Dünya; bir tadımlık muvakkat bir andan, bir oyundan başka hiçbir şey değildir…
Bismillahirrahmanirrahim. Elhamdülillahi rabbil âlemin vesselâtu vesselâmu alâ seyyidinâ muhammedin nebiyyil ümmî ve alâ âlihî ve sahbihî ve sellim.
Rabbişrahlî sadrî ve yessirlî emrî. Vahlûl ugdeten min lisanî yefgahu kavlî.
Rabbül Âlemin ayeti kerimede Hz.Yusuf’un (a.s.) “Ve ma uberriu nefsî innen nefse le emmaratün bissui illa ma rahime rabbi inne rabbi ğafurur rahim.”[1] dediğini bildirir. Bu söz bazılarına göre Hz. Züleyha’ya aittir ama kavi olan görüşe göre Hz. Yusuf’un (a.s.) sözüdür.
“Ve ma uberriu nefsî”: Ben nefsimi terbiye-tezkiye edemem. Tezkiye edilmiş, arınmış bir nefsim var; diyemem. Çünkü “innennefse le emmaratün bissui”: Muhakkak ki nefsten beklenilen şey kötülüktür. Kötülüğün dışında hiçbir şey beklenilmez.
Burada bahsedilen nefs; yedi derecesinin en tehlikeli olanı, insanın dünya ve ahiretini mahveden; “nefs-i emmâre”dir. Çünkü nefs derecelerinin birinci basamağı olan nefs-i emmâre kötülük yapmaya programlanmıştır, sürekli kötülüğü emreder. “illa merahime Rabbi”: Allah’ın (c.c.) rahmet ettiği müstesna. İnsan Allah’ın (c.c.) şefkat ve merhameti altındaysa artık orada nefsin yapacağı hiçbir şey yoktur. Ama Allah’ın (c.c.) merhameti olmazsa nefs-i emmâre sürekli kötülüğe amirdir.
Onun bir üst derecesi “nefs-i levvâme”dir. “La uksimu biyevmil kıyameh. Ve la uksimu binnefsil levvameh”[2] Nefsin mertebelerinin kaynağı Kur’an-ı Kerim’dir. Nefs-i levvâme ne demektir? Nefs-i levvâme; levm eden, sahibini azarlayan nefs demektir. Bu muttaki insanların nefsidir. Peki, ne zaman azarlıyor? Bununla ilgili rivayetler farklıdır. Bir yoruma göre; bazı insanlar cennete gittiği zaman kendilerini kınayacaklar. Mesela insan kendine “Ey nefs! Sana bu kadar büyük nimetler veren Rabbin vardı. Sen nasıl oldu da bu kadar cömert, bu kadar kerim olan Rabbine az ibadet ettin? Keşke dünyada daha fazlasını yapsaydın. Neden zamanını boşa harcadın. Sana verilen mesaiyi ve emeği zayi ettin.”
Levvâmenin bir manası böyledir. Ama güçlü olan mana şu ki nefs-i levvame insanı sorgulayan nefs demektir İnsan; kendini sorgular, kendini muhasebeye tabi tutar. Bir haram işlediğinde hemen tövbe-istiğfar edip, pişman olur. Nefs-i emmârede ise bu sorgulama yoktur. Nefs-i emmare sahib hiçbir zaman kendini sorgulamaz.
Ehl-i tasavvuf, bunu bir cevizin katları ile bize tasvir eder. Cevizin dış kabuğu çok acıdır. O yeşilimsi kabuk nefs-i emmâreyi temsil eder. Rahmanî olan, Rabbanî olan şeyler hiçbir zaman nefs-i emarenin hoşuna gitmez. Zikir meclisleri onun hoşuna gitmez, sohbet onun hoşuna gitmez, ibadet onun hoşuna gitmez, hizmet onun hoşuna gitmez. Bunlar nefs-i emmâre için çok acı şeylerdir. İbadet-tâât üzere bir müddet gitse de bir müddet sonra uzaklaşır. Çünkü dayanamaz. Nefs-i emmâre o cevizin dış kabuğu gibi acıdır. Cevizin yeşil kabuğunun altındaki sert olan kabuğu ise nefs-i levvâmeye benzetilir. Nefs-i levvame pişmemiştir, daha epeyce yolu vardır. Levvâme, o sert olan kabuk, acımsı olan şeyden kurtuldu; artık o insan kendini sorgular ama daha öze varmadan her an vazgeçebilir. Sert kabuğun altındaki kat, cevizin zarı, sonra cevizin özü ve daha sonra cevizden hâsıl olan bir tat. Onlar da nefsin en son makamı olan temiz, saf ve kâmil olan nefsi temsil eder.
Nefs-i levvameden sonra “nefs-i mülhime” vardır; ilham eden, Allah’ın takvasına bürünmüş nefs. Sonra “nefs-i mutmainne” gelir. “Ya eyyetühen nefsül mutmainne”[3] Mutmain ne demektir? Maksuduna ulaşmış, korkudan emin, dolayısıyla itminana ulaşmış olan nefs demektir. Sonra “nefs-i raziye” gelir yani Cenab-ı Allah’tan razı olan nefs. “…irci’î ilâ rabbiki radiyeten merdiyye”[4] Allahu Teâlâ hitap ediyor, diyor ki: “Ey mutmain olmuş, maksadına ulaşmış, korkudan emin olan nefs! Rabbine dön artık.” Ve devam ediyor Rabbül Âlemin: “Fed hulî fi ‘ibâdî”[5]: “O sâlih kullarım arasına gir.” Rabbine hangi halinle dön? “Radiyeten”, yani Allah’tan (c.c.) razı olmuş; “merdiyye” yani Allah’ta senden razı olmuş bir hal ile. O Allah’tan razı, Allah da ondan razı. “Ved huli cenneti”[6]: “Ve cennetime dâhil ol.” En son mertebe ise nefs-i kâmiledir.
İnsan nefsini arındırmadığı, nefs-i emmâreye takılıp kaldığı için İslâm’dan ve imandan tam manasıyla istifade edemiyor. Çünkü hâlâ kabuktadır. Yani ibadet, tâât, hizmet; ona çok acı geliyor ve yapamıyor. İmandan ve İslâm’dan ne dini ne de dünyası itibariyle istifade edemiyor. Çünkü nefs terbiyesi yok. Hâlbuki Kur’an-ı Kerim’de nefs tezkiyesinden bahsediliyor. Başka bir adı da tasfiyedir. İnsanın dünyaya gelişinin yegâne amacı nefsini tezkiye ederek kâmil olan seviyeye çıkarmaktır. Bütün dinlerin gelmesinin sebebi, peygamberlerin geliş sebebi; nefsleri bu kâmil seviyeye çıkartmaktır.
Kuran-ı Kerim’de Allahu Teâlâ: “Le kad mennellahü alel mü´minıne iz bease fıhim rasulem min enfüsihim yetlu aleyhim ayatihı ve yüzekkıhim ve yüallimühümül kitabe vel hıkmeh ve in kanu min kablü le fı dalalim mübin.”[7]buyurur. Üç sebepten ötürü; Allah’ın (c.c.) mesajlarını bildirmek, hikmeti öğretmek ve onların nefslerini tezkiye etmek yani kemale erdirmek için peygamberler gelmiştir. Onun için Rabbül Âlemin “Gad eflaha men zekkaha”[8] yani kim nefsini tezkiye ederse yani kemal seviyeye çıkartırsa onlar felaha erişecekler, buyurur. “Ve kad habe men dessaha”[9] Nefsini tezkiye edemeyenler de zarara uğrayacak olan insanlardır. Demek ki insanın birinci önceliği nefsini tezkiye etmektir.
Rabbül Âlemin nefs denilen varlığı yarattı ve sonra ona dedi ki: “Ey nefs! Söyle bakalım sen kimsin, ben kimim?” Nefs kötülüğe amir olduğu için Allah’ı (c.c.) hiçbir şekilde kabul etmedi. Çünkü nefste ilahlık iddiası vardır. Her insan nefs taşıdığına göre herkeste bu özellik vardır. Yani her insanın içinde kendini ilah sayma potansiyeli vardır. Allahu Teâlâ’nın sorusuna mukabil nefs-i emmâre dedi ki: “Sen sensin, ben de benim.” Sen benim Rabbimsin demedi. Cenabı Allah nefsin terbiyesi için ne ettiyse fayda vermedi. Yani Cenabı Allah bu hadis-i kudsi ile bize demek istiyor ki her metot nefsi terbiye etmekte yeterli değildir, değişik metotlar kullanmak lazımdır. Örneğin nefsi ateş gibi had safhada azap veren, can acıtan bir işkenceye maruz bıraktığı halde nefsin bir evreden başka bir evreye geçişinde hiçbir yarar sağlamadığını görüyor. Nefs; kaç defa ateşe atılıyor, feryad-ü figan ediyor ama çıktıktan sonra yine huyundan vazgeçmiyor. Yine diyor ki: “Sen sensin, ben de benim.” Ceviz örneğinde olduğu gibi insanda da hâlâ o yeşilimsi dış kabuktan kurtulamıyor. Son olarak nefsi açlık ile terbiye eder ve üzerindeki dış kabuk soyulmaya başlar. Açlık, nefs terbiye usullerinden bir tanesidir. Lakin Nakşibendîlikte en tesirli düstur hatmedir, rabıtadır, evrad u ezkardır, hizmettir. Bunlar insanın nefsinde çok daha müteessirdir. Nefs-i emmârede durmamamız lazımdır. Nefs-i emmâre sorunu her zaman dışarıda görür, hata kabul etmez. Bir insan kendi nefsî muhasebesini yapamıyorsa onda nefs-i emmâre var demektir. Ve insanın başına ne geldiyse nefsten dolayı gelmiştir.
Resulü Ekrem (s.a.v.) bir savaştan dönerken “Küçük cihattan büyük cihada dönüyoruz.”[10] buyurmuştur. Her ne kadar bu lafız bazı kaynaklarda hadis olarak kabul edilmese de manası doğrudur. Yani en büyük cihat nefs ile olan cihattır.[11] Savaşın en büyüğü insanın kendi ile verdiği savaştır. Zira fiziksel olan bir savaşta karşınızda bir düşman vardır. Onunla savaşınız sonunda onu öldürürseniz sevaba girersiniz, eğer düşman tarafından öldürülürseniz şehit olursunuz. Lakin nefsle olan mücadele böyle değildir, nefsi hiçbir zaman öldüremezsiniz. Nefsinizi ancak terbiye ile yola getirirsiniz. Nefs-i emmâreyi nefs-i levvâmeye dönüştürebilirsiniz. Levvâmenin altında olan mülhime, mülhimenin altında mutmainne; ondan sonra ise cevizin iç kısmı olan radiye, marziyye ve kâmile olan nefs. İnsanın asıl yolculuğu işte budur. Fakat nefs tarafından öldürülürse ki buna öldürülmek denilemez, nefs insanı kuşatır. İnsan bu şekilde ömür tüketir ve Allah’ın huzuruna giderse o insanın kaybı çok olacaktır. Lakin insan mücadele eder ve nefsinden sıyrılırsa Allah katında en büyük harbi vermiştir o insan. İnsanın kaybı da kendi nefsi yüzündendir. Galibiyeti de kendi ile olan mücadelesinden ileri gelir.
Resulullah (s.a.v) ahirette vukuu bulacak hadiseleri bizlere anlatır. O gün her insan babasının ismi ile ( filankes oğlu/kızı filankes) Allah’a (c.c.) hesap vermeye çağrılır. Kişi vardır dünyada iken zahiren bir sürü amel-i salih işlemiş. Bu kişiye Allah (c.c.) soracak: “Ey filankes! Hiç kimseye bahşetmediğim nimetleri özel olarak ben sana verdim. Bu özellikleri sana vermemdeki gaye neydi? Ben bunları sana verdim ki benim için, İslam için harca ve yarın kendini kurtarma adına elinde bir sermayen olsun. Söyle bakalım sen bunu ne yaptın? Dünya için mi kullandın, nefsin hesabına mı kullandın yoksa ahiretin adına mı kullandın?” Örneğin kişi diyecek ki: “Ya Rabbi! Herkes şahittir ki ben bütün malımı, mülkümü, servetimi; hepsini senin yoluna harcadım.” Allahu Teâlâ ona diyecek ki: “Ey filankes! Sen yalan söylüyorsun. Verilen nimetler benim uğruma harcanmadı. Kalbine bir bak. Hayır yaparken niyetinde ben yoktum. İnsanlar arkandan ‘Ne iyi bir insanmış.’ desinler diye; senin hakkında övgüler, methiyeler düzsünler diye yaptın. Ben de dünyevî olan bu dileğini gerçekleştirdim, maksadın hâsıl oldu. Senin arkandan insanlar beklediğin şeyi söylediler. Nefs-i emmarene uydun ve niyetinden saptın, riyakârlık yaptın. Burada bunun karşılığı olarak alacağın bir şey yok.”
Huzura hesap vermek için bir âlim gelecek. Allahu Teâlâ (c.c.) ona da diyecek ki: “Ben sana akıl verdim, şartları hazırladım; bunları sana bahşettim. Peki, sen ilmini nerede kullandın?” Âlim diyecek ki: “Ya Rabbi! İlmimi hep senin uğruna kullandım.” Ona da asıl niyetinin bu olmadığı ve bundan dolayı bir alacağının olmadığı söylenir. Bakın, niyetteki bir farklılık ne kadar önemlidir.
Hz. Ebu Bekir Sıddık (r.a.), Hz. Bilal’i (r.a.) zulümden kurtarıp azad ederken içinde bulunduğu niyet hakkında Kur’an-ı Kerim’de ayet vardır. Hz. Ebu Bekir (r.a.) bunu yaparken (“İllebtiğae vechi rabbihil a’la”[12]) sadece Allah’ın (c.c.) rızasını kazanmak için yaptı. Hz. Ebu Bekir Sıddık (r.a.) Hz. Bilal (r.a.) için bütün malını, mülkünü verirken karşılığında bir şey ümit ederek yapmadı. Bütün fedakârlıkları Allah’ın (c.c.) kendisinden razı olması için yaptı. “radiyeten mardiyye” Allah da (c.c.) ondan razı gelecek; Hz. Ebu Bekir Sıddık’a (r.a.) verecek de verecek. Ve Allah ondan razı olacak. O (r.a.) Allah’tan razı, Allah da ondan razı.
“Ve seyucennebuhel etka. Ellezî yü’ti ma lehu yetezekkâ”[13]: “Temizlenmek üzere malını hayra veren iyiler ondan (ateşten) uzak tutulur.” Mal çok ciddi anlamda dezavantajdır. Eğer nefsimize hâkim olabilir ve ahiretimiz için kullanırsak bu sefer bir avantaja dönüşür. Hz. Ebu Bekir Sıddık (r.a.) neden bunu yapıyordu? Nefsini tezkiye etmek için, nefsini arındırmak için malını veriyordu. Demek ki insanın nefsi en fazla ne ile kirleniyor? Mal ve mülk ile.
“Kella innel insâne le yedğâ. En raâ hustağna”[14]: “Ama insanoğlu kendini müstağni sayarak azgınlık eder.” Muhakkak ama muhakkak insan zengin olup da kendini müstağni[15] gördüğünde haddini aşar.
“Kella bel tuhibbunel’acileh. Ve tezerunel ahireh.”[16]: Hayır, sizler acil (peşin)olan bu dünyayı çok seviyorsunuz, ahiret hayatını terk ediyorsunuz.” Siz bu dünyayı çok sevdiğiniz için alelacele her şeyinizi adeta ona veriyorsunuz ve aslî olan hayatı terk ediyorsunuz. O noktada niyetleriniz halis olsun. Dünya hayatı geçici, aldatıcı, muvakkat bir tadımlık. Dünya muvakkat bir andan, bir oyundan ibarettir; başka hiçbir şey değildir. Allah hizmetlerinizi kabul etsin.
Ve sallallahu alâ seyyidinâ Muhammedin nebiyyil ümmî ve alâ âlihî ve sahbihî vesellem.
[1] Yusuf Suresi, 53. Ayeti kerime.
[2] Kıyamet Suresi, 1 ve 2. Ayeti kerimeler.
[3] Fecr Suresi, 27. Ayeti kerime.
[4] Fecr Suresi, 28. Ayeti kerime.
[5] Fecr Suresi, 29. Ayeti kerime.
[6] Fecr Suresi, 30. Ayeti kerime.
[7] Âli İmran Suresi, 164. Ayeti kerime.
[8] Şems Suresi, 9. Ayeti kerime.
[9] Şems Suresi, 10. Ayeti kerime.
[10] Razi, XXIII, 72; Beydavi, II, 97. Bu rivayetin zayıf olduğu ifade edilmiştir. Bk. Acluni, I,424.
[11] "Hakiki mücahit nefsine karşı cihat açan kimsedir." Tirmizî, Cihad, 2.
[12] Leyl Suresi, 20. Ayeti kerime.
[13] Leyl Suresi, 17 ve 18. Ayeti kerime.
[14] Alak Suresi, 6 ve 7. Ayeti kerime.
[15] Allah’a (c.c.) ve hiçbir şeye ihtiyacı olmadığını sanma.
[16] Kıyame Suresi, 20 ve 21. Ayeti kerime.
- tarihinde oluşturuldu.