettikçe ilmi artar. Dünya malı gibi değil, maneviyatı artırmanın yolu başkasına intikal ettirmekten geçiyor. İlim adına, duygu adına, muhabbet adına, İslam adına ne kadar hassasiyet gösterirseniz Allah içinizde olanı artırır.

Fizikî irşad yapılmıyor malum bu pencerelerden yapın. Malum Peygamber Efendimiz (s.a.v) bir sürü yere mektup göndermiş. Mektup gönderme vasıtası ile irşad etmiş. Telefon olur, mesaj olur ehemmiyet edin; hakkı, hakikati, sabrı tavsiye edin. Hedef belirle ve önüne çıkacak bu engelleri seni daha da mükemmelleştirme adına yen. Bu engelleri sana Allah Teâlâ veriyor. Daha çok güç kazanman adına, daha yükseklere uçman adına Allah seni bu eğitimden geçiriyor. İrşad ihmal edilirse iman kuruyup gidebilir Allah muhafaza. Muhabbetleri muhafaza edelim. İnsanları tövbeye davet edelim. Dünyada bulunan objeler insanı doyuma ulaştırmaz. İnsanın bedeni maddî şeylerle beslenebilir ama ruhu ancak uhrevî şeylerle beslenir. Biz bu noktada vazifemizi yapıyoruz inşallah, sizler de yaparsınız.

Ve sallallahu aleyhi ve sellem.

Seyda Alameddin (k.s.)

  • tarihinde oluşturuldu.

Nurşin.com | 2025 | Tüm Hakları Saklıdır.