NEFSİNİ ARADAN ÇIKART
Bismillahirrrahmanirrahim. Elhamdülillahi Rabbül âlemin. Vesselatü vesselamü alâ seyyidina Muhammedin nebiyyil ümmi ve alâ âlihi ve sahbihi vesellem. Rabbişrahli sadri ve yessirli emri. Vahlul ugdeten min lisani yefgahu gavli.
Sahabe-i Kiram Peygamber Efendimizin (s.a.v) sözlerinden mi çok etkilendi, yoksa O’nun (s.a.v) maneviyatı mı onlara tesir etti; bunun üzerine biraz düşünelim. Belagatin ve fesahatin zirvesinde bir dönemde yaşıyorlardı fakat Resulü Ekrem (s.a.v) değil de başka biri o sözleri söyleseydi yine onlara tesir eder miydi acaba? Sözler mi tesir ediyordu yoksa Resulullah’ın (s.a.v) ruh hâli mi tesir ediyordu? Peygamber Efendimiz (s.a.v) yaşayan bir Kur’an’dı. Hz. Ayşe (r.a) Peygamber Efendimizi (s.a.v) “O’nun (s.a.v) ahlakı Kur’an’dı.” diye tarif ediyor. Yani Kur’an adeta bir ruh olarak Peygamber Efendimizde (s.a.v) tecessüm ediyor. Dolayısıyla Resulullah’ın (s.a.v) hayatı, hâli, tarzı, hepsi Kur’an-ı Kerim’i yansıtır. Resulullah (s.a.v) Kur’an’ın açıklamasıdır, tefsiridir. Bu durum sadece Resulullah (s.a.v) ile de sınırlı değildir, her Müslümanda bu potansiyel vardır.
Hakiki mümin, görüldüğü vakit insana Allah’ı hatırlatandır. Duruşu, hâli, tavrı, hareketlerinde öyle bir derinlik vardır ki insanın aklına Allah gelir. Bu mümin tablosunda görünen resim fani bir resim değildir, baki olan Allah’ın fırçasından çıkmıştır. Orada müthiş bir şaheser var; dolayısıyla eser, müessiri hatırlatıyor. Kimin tablosu olduğu bellidir. Hakiki mümin budur.
“Yâ eyyuhâ-lleżîne âmenû-ttekû(A)llâhe vekûnû me’a-ssâdikîn(e)”[1]Ey Allah’a inananlar! Takva dairesinin dışına çıkmayın, sadıklarla beraberliğinizi muhafaza edin; diye Allahu Teâlâ emrediyor. Bir insanın evliya-ı izameye tutunması gerekiyor. “kûnû me’a-ssâdikîn” Kur’an’ın emridir bu. Çünkü o sadık insanlardan “feyz” dediğimiz, günümüzün tabiri ile pozitif mânâda müspet bir enerji alıyoruz.
“Ve ma hâlaktul cinne vel inse illâ li ya’büdûni”[2] “Ben cinleri ve insanları ancak bana kulluk etsinler diye yarattım.” Allahu Teâlâ söylüyor: İnsanlar ve cinler cennet gibi bir hayat yaşasınlar, her insan hedefine ulaşsın, dünyevî maksatlarına ulaşsın diye değil ancak bana kulluk etsinler diye yarattım, diyor. Bir insan dünyada “Ben hedefime ulaştım, aradığımı buldum, ruh ve kalp anlamında tatmin oldum -Allah’ın zikri müstesna- dünyaya doydum.” demeyecektir. Allah’ın tatmaya izni var, doyum izni yoktur.
İbadet çok geniş bir yelpazedir; fizik yönü var, mânâ yönü var, ruh yönü, kalp yönü, akıl yönü. İnsanın adeta bütününü kuşatan bir kavramdır. İbadet; insanın ağzıyla, gözüyle, kulağıyla, bedeniyle, kalbiyle, ruhuyla –dünya bunun için tasarlanmış- yapılır. Ahirette son denilen kavram ve sınırlar ortadan kalkıyor. Oradaki gaye nedir? İbadetin, çalışmanın neticesinin alındığı yerdir orası. Dünya ekim yeri, ahiret ise hasat yeridir. Bugün verilen emeğin neticelendiği yer orasıdır. Netice ama büyük bir netice. Şayet şer işlemişseniz buna mukabil ihtimaldir ki yüz tokat acı çekeceksiniz. Hayra dair bir adım atma karşılığında alınan mükâfat ise bin adım yaklaşmadır, netice büyüktür. İnsana akıl verilmiştir. Haram yolunda, şer yolunda lezzet var mıdır, vardır. Fakat akıllı insanın “Buna değer mi, değmez mi?” onun hesabını yapması lazımdır.
“…fema asberahum ‘alen-nâr”[3] “…ateşe karşı ne kadar cesaretlidirler.” Kur'an-ı Kerim istihza ediyor, cehennem ehline söylüyor bunu. Yani Allahu Teâlâ, “Ey insan aklını başına al. Cehennem senin zannettiğin gibi sabredilecek bir yer değil.” diyor. Dünyada Allah meşakkat ve zorluk karşısında onu kaldıracak sabır gücünü insana vermiştir. Cehennem ise -Allah muhafaza- sizin sabredeceğiniz bir yer değil. Onun için attığınız adımdan siz mesulsünüz. Allahu Teâlâ tercih hakkı veriyor fakat aynı zamanda uyarıyor. Dünyayı ahirete tercih etmeyin, dünyayı değiştirmeye bakın; diyor. “Ya Rabbi! Ben bu hayatı değiştirmek istiyorum. Ama nasıl daha mükemmel bir tat, en önemlisi sonu olmayacak bir hayat elde edebilirim, mümkün müdür bu?” Mümkün ama bir şartla bu değiştirme hakkından yararlanabilirsiniz: Dünyayı nefsinizin hesabına kullanmayacaksınız. Nefsinizin hesabına kullanırsanız değişim, iade hakkı yok; cennetten yararlanamayacaksınız. Nereye gideceğiz? Daha düşük, daha eziyetli başka bir hayata doğacaksınız ki o da cehennemdir. Orada kesinlikle güç, kuvvet yok. O sıkıntılara, o işkencelere dayanamayacaksınız. Nefs için değer mi? Elbette ki değmez.
Nefs nedir? Nefs, insan yaratılırken insana bulaşan bir bakteri, mikrop gibi; bir hastalığın vücutta var olması gibi bir şeydir. Bütün vücudu kuşatır ve insan şerle uğraşınca akıl ve mantık üzerindeki baskısı artar. Kalbe nüfuz eder ve adeta bir ruh inkılabı yapar. Bütün vücudu ve vücut içindeki mekanizmayı kuşatarak kendi lehine kullanmaya başlar. İnsan artık Allah’ın istediği mükemmel varlık olmaktan çıkar, bir evrim geçirir. Görüntüsü insandır ama başka bir kimliğe bürünür. Bu kişilik size ait değil, asıl kişiliğiniz bu değil. Tabi bu kişilikte sadece nefsin parmağı yok; nefsin kuşattığı insanların ve çevrenin de parmağı var. İhtimaldir ki düşünce yapınız, kişiliğiniz dış unsurlardan etkilenmiştir. Allahu Teâlâ bizim bu kişilikten çıkıp aslımıza rücu etmemizi istiyor ki buna ‘tövbe’ diyoruz, ‘inabe’ diyoruz. Bunun için de “Tövbede samimi olun, ihtiyacınız olan güç ve kudreti ben veririm.” diyor Allahu Teâlâ. Her anlamda tövbe etmeli, Allah’a rücu etmeli ve Allah’ın hoşnut olduğu bir insan modeline bürünmeliyiz. Kur’an-ı Kerim’de bizlere gösterilen numune Resulü Ekrem’dir (s.a.v), sonra evliya-ı izamedir. Onların düşüncelerine, kişiliklerine bürüneceksiniz. Bunun için zikir egzersizleri yapacaksınız ve elbette istekli olacaksınız. Çünkü insanın önündeki en büyük engel isteksizliktir. Allah kimseye zorla bir şeyler yaptırmıyor, tercih hakkı insana verilmiştir. “Şu kişilikte olan insanın gideceği yer bu, bu kişilikte insanın gideceği yer bu.” Madem kişilik yapımız ihtimaldir ki nefsimiz ve çevrenin şartlarının etkisi ile değişmiş; o zaman aslî ve fıtrî olana dönmek lazımdır. Bundandır ki biz tasavvufa gireceğiz. Tasavvuf, rücu demektir. Bu eğitim sistemi Peygamber Efendimizin (s.a.v) sahabe üzerinde tatbik ettiği bir metottur. Bu metot direkt ruha ve kalbe hitap eder. Evvela temel yani iç bina edilir, sonra içten dışa doğru bir müdahaledir. Burada yol alırken en büyük etken muhabbet ve sevgidir.
Dünyanın yaratılmasındaki gaye sınavdır. Hadis-i kutside; “Küntü kenzen mahfiyyen fe hâlaktü’l hâlka li ya’rifuni.”[4], “Ben bir gizli hazine idim; görülmek, bilinmek istedim; bu yüzden âlemi yarattım.” buyruluyor. Yani insan Allah’ı bulmak, Allah’ı tanımak için yaratıldı. Yani Allah var, buna içtenlikle inanmanız gerekir. Sonsuz bir gücü ve kudreti var. Bu, insanda müthiş bir merak uyandırıyor. Yaratıcının bize olan bakışı nedir? Önce imana bakar; yani iman var mı, yok mu onu bilmek lazım. Nasıl? Örneğin; burada kimler var? Ahmet var, Ali var. Buna nasıl inanıyorsan Allah da aynen öyle vardır. Bulunduğumuz gezegen de dâhil bir milyar belki daha fazla gezegeni O (c.c) yarattı. Sevk, güç, kudret, plan ve programlar O’nun (c.c) elindedir; bütün erkler O’nun (c.c) elindedir. Yaprağa, göğe, yeryüzüne, suya, insana rengini veren O’dur (c.c). Bütün bu detaylar güç ve kudret O’nun (c.c) elindedir. Bütün bu güce ve kudrete sahipken bizi itibara alır mı? Hani insan bir karıncayı nazar-ı itibara almaz. Yaratıcı, yarattığı bu varlığı nazar-ı itibara alır mı? Acaba O’nunla (c.c) bir konuşma fırsatımız olur mu? Kullarına karşı şefkat ve merhameti nasıldır? Bütün bunlardan öte kullarına sevgisi nasıldır, yani bizi sever mi acaba? Yaratıcının başka hangi sıfatları var? İnsan bunları merak eder. Devamında müthiş bir hayranlık ve hayranlığın arkasında müthiş bir sevgi gelir ama en başta iman lazımdır. Bütün bu kâinatı ve daha aklımıza gelmeyen, hayallerimize sığmayan müthiş bir gücü elinde bulunduruyor. Bütün bu evren içinde insanın cismi zerre kadar bile yoktur. Düşünün ki Allah bu zerreye iltifat ediyor. Günde beş vakit huzuruna çağırıyor. Çağırırken de O’ndan (c.c) neyi, nasıl isteyeceğimizi bize öğretiyor. “İyyake na’büdü ve iyyake nestein”[5] “Benden bunu isteyin. Bunu size verirsem zaten her şeyi elde etmiş olursunuz. Evvela benden yardım istiyorsanız, ibadet edin” diyor. İbadet ne demektir?
Enaniyetten, serkeşlikten vazgeç. Yaratıcı vasfından vazgeç. Zerren küçüktür yani yarın kendini cehenneme müstahak edeceksin. Bundan vazgeç, ibadet et. Peki, ibadet nasıl yapılıyor?
Başını bir eğ bakalım.
Eğiyoruz, rükûa gidiyoruz. Allah, “Yetmez.” diyor.
Secdeye kapan, yani başını toprağa değdir. Çünkü aramızdaki engel dik olan kafandır, eğ ki ne isteyeceğini ben sana söyleyeyim. Şunu iste: “iyyake nestein.” (Ya Rabbi; her şeyim senin elindedir. Beni yardımsız bırakma.) Sonra bunu iste: “ihdinas sıratal mustekim”[6] İsteklerin arasında ne isteyeceğini şaşırabilirsin. Kendini aradan çıkarttın. Secdeye vardın. Benliğinden vazgeçtin. Bu kadar sonsuz güç ve kudretin karşısında ne isteyeceğini şaşırıyorsun. Bunu söyle: “İhdinas sıratal mustekim” Çünkü bulunduğun yer, dünya, seni yoldan çıkartabilir. Bunu benden iste: “Ya Rabbi; beni bu yolda sabit eyle. İyiliğe beni sevk et.”
“Sırat-ı mustekim” yani istikametli olan, kulu Allah’a (c.c) vardıracak olan yol. “Ya Rabbi! Beni bu yola sevk et.” Nedir o yol? “Sıratellezine en’amte aleyhim.”[7]: Nimet verdiklerinin yoluna ilet. Nimet verdiğin insanların yolu nedir? Onu şu ayette bildiriyor: “Ve men yuti’llahe ver rasule feula-ike me’allezine en’amallahu aleyhim mine-nnebiyyine ve-ssıddıkine ve-şşuheda-i ve-ssalihin ve hasune ula-ike rafi’ka.”[8] “Kim Allah’a itaat ederse Allah onu nimet verdiği insanların yoluna ilhak eder.” Kimlerdir onlar?: “mine-nnebiyyin ve-ssıddıkin ve-şşüheda-i ve-ssalihin” yani peygamberler, sıddıklar, şehitler ve salih insanlarla onları beraber kılar.
Cenâb-ı Allah: “İşte ey kulum; şimdi sen kendini aradan çıkarttın, benliğini aradan çıkarttın, o dik kafanı secdeye kapattın. Şimdi her şeyi görmeye başlıyorsun.” Cenâb-ı Allah’a inanacağız, iman edeceğiz. Ama nasıl bir iman? Gözümü açtığımda bu arkadaşları görüp de inandığımın ötesinde bir varlık O (c.c) çünkü sizin varlığınız onunla kaim. Aslında siz de yoksunuz. O sizi yarattı. O’nunla (c.c) kaim, ikinci bir planda varsınız. Bunun ötesinde inanacaksınız. Her an artık Allah’ın müthiş sıfatlarını öğreneceksiniz. Secdeye varacaksınız, aradan da kendinizi çıkaracaksınız. Artık müthiş bir manzara var orada; müthiş bir güç, müthiş bir azamet, müthiş bir büyüklük… En büyük hayranlık ise O (c.c) zatın sana teveccüh etmesi. Yani O (c.c) sana geliyor ve sana karşı merhameti var. Hatta senin en yakınındaki anne-babanın merhametinden öte bir merhamet, kesinlikle senin yanlışa gitmeni istemiyor. Bundan da öte seni seviyor. Hatta ve hatta bazen sen naz edip gidiyorsun; sevgisizlik senden ileri geliyor, O’ndan (c.c) gelmiyor. Ne kadar müthiş bir güç, kudret ve hayranlık ki tabi insan şaşırıyor, ne isteyeceğini bilemiyor. Şimdi bunu da sana bırakmıyor. Diyor ki “Kulum; benden iste ama kendini aradan çıkart, zaten çıkartınca bir şeyler görünmeye başlıyor. Nefsi çıkartmazsan nasıl göreceksin? Böyle bir durumda tabi ki kendimin dışında hiç kimseyi göremem, her şeyin kendi etrafımda dönmesini isterim. Yani -neuzubillah- nefs varsa nefs öyle yapıyor. Nefs, kâinatın kendi etrafında dönmesini istiyor, kendini merkeze alıyor. Ama nefs aradan çıkınca Allah seni huzuruna davet ediyor. Hatta diyor ki: “Kulum bana bir adım yaklaştığı zaman ben ona on adım yaklaşırım.” Ama en başta iman lazım sonra tasavvuf devreye giriyor. Her şey sadece fizikle alakalı değildir. Her şeyi fizikle anlamaya çalışırsanız anlayamazsanız. Ruhun ve nefsin birbirinden ayrılması ve nefsin ayaklar altına alınması… İşte o zaman görürsünüz.
Ve sallallahu aleyhi vesellem…
[1] Tevbe Suresi, 119. Ayeti kerime.
[2] Zariyat Suresi, 56. Ayeti kerime.
[3] Bakara Suresi 175. Ayeti kerime.
[4] Aclûnî, II, 132.
[5] Fatiha Suresi, 5. Ayeti kerime.
[6] Fatiha Suresi, 6. Ayeti kerime.
[7] Fatiha Suresi, 7. Ayeti kerime.
[8] Nisa Suresi, 69. Ayeti kerime.
- tarihinde oluşturuldu.