LETÂİF-İ HAMSE-1
Bismillahirrrahmanirrahim Elhamdülillahi rabbül âlemin vessalâtu vesselâmu ala seyyidina Muhammedîn nebiyyil ümmi ve ala alihi ve sahbihi ve sellim.
Rabbişrahli sadri ve yessirli emri. Vahlul ukdeten min lisani yefkahu kavli.” (Taha suresi: 25-2)
Allah Teâlâ insanı yaratırken on şeyden meydana getirmiştir. Bu on şeyin beşi madde âlemine beşi de mânâ âlemine aittir. Kalp, ruh, sır, hafi, ahfâ mânâ âlemine aittir. İnsan bunlardan meydana gelmiştir; su, toprak, ateş, hava. Bu dört maddenin başında nefs vardır ki bunlar da madde âlemine aittir. Bu beş unsurun insan bedeninde karşılığı vardır. Örneğin bir insanın fıtratında, toprak denilen unsur ağırlıkta ise insanda ibadete müthiş bir şekilde rehavet, tembellik, üşengeçlik mevcuttur. Yani namaz kılana kadar, ibadet edene kadar, bir adım atana kadar müthiş bir efor harcaması gerekir. Toprağın temsil ettiği anlam budur ve dolayısıyla atalet ve atalet dâhilinde bulunan bir sürü haslet hâlini kendi mahiyetinde bulundurur.
Bazı insanların fıtratında hava denilen unsur ağırlıktadır. Havanın temsil ettiği hasletler kibir, mağruriyet, enaniyettir. Hatta Rabbü’l Âlemin havai olan insanlar hakkında “E raeyte menittehaze ilâhehu hevâhu,….” (Furkân 43) buyurur. “Siz hiç o insanlara rastladınız mı? Kendi nefslerini ilah edinen…” Havanın temsil ettiği kibir ve enaniyet öyle bir seviyede olur ki insanda bazen kendi nefsine, kendi şahsına, zatına tapar bunun farkında değildir hâlbuki Allah’a taptığını zanneder. Havai olan bir insanın Allah’tan gelen mesajları kabullenmesi çok zordur, o ancak kendinden gelen mesajları kabul edebilir. Yani Allah’tan gelen şeyleri bir referans olarak kabul etmez. Eğer nefs tarafından ona gelmişse ancak o şekilde kabul eder.
Su unsuru ağır olanlarda istikrarsızlık mevcuttur, kararsızlık vardır. Yani bir ibadete bir adım ileri gider bir adım geri gelir. Bir ileri bir geri, sabit durmazlar onlar. Suyu bıraktığınızda istikrarsızdır, belli bir çizgide gitmez ve su hangi kalıba girerse onun şeklini alır.
Ateşte müthiş bir hararet vardır. Kızma hâli, sinir hâli yani müthiş bir katılık mevcuttur. Dolayısıyla ibadete taate karşı katıdır, bazen bu fıtratına da sirayet eder. Ateş unsuru tasavvufa girmekle, tasavvufun temeli olan derslerini yapmak suretiyle tedavi olur. Örneğin hatmede 79 tane İnşirah suresi okunur. Verilen bu reçete Peygamber Efendimizden (s.a.v) bugüne kadar gelmiştir. Okunan 79 tane İnşirah suresi Sâdât-ı Kirâmların izni ile bir ders gibi, reçete gibidir. İnsan fıtratında hasıl olan bu dört unsurdan kaynaklanan toplam 79 haslete birer tedavi mahiyetindedir. Dolayısıyla bu 79 haslette bir değişim, bir dönüşüm gerçekleşir. Diyelim ki ateş unsuru ağırlıkta olan biri daha önce hararetli, sinirli, kanı hızlı akan, kanı sıcak, nerede duracağı belli değilken o insanın hâli aşk ve muhabbete dönüşür. Ama bildiğiniz bir aşk sahibi değil o, akla ve mantığa sığmayan müthiş bir aşk u muhabbet. Öyle ki bir üstadın sözünü dinlediğinde, duyduğunda âdeta yer yerinden oynayacak hâlde bir aşktır bu ve bu, tasavvufta yüksek bir hâl ve makamdır.
Hiçbir veli, tasavvufun derslerinden geçmeden sonraki hâllerine ulaşamamışlardır. Hz. Ömer (r.a) ile diğer sahabeler, Peygamber Efendimiz (s.a.v) gelmeden evvel fıtratlarında bu dört unsur olduğu için son derece medeniyetten uzak, insanlıktan uzak, tabiatları farklı mahiyetteydiler. Hz. Ömer (r.a) çok celalliydi, herkes ondan çok korkuyordu ama Hz. Ömer (r.a), Hz. Peygambere (s.a.v) gidip adeta bu kodlama, şifre hükmünde olan, tasavvuftaki bu dersleri yapmakla şefkat öyle bir hâle geliyor ki bir karıncayı dahi ezmekten adeta gözyaşı döken bir fıtrata dönüşüyor.
Toprak mahiyeti olan bir insan ibadete karşı müthiş bir atalet, tembellik içindedir. Bu tembellik, dünyasına ve ahlakına da sirayet eder. Fıtratında toprak maddesi olan insan tasavvufa girdiğinde, -tasavvuftan maksat arınmak, tabiatın değişim ve dönüşümü dolayısıyla ruhen manen ikmal yani kemâle ermek olgunlaşmak mânâsına geliyor- tasavvuftaki derslerine riayet ettiğinde, rabıtasını, hatmesini, evrad u ezkârını yaptığında, hat safhada bir tevazuya dönüşüyor ve tevazu, toprak gibi olmak da tasavvufta çok yüksek bir hâldir. Öyle ki filizlenmenin membaıdır. Yani insan toprak olmadan filiz veremez. Herkese karşı hat safhada iyi niyet, herkesi kendinden çok iyi görme, adeta herkesin elini ayağını eteğini öpecek, yaşı ne olursa olsun, ibadet taat seviyesi nerde olursa olsun, herkese müthiş bir şekilde bir edep bir adap.
Su ağırlıkta olan insan istikrarsızdır. Bu vasıf onda ön planda iken tasavvufa giren insanın, su mahiyeti safileşmeye doğru gider, zihni berraklaşır, kalbi berraklaşır, aklı berraklaşır, gözü kulağı dili berraklaşır. Dil çok safi, ruh çok safi, akıl çok safi, kalp çok safi olur. Elbette ki kalp safi olduğunda, safi olan kalbe Allah tecelli eder. Kalp safi olduğunda dildeki Allah mânâ ve sıfatı ile kalbe iner. Artık insanın kalp ritminde Allah vardır. İnsanın bütün hücrelerinde Allah atmaya başlar.
Ateş unsuru ağırlıkta olan insanlar müthiş bir onur, duruş sergiler. Dine karşı, İslam’a karşı, üstadına karşı, tarikatına karşı müthiş bir duruş sergiler yani en ufak bir taarruz karşısında diklenir. O sinirlilik, celallik tam tersi işler, en ufak bir laf atmaya karşı durur yani o önceki hâl güzelleşmeye başlar. Bütün bu dört unsurdan hâsıl olan hasletler ortalama 79 haslet bazen binleri aşabilir ama hatmedeki inşirah-u sadr ile yani kalp ameliyatının gerçekleştiğini ve kalbe ait olan kötü olan hasletlerin kaynaklarının kapatıldığını, açılmama noktasında adeta manevi bir ameliyat olduğunu biliyoruz. Dolayısıyla hatme manevi bir cerrahi ameliyattır.
Tasavvuftaki bu dersler hatme, rabıta, evrad u ezkâr, sohbet illâ ki yapılması gereken şeylerdir. Neden? Çünkü insan bu hasletlerin sahibi olduğu sürece ne ibadeti ne taati kabul ediliyor. Yani Allah’ın rahmetine kavuşamamadır mesele. “Kad efleha men zekkâhâ. Ve kad hâbe men dessâhâ.”(Şems 9-10) Kuran’ın bildirmesine binaen nefsini arındıranlar felaha erişiyor, huzura erişiyor. Nefsini arındıramayanlar velev ki ibadet ü taat de etse nefsini arındıramadığı için felaha erişemiyor. “Mâ esâbeke min hasenetin fe minallâh, ve mâ esâbeke min seyyietin fe min nefsike. Ve erselnâke lin nâsi resûlâ. Ve kefâ billâhi şehîdâ.”( Nisa 79) Sizlere ne kadar bir sıkıntı bir eksiklik başınıza gelirse bilin ki nefsinizi arındırmadığınız içindir. Size bir iyilik dokunuyorsa bu da Allah Teâlâ’dandır. Yani bilin ki Allah size ne kadar dost, ne kadar Erhamerrahimin.
Hadisi kudside mevcuttur: Ben insanları yaratırken aslında onlara cennetin ve cehennemin varlığından bahsetmek istemiyordum, sonra bahsetmeyince kullarım belki ibadet ve taat etmezler diye, teşvik olsun diye sır olarak sakladığım cennet hayatını onlara bildirdim. Bir kul ki cennete girmek için veya cehennemden sakınmak için ibadet ediyorsa bundan daha zalim kim olabilir? “Eğer cennet ve cehennem olmasaydı ey kullarım! Ben sizin ibadetinizi hak etmeyecek miydim?” (1) “-Sizi yarattım, sizlere hayat bahşettim, maziniz, geçmişiniz, ölüm, yokluk, karanlıkların bir köşesindeydiniz, varlığınız bilinmiyordu, değer yoktu, ilim yoktu. Ben saygı duyulmayı hak etmiyor muyum?” Dolayısıyla Müslümanlık, tasavvufi bir hayat, takva denilen hayat, Allah’a saygılı bir şekilde hayat sürdürmek yani saygısız olmamaktır. Kendi evinize misafir ettiğiniz bir şahsın dahi saygısızlık ettiğini görünce kabul etmezsiniz.“Fe lillâhil âhiretu vel ûlâ.”(Necm 25) “Dünya bizim mülkümüzdür, ahiret de bizim mülkümüzdür.” Yani mülkiyet bize aittir, siz de bizim mülkümüzsünüz. Yani size bizim verdiğimiz şeyleri verin, bize ait olanı bırakın dense madem ibadet etmiyorsunuz, saygı göstermiyorsunuz gidin dense sizinle ne kalacak? Gözü ben verdim, kulağı ben verdim, eli ayağı her şeyi ben verdim diyor Allah Teâlâ. Bana ait olan şeyleri bırakın ve gidin dese size ne kalacak? Nefsimizi arındırmadan, tasavvuftaki bu derslere riayet etmeden hâlde bir tebeddül, bir değişim mümkün değildir. Şimdi bu işin formülü var mıdır? Elbette ki vardır. Sâdât-ı Kirâm, geçmiş ehli tasavvuf, hayatlarını okuduğumuz büyük zatlar acaba bu seviyeye geldiklerinde arkadaki sır neydi? Acaba doğarken mi öyleydiler yoksa orada bilinmedik gizli bir iksir mi var? Evet, bilinmez değil gizli de değil ama şu asrımızda kimse bilmiyor. Hatmenin insan ruhundaki tesiri bilinmiyor, yani hatme sıradan bir zikir olarak algılanıyor, öyle değil. Tasavvuf sıradan bir zikir değil. Değişim ve dönüşüm için bu yapılıyor. İnsan havai unsuru ise nefsine tapar, insan ateş unsuru ise bu dünya ve ahiretini kendine de etrafına da zindan eder o, su ise nifak var, istikrarsızlık var kararsızdır, sabit değildir. Bu dünyasında da öyledir, ahiretinde de öyledir. Sahabe-i Kiram’ın geldikleri seviye, Peygamber Efendimizden (s.a.v) önceki hayat tarzları nasıldı? Mesela o kadar merhametten uzak, şefkatten uzak, kız çocuklarını diri diri gömüyorlardı, öldürmüyorlardı diri diri gömüyorlardı. Bunu yapan babaydı, anne sadece şefkatle seyredebiliyordu bu bir âdetti. “Ve izâ buşşire ehaduhum bil unsâ zalle vechuhu”( Nahl 58). Kuran öyle ifade ediyor, onların herhangi birisine sana bir kız çocuğu doğdu haberi verilince yüzleri siyah olurdu, simsiyah. O kadar aciz oluyorlardı. Bu fıtrattan bu tabiattan nasıl döndüler? Tabiatın, çöküşün en alt seviyesi ne ise o seviyedeydiler sonra çok kısa zaman içerisinde diğer bütün medeniyetlerin üzerine çıkıp insanlığa rehberlik ettiler. İnsanların mürebbisi hâline geldiler. Yani hem beden hem ruh, hem madde hem mânâ olarak.
İnsan bozulmaya müsaittir, tamir için, kirlendiğinde arınmak için peygamberler gelmiş, bundan dolayı Allah Teâlâ peygamber varislerini gönderiyor. Dediğim gibi bu kirlilik sıradan bir kirlilik değil, ahlâk kelimesi sıradan bir ahlâk kelimesi değil, insanın bütünüyle özünden uzaklaşması, insanlıktan çıkması.
Peygamber Efendimizden (s.a.v) önce Allah, suç işleyen kavimleri helak ederdi. Allah’ın cezaları içerisinde nesih denilen bir ceza vardı, suçuna göre hem dış suret hem iç suret bir hayvana dönüştürmek suretiyle yaşayıp ibret olsun diye en fazla bir saat, iki saat, bir gün, üç gün o surette yaşatıyor Allah Teâlâ sonra öldürüyordu. Peygamber Efendimiz (s.a.v) yalvardı “Ya Rabbi şu nesh denilen ceza çok ağır bir ceza ümmetimden kaldır. Allah Teâlâ dedi ki: “-Sureten! Suret değişmeyecek ama siret! Ben bu isteği kabul edemem.” (2) Yani eğer suç işlerlerse dünyaya çok dalarlarsa siretleri değişecek (içyapı) Yani ateş unsuru, toprak unsuru, hava unsuru ve bunlardan doğan hasletler insan fıtratında ortaya çıkınca sureti insan ama içi değişiyor. Şimdi sureti insan olup sireti insan olmayana sabahtan akşama kadar vaaz da edilse nasihat de edilse fayda etmiyor yani bir kuşa (farazi söylüyoruz) sabahtan akşama kadar anlat fayda etmiyor. Onun için “Hatemallâhu alâ kulûbihim ve alâ sem’ıhim, ve âlâ ebsârihim gışâvetun, ve lehum azâbun azîm.” (Bakara 7) Gözlerinde kulaklarında mühür, perde vardır. Bütün bunların sebebi perdelerin olmasıdır.
Düşünebiliyor musunuz? Cismi küçücük minnacık ama içinde kabına sığmayan, kendini her şeyden büyük gören hatta ve hatta öyle bir üstünlük görüyor ki siz bile onu fark edersiniz ama kendisi farkında değil, zaten fark etse hatasından dönecek. Öyle bir seviyeye geliyor ki haşa artık tapılacak hâle geliyor. Bu insanda Allah’tan gelen mesajın nefsinin onayı, referansı olmadan içeri girmesi, kalbine inmesi mümkün mü? Nefs bırakmaz onu. Ellerini kaldıracak bir adım atacak ibadet ü taate, temelde toprak unsuru hâkim olduğu için mecali yoktur, hastadır. O zaman insan nasıl ki vücudunda temelde bir hastalık varsa önce teşhis, tahlil etmek lazım teşhisin arkasında bizzat merkezi neresi ise merkezden tedavi edilmesi lazımdır. Acı nerede hissediliyorsa oraya pansuman edilirse edilsin tedavi edilmiyor. Yani insan bu hastalık tedavi edilmeden, hastalık üzerine ibadet inşa edilirse edilsin gafletle yapıldığı için ibadetten zevk alma durumu olmaz; belki Allah muhafaza ibadetinin kabul edilmeme riski bile vardır.
Ve sallallahu aleyhi vesellem…
- tarihinde oluşturuldu.