İNSAN KENDİNİ NASIL UNUTUR?

Bismillahirrahmanirrahim Elhamdülillahi Rabbil âlemin vesselatu vesselamu ala seyyidina Muhammedin nebiyyil ümmi ve ala alihi ve sahbihi ve sellim.

Allahu Teâlâ nezdinde sizin fiziki yapınızın, hangi ırka mensup olduğunuzun hiçbir değeri yoktur. Allahu Teâlâ bunlara değil; kalbinize, amellerinize ve fiiliyatınıza bakıyor; kalp ve yaşantıya bakıyor. Eğer insanın kalbindeki niyet ile yaşantısı arasında bir uyum varsa o insan, Allah katında makbul bir kul oluyor. Bu ikisi arasında bir tezatlık varsa o insan için Allah katında bir noksaniyet hasıl oluyor. Demek ki insanın yaşantısı kalbine tezat ise o insanın manen rengi atıyor. Demek ki onun kalbindeki samimiyet, sadakat, vefa gerçek anlamda bir renge boyanmış değil. Yani sarı gibi altın gibi saf bir maden değil. Kalpte renk atıyorsa bir sıkıntı var, demektir.

Rabbül Âlemin nezdinde bir kulun kalpteki niyet ve amelinin bire bir uyuşması gereklidir. Allahu Teâlâ nezdinde itibarlı kul, niyeti ve ameli beraber olan kuldur. Kalp bu mânâda çok önemlidir.  O yüzden kalbi beslemek gerekir. Tasavvufi sohbetler, hatmeler, ziyaretler,  evrad-u ezkar esasen kalbi besleyen şeylerdir. Onun için ayeti kerimede “Ya eyyühellezine amenu ittakullahe ma es sadıkıyn” (Tevbe 119) buyrulmuştur. Takvanın muhafaza edilmesi, renk atmaması ve kalbin deforme olmaması açısından maiyetinizi iyi insanlarla koruyup muhafaza edin. Tasdiknamesini, tescilnâmesini almış; Allah’a (c.c) karşı sadık olan kullar; kâmil insanlarla, renk atmayan insanlarla maiyetinizi muhafaza edin.

Topluluk ile yapılan amellerin Allah katında değeri de çok büyüktür.  Bir topluluk bir araya gelip hatme yapsa Rabbül Âlemin nezdinde hatmede hâsıl olan füyuzat çok büyüktür. Şeyh Muhammed Diyaûddin (k.s) sohbet edeceği büyükler olmazsa, çocukları topluyordu. Çocuklara sohbet ediyordu. Hanımı Şeyh Muhammed Diyaûddin’e (k.s): “Çocuklar sizin sözlerinizden bir şey anlamıyorlar. Neden onlara sohbet ediyorsunuz?” deyince “Ben onların bir şey anlamadığını biliyorum. Benim maksadım bunun, o anda Cenâb-ı Allah’ın rahmetinin inmesine sebep olmasıdır.” diyordu. Onun için ziyarette, sohbette, hatmede çok ehemmiyet vardır. Allah (c.c) insanda şekil olarak Müslümanlık, sadece fiziki Müslümanlık kabul etmiyor. Bu şeklin altında ruh da olması lazımdır. Bir insan duyu ve his sahibi değilse sadece kuru bir Müslümanlıktan ibaret ise bunun Allah (c.c) nezdinde kabulü yoktur, bunda noksaniyet vardır. Yapılan amellerde duygu, his ve kalp olması lazımdır.

Ayet ve hadislerde kalbe ciddi anlamda vurgu vardır. Kalplerin körlüğünden, kalplerin ölümünden bahsedilir. Bu mânâda Resulullah (s.a.v): ‘Kalbi hayata döndüren, duyu ve hisleri canlandıran, iştiyak ve muhabbetlerimizi canlandıran, kalplerin üzerinde bulunan katman ve perdeleri kaldıran âlimu Rabbanilerin meclislerinde hazır bulunmaktır.’ buyurmuştur. Yani insan, âlimu Rabbanilerin meclislerinde hazır bulunduğunda kalbinin hayata döneceğinden bahsediliyor. Toprağın hayata dönmesinin yegâne yolu yağmur, su olduğu gibi; kalplerin de hayata dönmesinin yegane yolu, âlimu Rabbanilerin meclislerinde hazır bulunmaktır. Malum kalp, aşk ve muhabbet ile beslenmediği zaman ölüyor. Ağacın yaprağını dökmesi ve yaprağının savrulması gibi iman da savruluyor. İman ve kalp âlemi neuzubillah savrulduğu zaman insan öz benliğini de kaybeder.

“Velâ tekûnû kellezine nesullahe fe-ensâhum enfusehum ulâ-ike humu-lfâsikun.” (Haşr 19) “Allah’ı unutan ve bu yüzden Allah’ın da onlara kendilerini unutturduğu kimseler gibi olmayın. Onlar yoldan çıkan kimselerdir.” Rabbü’l Âlemin bu ayet ile ikazda bulunuyor. Sakın bu gibi insanlara benzemeyin. Yani hayatlarından Allahu Teâlâ’yı silen, Allahu Teâlâ’yı unutan, Allahu Teâlâ’yı hayatlarından haşa kovan, hayatlarında Allahu Teâlâ olmayan insanlar gibi yaşamınızı sürdürmeyin. Eğer böyle bir yaşam içinde olursanız dünyada iken cezası olacaktır ki o da  Rabbül Âleminin size öz benliğinizi unutturmasıdır. Ben kimim? Ne yapıyorum? Ruhunuzu, duygularınızı, hissiyatlarınızı size unutturacaktır. Allah’ı (c.c) hayatlarınızdan silmeyin. Eğer silerseniz Rabbül Âlemin de sizi size unutturacak, sizleri size sildirecektir. Yani artık sadece şekli bir hayat yaşamaya başlarsınız. Mekanik olursunuz, ruhsuz, duygusuz, hissiyatsız bir insan hâline gelirsiniz.

Demek ki insan zihnini, ruhunu, kalbini Allah ile irtibatlandırdığı sürece hayatta kalıyor. Eğer Allah (c.c) ile bağını, irtibatını koparırsa zihin mekanik hâle geliyor. Kalp ve ruh da hakeza öyledir. Onun için her gün vird, her gün hatme, her gün sohbet, her gün hizmet ile imanınızın beslenmesi gerekiyor. Nasıl ki vücudumuzun beslenmesi için her gün sabah, öğlen, akşam yeriz ve bıkmadan yeriz. Çünkü beslenmeye ihtiyacımız vardır. Beden yeme, içme ile bunların içinde olan vitaminleri v.s. alarak bağışıklığını güçlendirir. Bedenimizi savunacak, bedenin gücünü yerinde getirecek besinlerle beslenmeliyiz. Aynen bunun gibi ruh ve kalp de öyledir. İnsan bir gün hatmesiz kalırsa bilmesi lazımdır ki kalbi, ruhu şeytan ve nefse karşı savunmasızdır.

Malum nefsin öyle bir yapısı vardır ki şeytanın santrali hükmündedir. Şeytan istediği an santral vasıtasıyla nefse müracaat eder. Şeytan istediği zaman nefs, “Buyrun sultanım.” der. Şeytan: “Beni insanın şu kalp denilen merkezine bağla, burada biraz vesvese vereyim.” der. İnsan vesvese olduğunun farkında bile olmadan kalbinde tahribat olur. Yani nefs, şeytan insana aklî sebepler buldurarak manevi zararlar verdirir.  Nefs, nasıl şeytan için santral hükmünde ise kalp de Rabbül Âleminin santrali hükmündedir . İnsan, bu kalp vasıtasıyla Rabbül Âleminle irtibata geçer, O’ndan (c.c) gelen fuyuzat kalbine iner.

Resulullah’ın (s.a.v) ifadesiyle insan bir hata işlediği zaman, bir günah işlediği zaman, hemen tövbe-istiğfar etmesi lazımdır. Yani o hatanın, o mikrobun vücutta, kalpte yaşamasına müsaade etmemesi lazımdır. İnsan mülahazasına, zihnine, düşüncesine, kalbine bir günah temas ettiği zaman estağfurullah, diyerek tövbe-istiğfar etmesi lazımdır. Eğer kalbine, düşüncesine bir fikir geldiğinde tövbe-istiğfar etmiyorsa insanın mekanizması bozulur. Nasıl ki bir suyun önünde durup elimizin temizlenmesi için yirmi saniye boyunca ellerimizi yıkıyorsak; kalbin temizlemesi için tövbe-istiğfar ile kalbin günah, kirlerinden yıkanması lazımdır. Tövbe, insanın kendine format atması gibidir. Ağzında tövbe-istiğfar, kalbinde nedamet, pişmanlık suyu ile adeta insanın kalbine temas etmiş o nokta, o kir, o mikrop yok oluyor.

 

Resulullah (s.a.v) şöyle ifade ediyor: “İnsan günah işlediği zaman kalbinde bir nokta, bir siyahlık belirmeye başlar.” Günahın izi bir sivilce gibi insanın kalbinde belirmeye başlar. Eğer bunu tövbe-istiğfar ile, manevi su ile, hatme ile, zikir ile imha etmezse sonra daha zor oluyor. Çünkü yavaş yavaş kalbin tüm yüzeyini içinde irin, pis su olan bu siyahî sivilce kuşatmaya başlıyor. Bu durum adeta gözün üstüne çekilen bir katarakt katmanına benziyor. Üzerine çekilmiş bir perde gibi gözün fonksiyonunu yavaş yavaş azaltmaya başlıyor. Kalp de böyle oluyor. İnsanın artık Allah’a (c.c) karşı iştiyakı kalmıyor. Hissiyatında yavaş yavaş azalma başlıyor. Muhabbetinde, ibadetinde olan şevk azalıyor. Hayatında müthiş bir bereketsizlik kanaatsizlik hasıl oluyor. Dün bir ekmeği varken eşi ve çocuğu ile mutlu olan bu insan, bugün daha fazlasına sahipken müreffeh bir hayat yaşarken huzuru gidiyor. Açlık, kanaatsizliği artıyor.

İşte bu noktalar tövbe-istiğfar ile, o gün hatme, o gün sohbet, o gün evrad-u ezkar ile hemen imha edilmezse adeta gözün önüne çekilmiş bir katarakt gibi kalpte bir perde olur. Bu insanın ne yapması lazım? Katarakt geldiği zaman hemen tarikatını tazelemesi gerekir. Ama tarikatını tazelemesi öyle sıradan bir tazeleme değildir. Gerçekten kalben söylediği sözü; kalbi ile tasdik etmek zorundadır ki yenilensin, o anda bir katarakt ameliyatı gerçekleşsin, kalbin üzerinde olan bu perde silinsin, dökülsün. Hangi perdeden bahsediyoruz? O sivilcelerden, o noktalardan, o mikroplardan oluşan siyahî perde. Yapılan ameliyat ile kalp bir daha eski hâline gelebilsin, eski fonksiyonuna dönsün, hissetsin; aşkı, iştiyakı yerine gelsin. Dünyaya dünya kadar, ahirete ahiret kadar değer versin. Mizan terazisi dengeli hâle gelsin. Elbette ki insanın dünyaya dünya kadar, ahirete de ahiret kadar değer vermesi lazımdır.

Rabbül Âlemin insanı dünyaya pak, temiz bir çocuk olarak göndermiştir. Bebek, dünyaya masum olarak gelir. Eğer vefat ederse cennet ehli olur; bu, şeksiz ve şüphesiz böyledir. O bebek ne zaman kirleniyor? Belirli bir yaştan sonra dünyanın karuzatı[1] içine giriyor, nefsi emmare belirmeye ve insan nefsine itaat etmeye başlıyor. Nefsi merkeze alıyor. Kalbin tahtını, saltanatını, merkezini nefsine teslim ediyor. Ve insan nefsine hizmet ettiğinde Allah’ın (c.c) emanet ettiği masumiyet yavaş yavaş gidiyor. Bize en büyük düşman olan nefsimizle bir anlaşma yaptığımızda içten içe nefs, yönetimi ele geçiriyor. Farkında olmadan nefse hizmet etmeye başlıyoruz, kirleniyoruz, kirleniyoruz, kirleniyoruz. Rabbül Âlemin bize diyor ki sizi dünyaya gönderdiğim şekilde sizi dünyadan almak istiyorum. Verdiğim emanet nasıl ise o şekilde sizden geri almak istiyorum. Onun için biz Rabbül Âlemin’den bağışlanmamızı istiyoruz.  Onun için biz temizlenmek için Cenâb-ı Allah’a yalvarıyoruz. Çünkü kendimizi kirletiyoruz. Nasıl geldiysek dünyaya öyle çıkmayı bilelim inşallah. Dünyaya nasıl tertemiz, masum hoş bir şekilde geldiniz, bakın çocuklara onlarda nefsi emmare göremezsiniz. Çocuk yavaş yavaş büyüdüğü vakit nefs besleniyor. Nefs bir ahtapot gibidir. Malum ahtapotun yüzlerce kolu vardır. Nefs, onu beslediğiniz andan itibaren bu kollar ile ruhun üstünü bütününü kuşatmaya başlıyor. Ruh artık hiçbir şey yapamaz hâle geliyor. Çocuk büyüdükçe ruhu kuşatan bu kollar sebebiyle kötü ahlak, hırs, ihtiras, bencillik gibi hastalıklar onda belirmeye başlıyor ve artık yavaş yavaş kirlenmeye başlıyor. Tabii insanın mücadelesi de başlıyor.

Ve sallallahu aleyhi vesellem…

 

[1] dışkı

Seyda Alameddin (k.s.)

  • tarihinde oluşturuldu.

Nurşin.com | 2025 | Tüm Hakları Saklıdır.