ÖLMEDEN ÖNCE ÖLÜNÜZ

Bismillahirrrahmanirrahim.

Elhamdülillahi rabbül Âlemin vessalâtu vesselâmu ala seyyidina Muhammedil nebiyyil ümmi ve ala alihi vesahbihi vesellem.

Taharet, sadece bedenimizi temizlemek değil; hâlimizin, ibadetlerimizin temiz olmasıdır. Müslümanın hâl, hareketlerinin çok temiz olması lazım. Allahu Teâlâ “mutahhir”leri, temiz insanları seviyor. Müslüman ibadetlerine riyayı karıştırmayarak, ibadetlerini halisane ve Allah’ın (c.c) muhabbetiyle, şevk ile yaparak temiz olur. Müslüman olmaya, mümin olmaya gayret edelim inşallah.

Müslüman ve mümin kavramları; ruhun ve kalbin dünyadan arındırılmış olmasını, dünya ile hiçbir bağının olmamasını temsil eder. Fizikî âlemde yaratılan vücudumuz; yemeye, içmeye bağlıdır. Bir yere, bir yerde bulunmaya biz muhtacız. Allah bizi öyle yaratmış. Madde kılıflarımız anâsır-ı erbaadan yaratıldığı için (su, toprak, hava, ateş) bunlardan meydana gelen şeylere ihtiyacımız var. Dünya denilen bu tarlada rızkımızın arkasından gitmemiz,  biriktirmemiz, kazanmamız ve ahiret adına bir şeyleri yapmamız gerekiyor. Bu maksatla Cenâb-ı Allah rızkınızın da arkasından da gidin, çalışın, kazanın diyor. Ancak gerçek anlamdaki bir Müslümanın bunları yaparken ruhunun ve kalbinin dünya ile miskal-i zerre kadar bağının olmaması gerekiyor.

Müslüman belki milyonlarca defa “La ilahe illallah, Muhammeden Resulullah” diyor. Halbuki bunu şuurlu bir şekilde söyleyebilmek için belki bir ömür gerek. Çünkü “La ilahe illallah Muhammedun Rasulullah”ın mânâsı şudur: “Ya Rabbi, benimle senin arama giren bütün putları; mal, mülk, evlat, dünya, dünyayı çağrıştıran ne varsa “la” diyerek ben hepsini terk ettim. Senden başka gönlümü verecek bir zât yok. Resulullah da (s.a.v) Sen’in (c.c) elçindir. Ben bunların hepsine inandım, Ya Rabbi.” Müslümanın bunu dile getirdikten sonra bu iddiasına yönelik Allah’a (c.c) karşı samimi, somut adımlar da atması gerekiyor.  “La ilahe illallah Muhammeden Resulullah” dememize mukabil iddiamızı somut adımlarla pekiştirmemizi Allahu Teâlâ istiyor. İddiamıza şahit kılmak; niyetlerimizi, iddialarımızı tescil etmek; tasdik etmek adına hayat içinde somut adımlar atmamız gerekiyor. 

Attığımız bu somut adımlarla kalbiniz dünyadan feragat ediyor. Böylece dünya ile kalp arasında mesafeler bırakıyoruz. Örneğin sadaka veriyoruz. Sadaka kelimesi tasdikname demektir. Yani sizin bu niyetinizi, iddialarınızı; tasdik eden, tescil ettiren, sizin sadık olduğunuzu gösteren, kalbinizde dünya namına bir şeyler olmadığını gösteren bir tasdiktir.  Alın teriniz ile kazandığınız bir malı kalpten söküyorsunuz ve bunu somut adımlarla tescillendiriyorsunuz. Allah yolunda veriyorsunuz. Namaz kılıyorsunuz, ibadet ediyorsunuz, taat ediyorsunuz. Allah’a karşı somut adımlarla niyetinizi tescil ettirebilirseniz, tasdik ettirebilirseniz bu dünya hayatının ne kadar boş olduğunu göreceksiniz. Ruhunuzun ne kadar hafif olduğunu göreceksiniz. Eğer ruhunuzu dünyaya olan bağlılıklarından kurtarabilirseniz ruhun esasında bunlara muhtaç olmadığını, bunlara ihtiyaç duyan şeyin aslında beden olduğunu ve bunların fizikî muhtaçlık olduğunu göreceksiniz. Ve bedenin ancak doyacak kadar yeme-içmeye, üşümeyecek kadar giyime ihtiyacı olduğunu, geri kalan şeylerin ruh için bir ihtiyaç olmadığı göreceksiniz. Bunları ahiretin zat u zahiresi hâline getirmesi gerektiğini insan daha şuurlu şekilde anlayacak.

Aksi hâlde; yani ruh dünyaya bağlandığı, dünyalıklarla beslendiği zaman insanoğlunun içerisindeki huzursuzluklar, sıkıntılar gitmeyecektir. İnsanın içerisindeki açlık hiçbir zaman bitmeyecektir. Ta ki ölüm gözünü açana kadar.  Resûl-i Ekrem (s.a.v) “Mu tu kable ente mut, hasibu enfüseküm kable hasebu” buyuruyor. Ölmeden önce yani ölüm gözünüzü açmadan, hakikate uyanmadan evvel ölünüz. Allah (c.c) tarafından hesaba çekilmeden evvel, şu an vakit, fırsat varken nefsinizi hesaba çekin, ölümle ölmeden evvel uyanmaya bakın, diyor. Nereden geldiniz? Niçin gönderildiniz? Nereye gidiyorsunuz? Hayat neden ibaret?

Resulullah (s.a.v) Müslüman göçebedir, buyuruyor. Göçebe hayatı yaşayanların yurdu, vatanı, evi yoktur. Yokluk fiziksel olarak değildir elbette ki. Fiziksel olarak insan dünyaya aittir. Biz Allah’ın (c.c) huzuruna giderken de kılıflarımız burada kalacak. Kılıflarımız ölümlüdür. Vücut ölümlüdür ama ruh ölümsüzdür. Ruh için ölüm yoktur. Dünya da ölümlüdür. Dünya, fizik, beden adına sevdiğiniz her şey fanidir. Baki olan Allah’tır (c.c). Ruh bakidir. Dolayısıyla bir Müslümanın hayatla olan münasebeti, Resulullah’ın (s.a.v) ifadesince “Kün fid-dünyâ keenneke garîbün ev âbiru sebîlin ve udde nefseke min ashàbil-kubûri” olacak. Dünyada gurbet hayatını yaşa, kalbini dünyaya bağlama. Sefere hazırlanmış yahut göçebe bir insan gibi. Kalbini dünyadakilere bağlama yoksa eziyet çekersin. Bunlar ruhun ihtiyaç duymadığı şeyler. Midenize sürekli midenin ihtiyaç duymadığı yabancı şeylerle, mesela taşlarla doldurduğunuz zaman sürekli eziyet çekerdiniz. Sürekli bir sıkıntı hâli olurdu. Ruhun ihtiyaç duymadığı şeylerle ruhu doldurmak da bunun gibidir.

İşin garip yanı şu ki bu meseleye uyanmak çok zordur. Çünkü nefs ve şeytan kanlarımızda akıyor. Dört bir yanımızı kuşatmış. Ölümden daha büyük bir nasihat yok iken biz ölümden ibret alamıyoruz. Ölümün ne mânâya geldiğini bilmiyoruz. Dünyadaki en dehşetli hadise, çözümlenmesi gereken şey: ‘’Her asırda bu insanlar nereden çıkıyor ve nereye bir daha giriyor?’’ sorusudur. Toprağın bağrından çıkıyoruz ve toprağın bağrından nereye doğru gidiyoruz. Toprağın bağrından kim çıkartıyor bunları? Buralarda ne işleri vardı? Demek her şeyde bir fanilik var, hayal var. Rabbül Âlemin bizi bize göstermek adına, yarın “Benim yerim burası değil!” itirazında bulunulmaması adına, yarınki itirazlarımızı bildiği için bize şunu söylüyor: “Seni üç saniyelik bir rüya alemine daldıracağım, sana göre 50 yıl ama uyandığın vakit 2- 3 saniye ancak geçmiş olacak. Oradaki tercihi sana bırakacağım. Kendini gör ve yarın bana itirazda bulunma diye insanoğlunu yaptıklarına bizzat şahit edeceğim.”

Müslüman olmak o kadar basit bir şey değil. Ümmeti Muhammed olmak, Allah’ın (c.c) en büyük nimetidir. Peygambere (s.a.v) benzemek Allah’ın hoşnut olduğu şeydir. İnsanı kemale erdiren şeydir. Kâmil insan demek Peygamber (s.a.v) benzeyen insan demektir. Peygamber (s.a.v) benzeyebilmek için elimizdeki somut görüntü ise evliya-i izamedir. Evliya-i izamenin hayatlarına baktığınız zaman bütün hayatlarının irşad, tebliğ ve hizmet olduğunu görürüz. Biz de evliya-i izameye benzeyeceğiz. Memleketlerinizde mescitler inşa etmeniz, insan imar etmeniz gerekir. İslamiyet’in tercihi budur. En büyük cihad, cihad-ı ekber olan insan tamiridir. İnsanların bozulmasına fırsat vermemek gerekir. İnsanlar bozulduğu zaman hem madden size zarar verecekler hem de siz manen onların bozulmasından mesulsünüz. Çünkü hadis-i şerifte “Küllüküm rain ve küllükilin mesulün an raiyyetihi” buyrulmuş. Her biriniz bir çoban gibisiniz. Her biriniz riayetinde bulunanlardan mesulsünüz. Müslümanlık iddiasında bulunuyorsanız yükümlülüğünüz vardır. Müslümanın “Ya Rabbi, Sen’den (c.c) başka ilah kabul etmiyorum. Senin dışında Mabud-i Hakk, hakkıyla tapılacak zât yok. Ancak Sen (c.c) varsın ve Muhammed, Resul-i Ekrem’in (s.a.v) Sen’in (c.c) elçin olduğunu kabul ediyorum. Ve O’nun (s.a.v) getirdiği bütün şeylere iman ediyorum.” dediğinde inancını hayat içerisinde somut adımlarla pekiştirmek mesuliyeti de doğar. Sadece niyet, iddia yeterli değildir. Allah bizden somut adımlar istiyor.

“Kuntum hayra ummetin uhricet lin nâsi te’murûne bil ma’rûfi ve tenhevne anil munkeri ve tu’minûne billâh’’ buyrulmuş (Âl-i İmran, 110). Hz. Âdem’den (a.s) itibaren yüz binlerce peygamber geldi. Her peygamberin ümmeti vardı. Fakat siz, ümmeti Muhammed (s.a.v), bugüne kadar gelmiş ümmetler arasında en seçkin ümmet olansınız. Seçkin, temiz, tahir olan bu ümmetin tanımı ise şöyle yapılmıştır: Onlar “emri bil maruf”u hayatının vazgeçilmezi, gayesi, ideali hâline getirmiş; “ve tenhevne anil munkeri’’ Allah’ın yasak kıldığı şeylerden insanları nehy ettirmek için irşadı vazife bilmiştir; “ve tu’minûne billâh(billâhi)” onlar Allah’a (c.c), ahiret gününe tam mânâsıyla iman ederler öyle ki ahirete olan inancı, dünyanın varlığına olan inancından daha ötedir. Yarınki dünya için aldıkları tedbirler, bu dünya için aldıkları tedbirlerin ötesindedir. Ahirete karşı olan hazırlık, ne yapacağım endişesi, mahkeme-i kübrada Allah’ın sorgusu, hesabına olan inancı daha fazladır. Ben şu suçu işledim, yarın mahkemeye çıkacağım, ben o dünyada aç kalacağım, sıkıntıya gireceğim endişesi her şeyden daha ötededir.

“Yâ eyyuhellezîne âmenûttekûllâhe ve kûnû meas sâdikîn” (Tevbe, 119). Şeytan sürekli kulaklarınıza fısıldama, kalplerinize sinyal gönderme suretiyle akıllarınızı bulandırabilir. Böylece gündeminizi değiştirir. Onun için “Yâ eyyuhellezîne âmenû”, Ey İnananlar!; “ittekûllâhe” takva dairesinin dışına çıkmayın ve “kûnû meas sâdikîn”, sadık insanlardan kopmayın! Allah’ın velilerinden kopmayın! Rabbül Âlemin böyle buyurmuş. Sadık kullarını Allah (c.c), ihtiyaca binaen gönderiyor.

Tüm bunları bilmek, öğrenmek yetmez. Çünkü malumat suçun işlenmesine engel değildir. İnsan esasen suçun farkındadır. Mesela birisini öldürmenin suç olduğunu herkes bilir. Ancak yine de o suç işlenir. Çünkü bilgi, malumat insanın değişim ve dönüşümü için yeterli değildir. Şeytandan daha fazla malumat sahibi olan bir varlık yoktur. Şeytan, insandan daha âlimdir. Fakat bilgisi, ilmi onu sapmaktan alıkoyamamıştır. O yüzden sade bilgi, insan olmak için kâfi değildir. Görüyoruz ki dünyayı kan revan içinde bırakan zalim insanlar, aslında bilgili insanlardır; cahil insanlar değil. Çünkü bilgi; nefsi köreltmez, nefsi temizlemez. Bilgi; insanın ruhunu tamir etmez. Eğer vücut üzerinde nefs hakimiyet kurmuşsa bilgi, onun için bir silaha dönüşür. Zulm için, karanlığı hayata sokmak için bir silah, bir araçtır. Mal, beden, zeka onun için araçtır. Nefsimizi temizlemezsek diğer her şey onun için bir araçtır. Bilgi; tasavvuf ile pekiştirildiği, nefs terbiyesi yapıldığı zaman insana fayda verir.

Resulullah (s.a.v): “Kalbi, aklı amir olup buna mukabil nefsini zindana mahkum etmiş insana müjdeler olsun.” buyuruyor. Çünkü bu insan cenneti kazanmıştır. Yazıklar olsun o insana ki nefsini terbiye etmemiş, arındırmamış, temizlememiş, bunun için gayret göstermemiştir. Ve dolayısıyla akıl, ruh ve kalp hepsi nefse esir olmuştur. Nefs ise saltanat makama oturmuştur. O insanın hayatının merkezinde enaniyeti vardır. Hayatı boyunca dünyası, yaşamı kendi enaniyetinin etrafında döner. Yazıklar olsun o insana ki her şeyi nefsini tatmin etmek için yapıyor. “Efereeyte menittehaze ilâhehu hevâhu” (Casiye, 23) Siz hiç nefislerini ilah olarak tutan insanlara rastladınız mı, diyor Kur’an-ı Kerim. Bu şu demek: Bir insan hayatı boyunca tüm gayretini nefsini memnun etmek için harcamış; adeta dünyaya gelişini nefsine kölelik olarak görmüş. Halbuki nefsi ona düşmandı, nefsinden bugüne kadar hayır görmemişti. Nefsi yüzünden sürekli eziyet çekmişti. Buna rağmen bu insan; hayatı boyunca nefsini memnun etmek için ona kul ve köle olarak Allah’ın arzu ve isteklerini bir tarafa bıraktı. İşte bu insan nefsini ilah tutmuştur, diyor Allah Teâlâ (c.c).

Seyda-i Tağî (k.s) şöyle ifade eder: İnsan tasavvufa girmeden evvel nefs tarafından kuşatılmıştır. Nefs, kalp âleminde bir darbe yapmış dolayısıyla kalbi işgal etmiş, hakimiyeti eline geçirmiştir. Nefs denen varlık; vücudu, ruh denilen kudreti işgal ederek hepsini kendi lehine kullanır. Ta ki insan tasavvufa girene kadar. İnsan; samimi bir tevbe, istiğfar ile tasavvufa girdiğinde nefsin kalpteki tesiri yavaş yavaş azalır. Sonra hatme, evrad u ezkar, hizmet ile nefs zayıflatılır. Siz zannediyor musunuz ki bunlar sadece bu asırda yapılıyor? Tasavvuf 1400 yıllık bir okuldur. Peygamber’den (s.a.v) gelen ve 1400 yıldır tecrübe edilen bir sistem ile bütün evliya-i kiram, tasavvuf okulunda terbiye görmüş, terbiye vermiştir.

 

Şah-ı Nakşibendler, İmam-ı Rabbaniler, Hacı Bayramı Veliler; bu okuldan mezun olmuşlardır. Osmanlının ikame olmasının arkasında devasa zâtlar vardır. Hz. Peygamber’in (s.a.v) övgüsüne mazhar olan Fatih Sultan Mehmet’in arkasındaki zât, Hz. Akşemseddin’dir (k.s). Fatih, bir ehl-i tasavvuftur. Fatih, hocasına “Siz devletin başına gitmemi söylüyorsunuz. Halbuki ben, şu dergahtaki sufi hayatı tercih etmek isterim. Ben mahrum olanlardan mı olacağım? Ahiret benim için her şeyin üzerinde.” dediğinde Hz. Akşemseddin (k.s) “Sen bunlardan mahrum kalmayacaksın. Sen devlet işleri ile meşgul ol. Biz hususi yöntemlerle seni tâlim, terbiye edeceğiz.” demiştir. İşte o Fatih ve ordusu, Resulullah'ın (s.a.v) övgüsüne mazhar olmuştur. Zannediliyor mu ki o ordu; ruhsuz, cismani bir ordudur? Bu memleket, bu coğrafya ehl-i tasavvuf mahsulleridir. İnşallah bizim bütün bunlara sarılmamız lazım.

 

İnsan için hem iç güvenlik, hem dış güvenlik önemlidir fakat bilhassa iç güvenlik çok önemlidir. İçin bozulmaması lazım. Bunun için her tarafta mescitler olması, irşad faaliyetlerinin yapılması lazım. İnsanoğlunun ruhi bir bilinçlenmeye ihtiyacı var. Yalnızca ilim, bilmek yetmiyor. Televizyonlar, radyolar, internet her saat yayın yapıyor ama bunlar bilinçleri açmakta yeterli değildir. Çünkü insanoğlunun zafiyetleri vardır. Muvaffakiyet, başarı ruhi bir bilinçlenme ile olur. Onun için büyük bir zât şöyle ifade ediyor: 550 sene boyunca Osmanlının bu coğrafyada, dünyada hakimiyetini sağlayan şey Osmanlının müthiş ordusu değil aslında İstanbul’un arkasındaki merkezlerdir ki o merkezler tekkelerdir. 550 sene boyunca âlem-i Hristiyan’ın, Yahudilerin kirli desiselerine, tuzaklarına, sinsi tuzaklarına karşı tekkeler Osmanlıyı ayakta tutmuştur. Tasavvuf, tarikat iç güvenliği sağladığı için dışardan gelen darbeler yıkıcı etki yapmaz. Ancak halis tasavvuftan, silsilesi olan; yapay olmayan, gerçek hakikat olandan bahsediyoruz. Sizler inşallah o mânâda bir nefer olun. Resulullah’ın (s.a.v) ashabı gibi inşallah bulunduğunuz yerde tebliğ ve irşad yapın.

 

Ve sallallahu aleyhi vesellem...

Seyda Alameddin (k.s.)

  • tarihinde oluşturuldu.

Nurşin.com | 2025 | Tüm Hakları Saklıdır.