İNSAN, RUH-İ MUHAMMEDİ’YE DÖNÜŞMEYE MÜSAİTTİR

Bismillahirrahmanirrahmanirrahim. Elhamdülillahi Rabbül Alemin. Vessalâtu vesselâmu ala seyyidina Muhammedin nebiyyil ümmi ve ala alihi ve sahbihi ve sellim.

Rabbişrahli sadri ve yessirli emri. Vahlul ukdeten min lisani ve yefkahu kavli.

Büyük zâtlara baktığınız zaman çoğunluğunun Peygamber (s.a.v) soyundan, zürriyetinden yani ehl-i beytten olduğu görülür. Allah Teâlâ (c.c), Hz. İbrahim’e (r.a) böyle bir nimette bulunmuştur. Gelecekte bu mekanizmayı işletmek için insanları irşat ettirecek, Allah’a elçi olacak zâtlar Hz. İbrahim’in (r.a) temiz, pak soyundan gelmiş böylece tahir olan kimseler bu silsileyi devam ettirmiştir.

Hz. Peygamber’den (s.a.v) sonra peygamberlik gelmemiştir. Resulü Ekrem (s.a.v) bu durumu şöyle ifade ediyor: Benden sonra peygamberlik gelmeyecek, bununla birlikte benden sonra öyle zâtlar gelecek ki o alim-i rabbaniler peygamber olmayacak. Ancak kabiliyetleri, alt yapıları itibariyle onlar öyle zâtlar olacak ki eğer peygamberlik devam etseydi onlar peygamberliğe aday insanlardı. Mesela İmam Gazali (k.s) miraçta Resulullah’ın (s.a.v) yanında olduğunu ifade etmiştir. İmam Gazali ki dünya zamanıyla Resulullah’ın (s.a.v) vefatından kaç asır sonra dünyaya gelmiştir. İşte bu gibi zâtlar için makamlar vardır: Gavs, Kutup, Abdal. Onların her biri, alt yapı itibariyle bir peygamber olmaya adaydır ancak onlara peygamberlik gelmemiştir. Bu zâtların asli memleketi yani vatanları Mekke, Medine’dir. Ama bu zâtlar memleketlerinden çıktılar, gittiler Hz. Peygamber’in (s.a.v) mirasını yeşerttiler. Ashab-ı Kiram da böyle yapmıştır.

Peki Resulullah’ın (s.a.v) mirası nedir? Resulullah’tan (s.a.v) gelen bu miras sadece bilgi değildir. Resulullah'tan (s.a.v) iki şey gelmiştir: Biri hafızaya inen şey, bilgi ki biz buna zahiri ilim diyoruz. Diğeri de kalbe inen manevi ilimdir. Zahiri ilimde, mesela namazın nasıl kılındığı, fiziksel olarak yapılan namaz ibadeti anlatılır. Bir de aslında iç namaz var. Namazda huşu. İşte bu de manevi ilimdir. Manevi ilim olarak Resulullah (s.a.v) ashabına nelerden bahsediyor? Muhabbetle, ihlas, teslimiyet, namazla ilgili olarak neler aktardı? Peygamber (s.a.v) kendisine gelen bilgileri hafızadan hafızaya intikal ettirdiği gibi ayrıca kalbe inen şeyleri de kalpten kalbe intikal ettirmiştir. Ve bunu Hz. Ebubekir Sıddık (r.a) yolu üzerinden, güvenli bir hat üzerinden bugüne kadar devam ettirmiştir. Bu hat adeta bir santral, bir elektrik trafosunun günümüze döşenmiş kabloları gibi Resulullah (s.a.v) üzerinden İmam Gazaliler, İmam Rabbaniler, Şah-ı Nakşibendlere (k.s) intikal etmiştir. O nur, o ruhaniyet 1400 yıl boyunca devam etmiş ve kıyamete kadar da devam edecek bir hattır. O hat üzerinden ümmetine de manevi ilmini aktarmaktadır. Onun için Resulullah (s.a.v) “Allahu Teâlâ (c.c) benim kalbime neyi bıraktıysa ben de onu Hz. Ebubekir Sıddık’ın (r.a) kalbine bıraktım.” buyuruyor. Böylece Hz. Ebubekir Sıddık’ın (r.a) fiziki yapısı Hz. Peygamber’e (s.a.v) benzemese bile kalbine bırakılanlardan sonra ruhi değişim, dönüşüm ile Hz. Ebubekir Sıddık’ın (r.a) ruhunda ruh-i Muhammedi filizleniyor. Çünkü insanın ruhu öyledir. Şeytanlaşmaya da müsaittir, melekleşmeye ve ruh-i Muhammedinin filizlenmesine de müsaittir. İşte güvenli bir hat, silsile üzerinden gelen bu akımı Hz. Ebubekir Sıddık (r.a), kendisinden sonra Selman-ı Farisi’ye (r.a) aktarıyor. Bir aktarım var, aktarım şarttır. Aktarım olmazsa İslam kalmaz. Tahrifat olur. Rabbül Alemin “İnnâ nahnu nezzelnez zikre ve innâ lehu le hâfizûn’’ (Hicr, 9) buyuruyor. Kur’an’ı biz indirdik. Kur’an’ın içindeki mahiyeti ile İslam, kıyamete kadar baki kalacak; biz onu muhafaza edeceğiz, buyuruyor. İslam nasıl muhafaza edilecek? İşte bu güvenlikli hat ile, kalplere aktarılmak suretiyle. Ve o güvenli hat devam etmiş: Selman-ı Farisi (r.a) , Kasım Bin Muhammed (r.a), Cafer-i Sadık (r.a) ve kıyamete kadar devam edecek. 

Seyda-i Tağî (k.s) şöyle ifade ediyor: Madem bu davanın sahibi Resul-i Ekrem (s.a.v); madem bu cereyan, bu akım, ruh-i Muhammedidir (s.a.v); o zaman Resul-i Ekrem de (s.a.v) sohbet ve hatmede hazır bulunacaktır. Bunu bir başkası söylerse belki şüphe ile bakabilirsiniz ama Seyda-i Tağî (k.s) söylüyorsa bu, haktır. Bunu 1400 yıldır bütün Evliya İzame, hiç ihtilaf olmadan ifade etmiş. Şah-ı Nakşibendler (k.s), İmam-ı Rabbaniler (k.s) hepsi hatmenin hak olduğunu ve Resul-i Ekrem’in (s.a.v) başında hazır bulunduğunu ifade etmiş. Hülasayı kelam dünyada iki taife var. Biri müslih taife, diğeri müfsid taife. Yeryüzünü bozan, insanları bozan, şeytanın askeri, şeytanın temsilcisi, şeytanın vekili, insi şeytana - şeytanlaşmış insanlara müfsid taife deniyor ki bunların sayısı daha fazladır, çoğunluktadırlar. Bir de müslih taife vardır ki onlar kurtulacaktır. Müslih; bozulanı tamir eden, kendisini ıslah eden ve başkasını da ıslah ederek tamir eden insandır. 

İnsan dünyadan dünya maddesini kaptığı zaman hastalanmaktan kaçışı yoktur.  Hz. Peygamber (s.a.v) “Ed-dünya cîfetün” buyuruyor. Aslında dünya bir “cife”dir. Yani fiziksel olarak siz bir cifenin başında duruyorsunuz. ‘’tâlibühâ kilâbün’’ Cife; leş yığını, bir çöplüktür ve aslında ona talip olanlar da kalben, ruhen köpek gibidir. Resulullah’ın (s.a.v) bu şekilde tarif ettiği bir şeyin  başında durduğunda, böyle hastalık yayan dünyanın içinde olduğunda aslında insan ruhunun hastalanmaması çok enderdir. Yani bağışıklık sisteminin çok güçlü olması lazım ki ruh bundan hastalanmasın, zarar görmesin. Eskiden ehl-i tasavvuf, Şah-ı Nakşibend’e (k.s) kadar inzivaya çekilen hayatı benimserlerdi. Derlerdi ki biz o çöpün içinde gezdiğimiz zaman, bağışıklık sisteminiz güçlü olmadığı için bu dünyanın sunduğu hediyelere kendimizi kaptırmamak, ahireti unutmamak mümkün değil. İnsan dünyaya daldığı zaman onun arkasından gider. Paranın tadını aldığında, makamın tadını aldığında, iktidarın, nüfuzun v.s. tadını aldığında bağışıklık sistemi de zayıf olduğu için dünyanın arkasından gider, diyorlardı. Dolayısıyla en iyisi dünya ve insanlığı terk edip bir mağaraya çekilmektir, diye çözüm bulmuşlardı. Şah-ı Nakşibend (k.s), bunu Hz. Peygamber’in (s.a.v) hayat tarzına, ashabın hayat tarzına aykırı buldu. Resulullah (s.a.v) dünyanın içinde kalmış, mağaraya çekilmemiş. İnsanlık adına, dünya adına, İslam adına imarda bulunmuş, mücadele etmiş. Ashab-ı Kiram da (k.s) öyle yapmış. Biz de  Müslüman olarak öyle yapmalıyız.

Ashab-ı Kiram’ın (r.a) bağışıklık sistemi güçlüydü, başlarında Peygamber (s.a.v) vardı. O yüzden sürekli şarj oluyorlardı. O’nun (s.a.v) sohbetinde bulunuyorlar, sürekli O’na (s.a.v) rabıta yapıyorlardı. Hz. Peygamber’i (s.a.v) iki-üç gün görmedikleri zaman kendilerinden geçiyorlardı. Hz. Ebubekir Sıddık (r.a) gibi bir zât diyor ki: ‘’Ya Resulullah (s.a.v) ben sana o kadar kapıldım, o kadar gönlümü kaptırdım ki seni bir an bile düşünmeden yapamıyorum.’’ Çünkü Ashab-ı Kiram’ın (r.a) hepsi aşk ehli olmuştu; hepsi aşık, muhip insanlardı. Bu yüzden yolları da muhabbet yoluydu.

Şah-ı Nakşibend (k.s), inzivaya çekilmek yerine “halvet der encümen” prensibini bırakmış. Yani halkın içinde Hâlık ile beraber olma prensip ve anlayışını benimsemiş. Sahabe-i Kiram (r.a) böyle idi. Siz de onlar (r.a) gibi gitmeli toplumların içerisinde bulunup onları imar etmelisiniz. Müslüman, halkın içinde bulunacak ama bağışıklık sistemi verilen talimatla güçlü kılındığı için, dünya hastalıklarından etkilenmeyecek. Resulullah (s.a.v) gibi gönlü münzevi bir hayat, göçebe bir hayat yaşayacak. Hiçbir şeyin kendisine ait olmadığını bilecek. Böyle bir hayat yaşamaya Kur’an’ın şu ayetleri işaret ediyor: “Ricâlun lâ tulhîhim ticâratun ve lâ bey’un an zikrillâhi ve ikâmis salâti ve îtâiz zekâti yehâfûne yevmen tetekallebu fîhil kulûbu vel ebsâr” (Nur, 37). Öyle erler var ki onların gönlü Allah’a öyle meftun, o kadar aşık, o kadar muhip ki onlar dünya dediğimiz bu leş çöplüğün merkezinde bulunabilirler, fiziki olarak bedenleri dünyada olabilir. Ancak ruhları dünyadan fersah fersah uzaktır. Çünkü onların ruhları bir an dahi Allah’ın sarayından, Allah’ın huzurundan kopmaz. Onlar ticaret yaparlar; alışveriş ile, en sevimli lezzet olan para ile uğraşırken dahi gönülleri Allah’tan bir an uzaklaşmaz. Sürekli Allah’ın meclisinde, Allah’ın huzurunda olurlar. Onlar ‘’fena’’ makamındadırlar. Fena makamının mebdei nerden başlar? Onun mebdei önce fenâ fi’ş-şeyh ile başlar, yani üstadla fani olacaksın. Sonra fenâ fi’r-resul, yani Resulullah’ta (s.a.v) fani olacaksın. Önce aşkın bu hakikatini bilecek, ardından bütün bunların Allah’ın birer yansıması olduğunu göreceksin. Son olarak fenafillah yani Allah’a fanileşmek de son durak olacak.

Seyda-i Tağî (k.s) anlatıyor: Ben fenafillaha geldiğimde yani Allah’ta fani olduğumda  Gavsıma –Seyyid Sıbgatullahi Arvasi (k.s)- ‘’Siz bu raddede artık beni aradan çıkart, demiştiniz. Ben sizi aradan çıkarmasam olmaz mı?’’ diye sordum. O (k.s) bana, hayır çıkartman lazım, o bir araçtı, benim işim bitti, cevabını aldım.”

Seyda Şeyh Maşuk (k.s), mürşid Kâbe gibidir, demiştir. Nasıl ki siz Kâbe’ye, Kâbe’nin kendisine, Kâbe taşına secde etmiyorsunuz; fakat o istikamete, o kıblegaha yöneliyorsunuz yahut camiye gittiğinizde mihraba yöneliyorsunuz, bu mihraptan Allah’a secde ediyorsunuz; işte mürşid de maşuk-u hakiki değildir, o bir araçtır. Maksut Peygamber (s.a.v) de değil, maksut yalnızca Allah’tır (c.c). Ama Allah Teâlâ (c.c), bu mihraptan bana secde edin, diyor. O mihraptan onu sevmekle, beni sevmenin ne olduğunu anlayacaksınız. Allah’ın kanunu öyledir. Fıtrat öyle yaratılmıştır.

“Kul in kuntum tuhibbûnallâhe fettebiûnî yuhbibkumullâhu ve yagfir lekum zunûbekum, vallâhu gafûrun rahîm” (Âli İmran, 31) buyrulmuş. Yani siz eğer Allah’a karşı bir sevgi iddia ediyorsanız önce sevmenin ne olduğunu öğrenmeniz lazım. Önce gidip Hz. Peygamber’e (s.a.v) ittiba edin. Diyelim ki her şeyi yerine getirdiniz “Âmentü billâhi” Allah’a iman ettiniz; ‘’ve melâiketihî ve kütübihî’’ meleklere,  kitaplarına iman ettiniz, ‘’ve rusülihî’’ peygamberlerine ; “ve’l-yevmi’l-âhiri ve bi’l-kaderi hayrihî ve şerrihî’’ bunların hepsine iman ettiniz fakat hâlâ içimizde bir eksiklik var. Bu eksiklik, inançlı olma hissiyatıdır. Şöyle ki inanç, kalbimizden çıksa gitse boşluğunu hissetmeyebiliriz. Bunu nereden anlıyoruz? İslami bir hayat bize ağır geliyor. Namazlar bize ağır geliyor. Ne tat alıyoruz, ne lezzet. Şimdi burada bir sıkıntı yok mudur? Bir insan Müslüman olduğunda, inançlı olduğunda inancın insana sunduğu müthiş bir lezzet olması gerekiyor. Öyle bir lezzet ki dünyanın sunduğu lezzetlerden öte olması lazım. Ama biz bu lezzeti alamıyorsak bir sıkıntı vardır. Resulullah (s.a.v) bu sıkıntıyı dillendirmişti: Siz bu lezzeti alamıyorsanız içinizdeki o iman tohumu filizlenmemiş, o tohum olgunlaşmamış, daha meyve vermemiş, demektir. İşte filizlenmeyen bir tohum kuruduğu zaman bir kıymeti var mıdır? "Sizler iman etmedikçe cennete giremezsiniz. Birbirinizi sevmedikçe de iman etmiş olmazsınız." (Müslim, Tirmizî, İbni Mâce) buyrulmuş. Cennete gitmenin şartı iman, cennete götüren şey imandır. İmana götüren şey muhabbettir, diyor. İmanın lezzetini muhabbet ile alacaksınız, diyor. Allah ve Allah Resulünü (s.a.v) her şeyden daha sevgili hâle getirmeniz gerekiyor. Onları merkeze alacaksınız. Her şeyden daha önemli hatta kendinizden de önemli olmalılar. Biz bunu hadis-i şeriften bilgi olarak öğreniyoruz.  Ama bunu nasıl başaracağız?

Başarmanın yolu muhabbettir. Mevlana’nın (k.s) ifadesine binaen gül dönemine gelseydiniz, gülün kendisini görseydiniz zaten âşık olacaktınız. Ama bizim sıkıntımız, gül mevsiminde gelmedik. O asra yetişemedik. Gülün yani Hz. Peygamber’in (s.a.v) dönemine gelmemiş, o gülü görmemiş bir insan gülün neye benzediğini pek bilmiyor. Sesini işitmiyor, kendisini görmüyor, onunla aynı havayı paylaşmıyor. Ona nasıl âşık olacak? İşte; Cenâb-ı Allah (c.c) rahmet etmiş. Gülün mevsimi geçse bile, o mevsime yetişemesek bile Allah Teâlâ (c.c) gülün suyunu kıyamete kadar bir nehir, bir silsile üzerinden akıttırmış. Gülün suyunu görüp kokladığımız zaman gülün kendisini koklamış gibi oluyoruz. O suya âşık olan, güle âşık olmuş gibidir. Onu bulan sanki O’nu (s.a.v) bulmuş gibidir. Burada Evliya-i İzame (k.s), Sâdât-ı Kiram (k.s) kastediliyor.

Bu yönüyle muhip olmak, meftun olmak daha rahattır. Çünkü muhip olunan, merkeze alınır. Hayatının her safhasında o olur. Bu da Arapça rabıta, yani bağ kurmak ile olur. İnsan, dünya ile sürekli rabıta yapıyor; mesela sürekli telefon ile irtibat hâlinde. İşte bunu yavaş yavaş değiştirerek rabıtayı Allah için kurmak lazım. Mesela akşamla yatsı arasında rabıta yaparak yavaş yavaş dünya ile iletişimini kopartıp üstadla ile, ahireti çağrıştıran bir zât ile bir iletişim hasıl ettirmek böylelikle Resulullah'tan (s.a.v) gelen o akımdan istifade etmek lazımdır. Dünyayla sürekli iletişim hâlinde olan bir insanın ruhunda bir sıkıntı muhakkak oluyor. Sürekli para kazanmak, sürekli bir dünya koşturmacası içinde olmak ruhsal anlamda insanı çökertiyor. Mana anlamında zaten çöküyor. Rabıta ile bunlarla kurulan iletişim, fiziki olarak değil ruhsal manada kopartılır.  Çünkü ruhun bunlara ihtiyacı yoktur.

Önce üstadın rabıtası yapılır; sonra bu rabıta, umumi rabıtaya dönüşür. Belki ilk rabıtaya daldığınızda konsantrasyon olamayacaksınız. Buradan da anlayınız ki kalbin, ruhun ne kadar çok şeyle iletişimi var. Ne kadar dağılmışsınız. Size bin bir kancalar atılmış, her bir kanca sizi kendi tarafına çekiyor. Mal, makam, şehvet, hırs, enaniyet, kibir; her biri size ayrı ayrı kancalarını takmış, çekiştiriyor. Biz biz olmaktan çıkmışız. İnsanoğlu bir türlü kendisiyle bir araya gelemiyor. Aslında yükü ne kadar ağır. Tüm bunlardan sıyrılarak ahiretimizi, Allah’ı (c.c) bize çağrıştıracak rabıtayı yapmak için üstad rabıtası çok önemlidir.

 

Ve sallallahu ala seyyidina Muhammedin nebiyyil ümmiyi ve ala alihi vesellem.

 

Seyda Alameddin (k.s.)

  • tarihinde oluşturuldu.

Nurşin.com | 2025 | Tüm Hakları Saklıdır.