HABİBİMİN HATIRINA TÖVBENİ KABUL ETTİM

Bismillahirrahmanirrahim. Elhamdülillahi rabbil âlemin. Vesselatü vesselamü ala seyyidina nebiyyil ümmi ve ala alihi ve sahbihi ve sellem. Rabbiş rahli sadri ve yessirli emri vahlul ukdeten min lisanî yefkahu kavli.

İnsan bir ayeti, Peygamber Efendimize (s.a.v) ait bir hadis-i şerifi işittiğinde veya okuduğunda muhatabın kendisi olduğunu düşünmelidir. Şöyle düşünmelidir: “Bu ayet bana indi, Allah Teâlâ bana hitap ediyor." Bir hadis-i şerif bir âlimü rabbaninin ağzından çıktığı zaman sanki o sözü söyleyen bizzat Peygamber Efendimizdir ve O'nun (s.a.v) huzurundaymışız gibi dinlemek lazımdır. Kur’an-ı Kerim’i Resulü Ekrem'in (s.a.v) şahsına veya onun hitap ettiği Sahabe-i Kirâm’a hitap eden bir kitap şeklinde okumak da dinlemek de doğru değildir. Kur’an’ın muhatabı bizzat sensin, Allah (c.c) sana söylüyor. 

Kur'an-ı Kerim’in kaynağı Allah’tır, Peygamber Efendimizin (s.a.v) kalbine inmiş ve onun dilinden dökülmüştür; hadis-i şerifler de öyledir. Nitekim ayet-i kerimede “O hevasından bir şey konuşmaz.”[1] buyuruluyor. Farz-ı muhâl biz o dönemde yaşasaydık, Cenâb-ı Allah ayet-i kerimeler ile Peygamber Efendimiz (s.a.v) hadis-i şeriflerle bizimle ilgili bazı şeyler emretseydi; acaba nasıl bir İslamî duruşumuz olurdu? Kendimizi bu mânâda sorgulamamız lazım. Rabbül Âlemin ayet-i kerimede “İnsanlar kendilerine zulmediyor, Allah kullarına zulmetmez.”[2]           buyurulur. Sınanma dünyası burası. Şu asrın insanı Peygamber Efendimiz(s.a.v) döneminde olsaydı bugün mürşidinin huzurunda imtihanı ne ise o gün de öyle olurdu. Kişi demesin ki “Ben o çağda yaşasaydım çok farklı olurdu.”, bugün sen neysen o gün de o olacaktın. Her insan karakterinin gereğini sergiler. Bugün neyi sergiliyorsan o gün de onu sergileyecektin. Onun içindir ki insanın çok dikkat etmesi gerekir. Mesela Sahabe-i Kirâm’a hicret emri geliyor. Cenâb-ı Allah yuvanızı, çocuğunuzu, kardeşinizi, vatanınızı, bugüne kadar kazanıp biriktirdiğinizi, hepsini arkanızda bırakın; gölgelere takılmayın ve hicret edin, diyor. Eğer bu ayet bize inseydi acaba biz bu emri yerine getirebilecek miydik? 

Allahu Teâlâ sahte ile hakikati birbirinden ayırmak için insanı dünyaya gönderiyor ve insanın kendisini, kendi hayatını da yine kendisine şahit kılıyor. Sınanma yeridir burası: Cenâb-ı Allah insanı imtihan eder; bela ile, musibet ile, hastalık ile, fakirlik ile.[3] İmtihanların yüzü çirkin olsa bile Müslüman neticesine bakmalıdır. Musibetlerin başı zor ve zahmetli ama arkası tatlı ve lezzetlidir. Dünyanın da başı tatlı ve lezzetli görünür fakat insan dünyanın süsüne ve nefsine aldanırsa sonu ve neticesi hüsrandır.

Peygamber Efendimiz (s.a.v) buyuruyor ki: “Kur'an okuyan mümin turunç gibidir, kokusu da güzeldir tadı da güzeldir. Kur'an okumayan mümin hurma gibidir, kokusu yoktur ama tadı güzeldir. Kur'an okuyan facir reyhan otu gibidir, kokusu güzeldir ama tadı acıdır. Kur'an okumayan facir ise Ebu Cehil karpuzuna benzer, kokusu olmadığı gibi tadı da acıdır.”[4]

İşte; Kur’an-ı Kerim okuyan, onun ahlakı ile ahlaklanan insanın hâlini turunçgile benzetmiş Efendimiz (s.a.v). Hem dışı güzel hem içi güzel hem de kokusu güzel. Muhammedî ahlaka sahip hakiki mümin turuçgillerdendir. Bu ahlakla ahlaklanmayan insan da âdeta Ebu Cehil'in karpuzu gibi içi de kokusu da çirkindir. İnsanın ahlakı çok güzel olmalıdır. 


Ruhun çok değişken bir yapısı vardır. Ruh Cenâb-ı Allah’ı dünyada temsil edecek bir potansiyele de sahiptir, şeytanın temsilcisi hâline gelecek bir potansiyele de sahiptir. Rabbül Âlemin bu noktada seçim hakkını insanın eline vermiştir. Hangisini tercih ederse neticesi onun üzerine şekillenir. İleride ne olacağına kişi şimdiden karar verir. Cennet ehli mi cehennem ehli mi olacak şimdiden seçim hakkını kullanır. Eğer doğru yoldaysa, istikamet ehliyse bu istikamet onu cennete vardırır. Lakin istikameti yanlışsa bu onu cehenneme götürür. İnsanın en büyük imtihanı ise nefsi iledir. Resulullah (s.a.v) buyurur ki: “Nefsinizden daha büyük bir düşmanınızın var olduğunu zannediyorsanız daha nefsinizi tanımıyorsunuz demektir.” Baktığınız zaman şeytandan daha fazla insana zarar verecek başka bir varlık yoktur. Şeytanın ömrü Hz. Âdem’den (a.s) beri devam eder. Şeytan zekidir, akıllıdır. Lakin o da nefsine yenik düşmüştür. Şeytanı şeytan yapan nefs-i emmaresi olmuştur. O da nefsine uymuş ve bu yüzden Allah'ın lanetine maruz kalmıştır. Hz Âdem’in (a.s) ise bir 'zelle'si[5] olmuştur. Zelle kayma demektir. Bu hata onu tövbeye, pişmanlığa sevk etmiş; yeryüzünde yıllarca Cenâb-ı Allah'a yakararak gözyaşı dökmüş ve nihayet Allah (c.c) onu affetmiştir. 

Rivayetlerde Cenâb-ı Allah’ın Hz. Âdem’e (a.s) şöyle dediği söylenir: “Senin tövbenin kabulü Habibimin hatırınadır. Eğer sen o vesilenin (Hz. Muhammed’in) hatırına bütün zürriyetinin affını isteseydin, hepsini affedecektim.” “ve ma erselnake illa rahmetten lil âlemin” Çünkü Allah O’nu (s.a.v) âlemlere rahmet olarak göndermiştir. Âlem dediğimiz sadece insanlar âlemi değil, sadece yeryüzü ve içindekiler değil, bütün mülk ve melekût; yani bu dünya ve dünyanın ötesinde, ahirette dahî ne yaratılmışsa hepsine Allah’ın bir rahmeti olarak gönderilmiştir. Bütün âlemlere rahmettir. Bu yüzden kendimizi çok şanslı bilmeliyiz ki Resulullah’a (s.a.v) ümmet olmuşuz. 

Peygamber Efendimizin (s.a.v) ümmetinin bugüne kadar gelmiş ümmetler arasında en seçkin ümmet olduğu bildirilir.[6] Bunun nedeni olarak da  “emr-i bil maruf nehy-i anil münker” yapması, inandığı şeyleri sadece inanmakla kalmayıp başkalarına da anlatması gösterilir. Müslüman odur ki hem yaşayan hem yaşatan, Müslüman odur ki hem seven hem sevdiren, Müslüman odur ki hem tövbe eder hem de insanların tövbesine vesile olur. Yarım yamalak bir iş yapmamak gerekir. Mesela bir Müslüman İslamiyet’i sadece yaşıyor, başkalarının yaşamasına da vesile olmuyorsa onun Müslümanlığı sakat ve topaldır; tam mânâsı ile İslam’ı yaşamıyordur. İnsan bir şeyi seviyorsa aslında sevgisindeki maksat sevdirmektir. Bir insan ilim sahibi oluyorsa öğrendiği ilimden maksat ilmini başkalarına da anlatmaktır. Çünkü manevî şeylerin çoğalmasının yolu başkalarına aktarmaktadır. Mesela bir insan 30-40 yıl hafızasında ilim biriktirse öğrendiklerini, bildiklerini başkasına aktarmadığı takdirde unutur, hafızası körelir. Muhabbet de hakeza öyledir. İnsan kalbinde Allahu Teâlâ’nın, Peygamber Efendimizin (s.a.v) muhabbetini biriktirdi diyelim; bunu diline dökmediği, başkalarına aktarmadığı zaman bu muhabbet yavaş yavaş körelir ve bozulmaya başlar. 

Sâdât-ı Kiram insan kalbini toprağa benzetir. Nasıl ki toprakta sondaj yapılır, kuyular açılır. Toprağın yumuşaklığına göre oradan suyu çıkarmak kolay ya da zor olur. Bunun gibi bazı insanların kalbi çok yumuşaktır, kararmamış, taşlaşmamıştır. Bir nazar ile bu insanın kalbi delinir ve dolayısıyla toprak mesabesindeki kalbin altındaki cevherler daha kolay ortaya çıkar. Topraktan kuyu açılıp da çıkan su devri daim ettikçe o su temiz ve berraktır. İnsan da kalbinden çıkan cevheri başkalarına aktarırsa safileşir. Ama aktarma olmazsa gittikçe kokuşmaya başlar, ne sahibi ondan istifade eder ne de bir başkası. 

Bazı kalpler de vardır taşlaşmıştır, serttir. Öylesi kalplerin nazar ile, büyüklerin sohbetinin tesiri ile delinmesi zordur. Tıpkı taşlaşmış bir zemine sondaj vurup da suyu çıkarmanın zorluğu gibi o kalplerden de cevher çıkması biraz zaman alabilir. Sert bir zeminde bazen 50m, bazen 100m, bazen belki daha fazla bir derinlikte su ancak çıkar.

Resulullah Efendimiz (s.a.v) evliya-ı izameyi de yağmur bulutlarına benzetir. İnsanlarsa toprağa benzer. Yağmur bulutları yağmurunu döker, o toprak istifade eder ise ne âlâ, istifade etmezse Allah o yağmur bulutunu bir başka toprağa gönderir. 

Muhammed Diyaûddin Hazretleri (k.s), tasavvufun içindeki hizmetin kadr u kıymetini bilin; der. Sonuç ve netice itibariyle o kadar kıymetli ve azizdir ki elmaslar, yakutlar buna nispeten çok kıymetsiz şeylerdir. Ben zannetmem ki Mevlâna Halid-i Bağdadî (k.s) gibi bir zat bir daha dünyaya gelsin, Hindistan’a gitsin, tasavvuftaki nispeti alsın ve bize getirsin; onun kadrini ve kıymetini bilin, diyor. 

Peygamber Efendimiz (s.a.v) bir başka hadis-i şerifinde de vahyi, peygamberleri, âlimleri, evliyaları; yağmur suyuna benzetir, insanları da yine toprağa benzetir.  Bazı topraklar vardır; suyu alır, hapseder. O su nehirlere dönüşür, insanlar ondan istifade eder, kendisi hayat bulur, başkaları da ondan hayat bulur. Bazı topraklarda vardır; suyu sadece hapseder, başkaları ondan faydalanamaz. Bazı topraklar da vardır ki taş gibidir. Üzerinden  ne kadar su akarsa aksın yanındaki ondan istifade eder de kendisi ondan istifade edemez. 

Fakat kapımıza gelen taş da olsa onu kovmayın, der büyüklerimiz. Dünyalık için bile olsa tasavvufun kapısı herkese açıktır. Hâlis niyetle gelenlerin hatırına Rabbül Âlemin belki onları da affeder. Mevlâna Celaleddin-i Rumî Hazretleri (k.s) der ki: “Tasavvufun nispeti o kadar büyüktür ki insan bir Kıtmir gibi olabilse - inşallah- cennete girecektir.” Yine Mevlâna Hazretleri (k.s) şöyle yakarırmış: “Ya Rabbi! Kıtmir, canlılar hatta hayvanlar arasında en düşük mertebede bir canlı olmasına rağmen Ashab-ı Kehf'e gösterdiği sadakatten dolayı âyetinde ona yer verdin. İnsan dışında bütün canlılar ahirette toprak olacakken, mümin ve Müslümanlara bahşettiğin cenneti ona da bahşettin. Ashab-ı Kehf ki peygamber değillerdi, o dönemin evliyasındandılar. Ya Rabbi! Ben de senin Kıtmir’inim, beni de affet.”

Peygamber Efendimiz (s.a.v) İsrailoğulları döneminde bir adamdan bahseder. Bu adam 99 kişiyi öldürmüştür. Allah onun kalbine bir korku verir ve tövbe etmek ister. O dönemde yaşayan bir âlimin yanına kendi durumunu sormak için gider ve der ki: “Allah benim gibi insanları affeder mi acaba? Benim suçum günahım çoktur.” O âlim, “Bu kadar manevi ağırlığı, bu günahları taşıyan bir insanın Allah tarafından affedileceği ihtimalini vermiyorum.” der. Adam aldığı cevaba hiddetlenir, onu da öldürür. Öldürdüklerinin sayısı 100'ü bulur. Fakat kalbindeki pişmanlık, tövbe etme isteği devam etmektedir. Başka bir âlimden bahsederler, ona gider. O da der ki: “Kendi kendine yapacağın ibadet itaat ile, hanende köşene çekilmek suretiyle Allah’tan af dilemen, tövbe etmen ile Allah’ın affedeceği ihtimalini vermiyorum. Ama söyleyeceğim şeyi yaparsan Allah belki seni affeder. Filan diyarda bir salihler topluluğu var, niyetleri Allah rızası olan. Onların arasına git. İbadetini, taatini, tövbeni onların ibadetlerinin içine kat. Allah’a bunların tövbesi arz edilirken Rabbül Âlemin belki senin tövbeni de onların hatırına affeder.”

Bu adam âlimin tavsiyelerine uyar ve o şehre gitmek ister. Giderken yolun yarısında eceli gelir. Vefat edince iki grup vazifeli melek gelir. Bir grup salih insanların ruhunu alan melekler, diğeri ise günahkâr insanların ruhunu alan vazifeli melekler. Bu iki melek arasında bir anlaşmazlık olur. İyilerin ruhunu almakla görevli melek dedi ki: “Bu bize aittir. Bu adam iyilerin arasına karışmak üzere yola çıktı. Her ne kadar yolun yarısında kalsa da önemli olan yola girmesi idi ve sapmadı da istikamet içindeydi. Evet, günahı çok, güzel ameli yok ama adım attı; iyilerin olduğu tarafa doğru bir adım attı. Dolayısıyla bunun yolu tamamlanmazsa bile yolu bitirmiş gibi muameleye tâbi tutulması lazım.  Diğer grup melek dedi ki: “Doğru söylüyorsunuz ama daha oraya varmadı. Daha erken davranabilirdi ama yapmadı.” Bu münakaşa olunca bir melek durumu Allahu Teâlâ’ya arz etti. Allahu Teâlâ iki yer arasını ölçmelerini emretti. “Geldiği yere mi gideceği yere mi daha yakın bakın ve ona göre muamele edin.” Melekler saydılar, ölçtüler; varacağı yere bir karış daha yakın çıktı. Rabbül Âlemin o zaman dedi ki: “Onu varacağı yerden sayın.”[7] 

İnsan samimiyetle, ihlasla bir adım atarsa, istikametten de sapmazsa; yolu bitirmese dahî Rabbül Âlemin bitirmiş muamelesine tâbi tutar o insanı. Hizmete ehemmiyet edin. Hakiki bir Müslüman olmak istiyorsak hem yaşamak hem yaşatmak durumundayız. İnsanın hayatında ara ara eksiklikler, kusurlar, noksanlar olabilir. Fakat Rabbül Âleminin rahmet deryası çok geniştir. İmam Busurî beslediği ümit ile kendine hitaben şöyle diyor: “Ey nefis, sakın ha! Dağlar kadar yaptığın büyük günahlarına bakıp da ümitsizliğe kapılma. Allah’ın merhamet deryasına nazaran senin günahların o deryanın üzerinde bir köpük kadardır.”

Noksaniyet olabilir, insan ara ara düşebilir; önemli olan düştüğünde hemen kalkmaktır. Bazen yüzünü güneşten çevirebilir, önüne düşen gölgesine takılabilir. İşte bu takılma uzun sürmemelidir. Çünkü uzun sürerse - Allah muhafaza etsin- insan kurtulamayabilir. Esas olan istikamettir, istikametten sapmamaktır. 

İnsan beş vakit Allah’ın (c.c) huzurunda iken “İhdinessırâtel müstakîm”[8] diyor. “Ya Rabbi, beni bu istikametten saptırma..” diye dua ediyor. Peki; istikamet, sırat-ı müstakîm nedir? “Sıradallezine en'amte aleyhim”[9]: “Nimet verdiğin insanların yolu” Kimdir peki Allah’ın nimet verdikleri? 

“Vemen yuti’illâhe ve-rrasûle feulâ-ike me’a-lleżîne en’amallâhu ‘aleyhim mine-nnebiyyîne ve-ssiddîkîne ve-şşuhedâ-i ve-ssâlihîne vehasune ulâ-ike rafîkâ"[10] Nebiler,sıddıklar, şehitler, salihler; işte bunlar. 

Allah sizlere muvaffakiyet versin, bol bol salih amel işleyin. Dünyaya biz bunun için geldik, Rabbül Âlemin bizi bunun için yarattı. “İnsanları ve cinleri ancak bana ibadet etsinler diye yarattım.”[11] Şunu da bilmek lazım ki Allah (c.c) insanın kalbinden duyguyu alırsa bu iş çok zor olur. İnsanın kalbinde bir sevgi yoksa yüzünü, kalbini Allah’a çevirmesi biraz zordur. Belki bir gün, iki gün, sonrası gelmez. Bir damla da olsa muhabbet girdiyse insanın kalbine onu çok iyi muhafaza etmek gerekir. Hani diyelim ki size bir pırlanta, bir elmas, bir mücevher verseler. Nerede saklardınız onu? Şüphesiz çok korunaklı bir yerde saklardınız. Hatta herkese göstermezsiniz, çok korkarsınız bir hırsızın çalmasından. Öyle bir yere koyarsınız ki hırsız hanenize girse bile bulamayacağı bir yer olur orası. Her insanın eline vermezsiniz mesela, ne olur ne olmaz. 

İşte, insanın kalbine girmiş olan Allahu Teâlâ’nın, evliya-ı izamın muhabbeti herkesin eline verilecek bir cevher değildir. Evhama, vesveseye, şeytana veremezsiniz; açıkta bırakamazsınız onu. Neden peki bir bakalım. Şeytan için önemli olan nedir, bir Müslümandan neyini alırsa onu batırır? Şeytan Müslümandan muhabbeti alırsa onu batırır. Çünkü bir insanda muhabbet varsa eğer önünde binlerce engel de olsa insan o engelleri aşar. Eğer Cenâb-ı Allah’a gitmek için insan aşk yolunu tercih ederse, muhabbet ayağıyla Allahu Teâlâ’ya giderse önüne bir değil binlerce şeytan çıksa ve onu engellemeye çalışsa da engelleyemez. 

Bir insanda da muhabbet yoksa dağlar kadar ilmi de olsa, ibadet de etse bırakın binlerce şeytanı bir şeytan veyahut nefisten hâsıl olan bir kibir mikrobu dahî onu yener. Çok akıllı, çok zeki, çok ilim sahibi olması hiç fark etmez. 

Sevgi öyle bir şeydir ki her zaman 'yâr' en güzeldir. Sevdiği şey, maşuk… Âşık, hiçbir zaman maşukuna bir noksanlık atfedemez. Hani insan nefsini çok sevdiği zaman birileri onu ne kadar eleştirirse eleştirsin, kendine ne söylenirse söylensin umursamaz. Hatta zoruna gider, nefsini sevdiği için her zaman nefsinin avukatlığını yapar. İnsanın da eğer kalbine evliya-ı izamın, mürşidinin sevgisi yerleşmişse onların avukatlığını yapar. Dünya bir araya gelse Leyla’sına, maşukuna en ufak bir toz konduramaz. Dolayısıyla o insanın imtihanı kolay olur, başarır. Derinden bir sevgisi olan insanın kaybetmesi söz konusu değildir. Ama derin bir sevgi, yüzeysel değil. 

Ashâb-ı Kirâm’ın geldiği noktaya bakalım. Peygamber Efendimizi (s.a.v) gözle görüyorlar. Resulullah Efendimiz (s.a.v) gözle görülmeseydi kendi kendilerine kurgulayacaklardı, her biri kendi kafasında bir model oluşturacaktı ve muhtemelen bu model, insanın en beğendiği yine kendi nefsi olduğu için insan kendi kendine hayranlık duyacaktı. Ama Rabbül Âlemin gözle görülür bir numune olarak peygamber gönderdi. 

Siz bir bina yapacaksınız ve bunun için bir temel atacaksınız; ahlakınızı imar edecek, şekillendireceksiniz. Bunu yapmak için de gözünüzün önündeki numune O’dur (s.a.v). Sahabe Efendilerimiz ahlaklarını imar ederken Peygamber Efendimize (s.a.v) bakıyorlardı. Bakmanın ötesinde bir hayranlık, hayranlığın ötesinde de derin bir muhabbet duyuyorlardı O’na (s.a.v) karşı. Dolayısıyla bu aşkın neticesinde aralarında müthiş bir benzerlik oluşuyordu. Bu derin aşkın hâsıl edeceği netice müthiş bir benzerlik… Bu benzerlik bütün hücrelerine sirayet etti. Her ne kadar şekil, kılık kıyafet farklı olsa da her birinin içinde Resulü Ekrem'in (s.a.v) nabzı atıyordu. Bedenlerinin altındaki ruh adeta ruh-u Muhammedî idi. Böyle olunca da nefislerini terk ediyorlardı, kalplerinden dünya sevgisi çıkıyordu. Kalplerini dolduran tamamıyla Peygamber (s.a.v) idi, O’na (s.a.v) sorgusuz sualsiz teslim oluyorlardı. 

İnsanın hayal ve mantığına o günün şartları ile pek de sığmayacak bir şey olan Miraç mucizesi… Resulullah (s.a.v) diyordu ki: “Ben bir an, yani göz açıp kapama süresi müddetince Mekke-i Mükerreme’den Kudüs'e, oradan da Mescid-i Aksa’ya gittim. Rabbül Âlemin ile görüştüm, konuştum. Şöyle şöyle hadiseler yaşadım ve bütün bunlar bu kadar zaman içinde oldu.” Bunun üzerine münafıklar bunu bir fırsat bildiler ve Hz. Ebu Bekir’e (r.a) gittiler. Onun zihnini bulandırabilirlerse gerisinin kolay olacağını düşünüyorlardı. “Dostun Muhammed böyle şeyler anlatıyor. Senin aklın ve mantığın bunu alıyor mu? Böyle bir şeyin doğruluğunu kabul ediyor musun?” dediler. Hz. Ebu Bekir (r.a): “Ben akıl ve mantığıma iman etmedim. Ben Allah’a ve Resulüne iman ettim. Eğer bu söylediğiniz sözler O’na (s.a.v) aitse tamamdır, o söylüyorsa doğrudur.” diye cevap verdi. Onun için bütün sahabe, Resulü Ekrem (s.a.v) ne söylese veya onlardan bir şey sual etse “Allah ve Resulü daha iyi bilir.” derlerdi. Bilgiyi kendilerine atfetmezlerdi. Bu kadar derin bir teslimiyetin temelinde, derin bir muhabbet vardır. İşte insan tasavvufa bunun için girer. Bir insan bu yola girmeye niyet ettiği zaman nefs ve şeytan boş durmaz. Sokakta, yirmi dört saat kahveye giden, boş gezen insanın kalbine şeytan vesvese vermez; zaten o insan bir şey yapmıyordur, müflis bir durumdadır. Şeytan kalp hanesinde cevher olmayan yere girip de mesaisini boşa harcamaz. Ama bir insanın kalbine, geleceğini kurtaracak büyük bir cevher girmişse işte o kalbe vesvese verir, oraya girer. İnsan da bunu çok iyi koruyup muhafaza etmeli, şeytana kaptırmamalıdır. 

Resulullah (s.a.v) müslih ve müfsid kişilerden bahseder. Müfsid insan hastadır, bulaşıcı bir hastalık taşır, bir virüs gibidir. Bulaşıcı hastalık taşıyan insan da çok tehlikelidir; hem kendisini mahveder hem de çevresinde ne kadar insan varsa onlara da zararı dokunur. Virüsler, bulaşıcı hastalıklar çabuk yayılır. Hastalık taşıyan biri, bir anda onlarca sağlıklı insanı hasta edebilir. Onun için günümüzde insanlar maske takıyor, korunuyor. Maneviyatta da insan hastaysa hakikaten böyle bir bulaşma hâli olabilir. İşte; bazı insanlarda manevî anlamda bulaşıcı bir hastalık varsa kendimizi onlardan muhafaza etmeliyiz, bize de bulaşabilir. Fakat insanın mukavemet sistemi güçlü ise sıkıntı yoktur. Peki, bu manevi virüsler nereden bulaşıyor, kaynağı nedir? İnsanın nefs-i emmaresinden ve şeytandan bulaşır bu virüs. Bir insan da çıkar, bunun panzehirini geliştirir ve yüzlerce insan iyileşiverir. Resulullah’ın (s.a.v) müslih insan dediği de böylesi insanlardır; yani tamir eden, iyileştiren. Peygamber Efendimiz (s.a.v) ümmetini tarif ve tasvir ederken bu özellikleri bizlere bildirir. Bozucu bir tarafı yok, bulaşıcı bir hastalığı yok; tam tersi bulaşıcı hastalığa maruz kalan insanlara onun ilacını getirir, onlara panzehir verir, etrafındaki yüzlerce hastayı iyi eder. Zaten İslam’da da şifa alıp şifa verme, hem ilim alma hem ilim verme, hem sevme hem sevdirme gayesi vardır. Çünkü gelişme noktası o yöndedir. Bizim meşrebimiz de böyle olursa Allah onların hatırına bizleri affedecektir. 

İnsanlar diyorlar ki: “Allah Resûlü’nün (s.a.v) her söylediğini ben yapamıyorum.” Resulullah da (s.a.v) böyle düşünenlere cevaben diyor ki: “Her ne kadar diğerlerini dört dörtlük yapamıyorsan da emri bil maruftan vazgeçme.”  Kendin de yaparsan daha tesirli olur. “Ama yapamıyorum, bu durumda söyleyeyim mi, söylemeyeyim mi?” “Söyle, çünkü söylemek vazifenin diğer yarısıdır.” Örneğin bir insan namazını kılar hem de etrafındakilere namaz kılmalarını söylerse vazifesini tam yapıyor demektir. Namaz kılar ama söylemezse ya da insanlara namaz kılmalarını söyler ama kendi kılmazsa vazifesini yarım yapıyor demektir. Önemli olan hem yapmak hem söylemektir. Yapılan ameller dört dörtlük yapılmasa dahi yine de insanları ikaz etmek, tebliğ yapmak, irşat yapmak lazımdır. Bu durumda ne kadar tesir eder derseniz, yarım olduğu için belki tam tesir etmez ama bu da söylemeyi terk etmeyi gerektirmez. Vazife tam yapıldığı zaman tesir daha fazla olur.

 

 

 

 

[1] Necm Suresi, 3. Ayeti kerime.

[2] Yunus Suresi, 44. Ayeti kerime.

[3] Bakara Suresi, 155. Ayeti kerime.

[4] Buharî, Et’ime, 30.

[5] Ayak sürçmesi, ayak kayması; peygamberlerin hata ile veya unutarak yaptıkları kusurları, ifade eden bir terim.

[6] Âl-i İmran Suresi, 110. Ayeti kerime.

[7] Buhârî, Enbiyâ 54; Müslim, Tevbe 46, 47, 48.

[8] Fatiha Suresi, 6. Ayeti kerime.

[9] Fatiha Suresi, 7. Ayeti kerime.

[10] Nisa Suresi, 69. Ayeti kerime.

[11] Zariyat Suresi, 56. Ayeti kerime.

Seyda Alameddin (k.s.)

  • tarihinde oluşturuldu.

Nurşin.com | 2025 | Tüm Hakları Saklıdır.