EN HAYIRLI İNSAN KENDİNE MENFAATİ DOKUNAN DEĞİL BAŞKALARINA HAYRI DOKUNANDIR

 

Bismillahirrrahmanirrahim

Vessalâtü vesselâmü alâ seyyidinâ Muhammedin nebiyyül ümmi ve âla âlihi ve sahbihi ecmaîn.

“Rabbişrahli sadri ve yessirli emri. Vahlul ukdeten min lisani yefkahu kavli.”

Her kitabın başında besmele, hamdele, salât-ü selam mevcuttur. Bu da Peygamber Efendimizin (s.a.v)  hadisine iktisaben, emrine itaaten yapılır. Çünkü Efendimiz (s.a.v): “Küllü emrin zibalin la yebdeü bibismillahi fehüve ebterü.”[1] buyuruyor. “Tüm önemli işler, ne iş olursa olsun başında Allah’ın adı geçmiyorsa, hamd geçmiyorsa, teşekkür geçmiyorsa eksiktir.”

Güzel sözlerle övmek için salat getiririz. Üç manası vardır: Meleklerin, insanların, Allah Teâlâ’nın salatı vardır. Bizim kullandığımız dua manasına geliyor. Ya Rabbi biz istiyoruz ki; Peygamber Efendimize (s.a.v) vâdettiğin yetki alanını çokça genişlet. Allah Tealâ söz konusu Peygamber Efendimiz (s.a.v) olunca duaları geri çevirmez. Denilebilir ki zaten Peygamberimiz en yüksek derecede, her insanın duası kabul ediliyorsa, derece veriliyorsa bu nasıl olacak? Deriz ki o zaman Allah katında dereceler sonsuzdur. Bununla şefaat yetkisi genişliyor. Ne kadar genişlerse biz o kadar istifade ediyoruz. Aslında bu bir istek. Efendimizin (s.a.v) şefaati ne kadar artarsa bizi de kapsama ihtimali çok daha yüksek olur. Onun için her kitap başında salat var, hamd var, besmele var.

Besmele ne demek? Allah’ım ben bu kitaba başlarken senden yardım diliyorum. Yemek yerken bismillah ne demek? Allah’ın yardımı ile yiyip içiyorum. Aslında buradaki yardım mecâzi anlamda bir yardımdır. Yardım, iki insanın beraber bir işi yapmasıdır ama söz konusu Allah Teâlâ olduğunda bu böyle olmaz. Burada kudretin yaratılmasını istiyorum anlamındadır;  içimde bir güç ve alt yapı oluşsun, kitaba başlayacak gücü senden istiyorum.

Allah Teâlâ’nın pek çok ismi vardır ama bu isimler arasında en belirgin, en önde, en sıklıkla kullanılan Rahman ve Rahim ismidir. Rahman ve Rahim merhamet kökünden gelir. Tüm merhametin kaynağı Allah Teâlâ’dır. Buradaki merhametten maksat acıyan bir merhamet değil de seven bir merhamet demektir. Allah Teâlâ son derece merhamet sahibidir, kullarını hâd safhada sever.

Rahman ve Rahim aynı şeyler midir? Hayır. Rahman, dünyaya bakan yönü. Allah müslüman olsun kâfir olsun herkese dünyada bir süre veriyor ve merhamet ediyor, rızıklarını veriyor, ister ateist olsun, ister küfretsin neuzubillah. 60 yıllık süre içerisinde herkes Rahman'ın kapısından istifade ediyor. Hayvanlar, insanlar, cinler Allah Teâlâ’ya isyan ederken dahi Allah onları rızkından mahrum bırakmıyor. Rahim ise ahirete bakan yönü demektir. Rahimin tecelliyatı ahirettedir. Artık Allah Teâlâ tamam buraya kadar, ben size mühlet verdim size yeterince sabır gösterdim, diyor. Rahim ahirette artık müslümanlara merhamet eden, diğerlerine merhamet kapısını kapatan manâsına gelir. Mâlum ceninin yerleşip büyüdüğü yere de biz rahim deriz. Anne karnındaki rahim, annenin karnındaki çocuğu karşılıksız bir şekilde sevmesi merhamet etmesidir. Allah’ın esmaları vardır: el-Halik[2], el-Bari[3], el-Musavvir[4]. Halik, mukaddir demek yani matematiksel anlamda bir anda hesap yapar.

Allah Tealâ’nın ilk ayeti okudur; ikra! “Ikra' bismi rabbikelleziy halak”(Alak 1). Yaratan Rabbi’nin adı ile oku! Rab öğreten, eğiten, büyüten, yetiştiren. Peygamber Efendimiz (s.a.v)  üzerinden tüm insanlığa nispeten oku! Okumak bizim bildiğimiz bir kitabı seslendirmek manasında değil tabi, önce kendi varlığını oku, sonra bütün bu âlemi oku ama derinlemesine oku. Tüm kosmos, bütün evreni oku. Hz. Cibril (a.s) mağarada Efendimize (s.a.v) kendi suretiyle görünür, oku deyince Efendimiz (s.a.v) bilmiyorum cevabını verir ve Hz. Cibril (a.s) ona sımsıkı sarılır ve o sıkma neticesinde muhtemeldir ki kalpten kalbe bir köprü, bir kanal oluşturulur.  Resûlullah (s.a.v) vahyi aldıktan sonra Mekke-i Mükerreme'ye gelir. Mekke'de malum çok kötü bir gidişat vardır. Fe eyne tezhebun? (Tekvir,26) Bize de söylüyor Kur'an-ı Kerim “Bu gidişat nereye?” Nereye gittiğinizi zannediyorsunuz? Efendimizin (s.a.v)   mağarada inziva hayatı bittikten sonra farklı bir donanımla, sinerji ile Mekke'ye geri dönüyor.

“Lekad kâne lekum fî rasûli(a)llâhi usvetun hasenetun limen kâne yercû(a)llâhe velyevme-l-âḣira veżekera(a)llâhe keśîrâ(n) (Ahzab,21)” Muhakkak ki Peygamber Efendimizde (s.a.v) bir rol modellik mevcuttur, onu rol model alacaksınız, bu Allah’ın emridir. Hadis-i kutsidir: “Levlâke levlâke lema halaktü’l eflâk”[5] Manası şöyledir: “Ey Habibim! Eğer sen olmasaydın cenneti yaratmazdım. Levlâke levlâke lema halaktü’l cehennem. Cennet yaratılmazdı, cehennem, dünya yaratılmazdı. İnsanların yaratılışındaki temel sebep Peygamber Efendimizin (s.a.v) varlığıdır. Hz. Adem (a.s) her ne kadar müsebbip olsa bile hakikat itibariyle Hz. Adem’in yaratılışında sebep olarak Peygamber Efendimiz (s.a.v) vardır. 

Bir kavme, bir topluluğa peygamberler gönderilirken o kavmin hali neye benzer? Kurak, aç, susuz, bitkin, ölmüş topraklara, Allah merhametine binaen yağmur bulutunu gönderir. Tabi toprakların cinsi vardır, insanların sınıfları vardır. Herkese eşit bir şekilde rahmet iner. Bir kısım toprak vardır ki rahmet ona da eşit bir şekilde yağmıştır aslında,  Allah Teâlâ zulmetmemiştir ona. Dolayısıyla rahmetten istifade edecek kadar süreyi ona da vermiştir. Fakat bir kısım toprak vardır ki taş sınıfı gibidir, yağan yağmur üzerine düşer ona nüfuz etmez. Kalbi çok katıdır, serttir dolayısıyla etrafa sıçrar. Bir kısım toprak ise kendisi istifade eder ama başkasının istifadesine dönüşmez, bir sinerjiye dönüşmez. Bu kötü bir şey olur, çok hoş bir durum değildir. Yani kişi aldığını veremez. Allah muhafaza bu da çok nahoş bir durumdur. Bir kuyu suyu düşünün içinde suyu vardır ama cimrilik gösteriyor, içine atılan kovalara suyu vermiyor, vermeyince içindeki su bir süre sonra bulanıp gidiyor. Maneviyat adına verilen şey çoğalma ve berraklığı sağlarken maneviyat adına cimrilik göstermek ise neuzubillah yokluk ve bulanıklığa sebebiyet verir. Bir insanın sürekli kan verişi gibi adeta kanın temizlenişi gibi sıhhat açısından çok önemlidir. Ama bir kısım toprak da vardır ki suyu alır içine, bağrında var olan o tohumlar o çekirdekler yeşermeye başlar, potansiyelinde var olan şeyler ortaya çıkmaya başlar. İçine aldığı su içindeki tohumları yeşerttiği gibi bununla yetinmez içinde nehirler ve ırmaklar oluşmaya başlar ve bu nehir ve ırmaklar başka topraklara da sirayet etmek suretiyle başka toprakları da yeşertmeye başlar. İşte bu insan, Allah'ın arzu ettiği, Resullulah'ın hoşnut olduğu insandır. Böyle olmak lazım. Hem Peygamber Efendimizden (s.a.v) istifade hem alıp hem verme meselesi çok çok önemlidir.

Kur'an-ı Kerim’de şöyle buyrulur: “innes salâte tenhâ anil fahşâi vel munker” Muhakkak namaz sizi bütün kötülüklerden men eder.”(Ankebut 45). Namaz, ibadet bunların her birisi araçtır. Namaz bizim bildiğimiz hareketlerden ibaret değildir. Namaz öyle bir şeydir ki; insan üzerinde sakınılacak kötülüklerden sakındıracak bir kuvve oluşturması gerekir. Eğer kıldığımız namaz bizde böyle bir tesir oluşturmuyorsa namazımızdan şüphe etmemiz lazım, amel-i salihe dönüşmesi gerekir. İnanç ve amel-i salih ile yansıması, dışa sızması lazım, sızmıyorsa insanın çok da istifade ettiği söylenemez.

 “İnnel insane le fi husr. İllellezıne amenu ve amilus salihati.”(Asr 2-3) İnançlı olan ve ameli salih ile pekiştiren, inanç dışa yansımış özellikle hak ve sabır tavsiyesinde bulunanlar kurtuluşa eren insanlardır. Bunlar önemli. İnşallah biz de öyle oluruz, Peygamber Efendimize (s.a.v) bu yönüyle benzeriz. Kişisel gelişimimizi inşallah tamamlarız, bilinç seviyemiz gelişir, o şuur oluşur. Bir bebeğin fiziksel anlamda anne rahminde gelişimi tamamlaması, sakat kalmaması, ölü olarak dünyaya gelmemesi gibi. Dünyanın rahminde olan insan da belirli zikr, hizmet, taat, ibadet gıdaları ile gıdalanıp inşallah ruhani gelişimini tamamlayıp dünyanın rahminden ahirete yeni bir insan olarak doğar. Çünkü insan daha yolculuğunu tamamlamadı. Dokuz aylık dediğimiz yolculuk daha bitmedi. Yokluk âleminden dünya âlemine, dünya âleminden kabir âlemine oradan da en son durak dediğimiz cennet ve cehennem var. Onun için Resulü Ekrem (s.a.v) buyuruyor: “Her nefs yarınki çıkarını (ölümden sonra kendisine yarayacak şeyleri) düşünsün.”[6] Yarın derken ahiret hayatı.

Allah sevmeye layıktır, ibadete layık olan O’dur. Sevdiği için kulunu yaratmıştır. Allah kulunun taat etmesini sever, bundan çıkarı yoktur. İbadetsizlik, nankörlük Allah’ın hoşuna gitmez. Kur'an-ı Kerim diyor: “Yâ eyyuhellezîne âmenûttekullâhe vel tenzur nefsun mâ kad demet ligadin”  Ey iman edenler! Allah’a karşı gelmekten sakının ve herkes, yarın için önceden ne göndermiş olduğuna baksın. (Haşr 18)

Her nefs yarın ölümü tadacak. Ahiret o kadar yakın ki Allah Teâlâ yarın diye ifade ediyor. Herkes yarına ne hazırlamış bir baksın. Yarın seninle ahiret arasındaki perde aralandıktan sonra pişmanlık fayda etmeyecek. Perde aralandıktan sonra iki yol var; ya cennet ya cehennem... Onun için perde aralanmadan hazırlığı yapın, diyor Efendimiz (s.a.v). Her şeyi fidye olarak verebileceğimiz dehşetli bir günden bahsediliyor. Bilgi anlam ifade etmiyor, duygu anlam ifade ediyor.  Bir insanda pişmanlık duygusu mevcut ise derecesine göre tevbe etmiştir demek. Bakın kişisel gelişimimizi tamamlıyoruz. Bunlardan bir tanesi nedamet, Allah'a karşı yapılan bir kusur için içten pişmanlık duygusu. Veyahut muhabbet kitap okumakla kazanılmaz, insan tasavvufa girdiği zaman kazanıyor.

Büyük velilerden Necmeddin el Kübra (ks), Kübrevi tarikatının şahı, piri. Çok insanların irşadına vesile olmuştur. Bir gün hanımı yanına gelir, bu kadar kitlelerin irşadına vesile oldun, bizim çocuğumuz var ona da versen bir zerre o da nasiplense der. Necmeddin el Kübra (ks); bu Allah’ın mülküdür, benim değildir, o da gelsin bir zahmet şu sufiler gibi istifade etsin, o zaman tasarruf olur, der. Şu dergahın penceresinin dış kısmında otursun bak o zaman o tasarrufu ona yaparım. Çocuk da gelir sohbet esnasında pencerenin dış kısmına oturur. Şeyh Necmeddin (ks) onun orada olduğunu biliyordur. Ancak şeytan gelip çocuğa musallat olur, baban nereden bilecek senin burada olduğunu, git evine der ve çocuk da gider. Hülasa tasarruf meselesinde insan biraz zahmet çekecek, Allah Teâlâ’nın kapısına gelecek, cefa eziyet görecek ki istifade etsin. Tabi o kıssanın hadisesi de şudur: Necmeddin el Kübra (ks) çocuğun orda olduğunu zanneder,  Allah Teâlâ'nın tüm rahmetini oraya yönlendirir, o arada oradan bir köpek geçer. Sabah olunca o köpeği kömür haline gelmiş halde bulurlar.

Mevlana (k.s) Efendimize (s.a.v) hitaben öyle ifade ediyor; “Ya Rasulullah! Ben senin kıtmirinim.” Kur'an-ı Kerim Ashabı Kehf'in köpeğinden bahsediyor, o kadar derin meseleler varken gariptir onların köpeğinden bahsediyor. Dünyada necis olarak kabul edilen iki hayvan vardır, biri köpek, biri hınzır. Ne demek necis? Yani siz eliniz ıslak bunlara değerseniz bu şekilde Allah'ın huzuruna çıkamazsınız, yıkamanız gerekir. O anlamda bir necaset. Ama Allah dostlarıyla bulunmuş, onlarla diz çökmüş ve adeta canlılar arasında en düşükken Allah tarafından müminlerle bir muamele görüp cennete alınıyor. Tüm hayvanlar kör olurken toprak olurken, kıtmir Resullulah’ın (s.a.v) ifadesine binaen cennete dâhil olacak. Cennet aslında kimin için? Müminler için.  Allah Teâlâ adeta en üst makama onu çıkarıyor. Mevlana da öyle ifade ediyor; “Kıtmir cennete girdi. Ya Rasulallah ben de senin kıtmirinim, o girdi cennete ben girmesem bu bana reva mıdır?”

Sizi buraya getiren bu duygulardır. Bu duygular Allah katında çok kıymetli. Ahirette Allah Teâlâ insanın kalbine bakacak, kalp denilen şey duygunun merkezidir. İnsanın kalbinde Allah'a karşı, ahirete karşı bir muhabbet varsa o zaman ne olur? Kişi sevdiğinin bir parçasıdır, oraya ait olur. Dünyayı seviyorsa dünyalıktır. “İnnallahe la yenzuru ila suverikum ve emvalikum ve lakin yenzuru ila kulûbikum ve eğmâlikum.”[7]Allah öbür tarafa geldiğiniz vakit; şeklinize, şemailinize, ne okudunuza, ne dinlediğinize bakmayacak. Kalbinizde ne biriktirdiniz ona bakacak. “…ila kulûbikum ve eğmâlikum.”[8] önce kalp sonra amel. Onun için Allah kalplerimizi muhabbet ile doldursun.

Resûlullah (s.a.v) insan sevdiğiyle haşrolacak, der. Kişi dünyaya çok bağlı çünkü çok seviyor ölüm hiç aklına gelmiyor. Ama bir insan ahirete bağlı ise Allah Teâlâ onu dünyadan alırsa bu onun için ızdırap mı olur? Hayır. Onun için bayram olur, vuslat olur çünkü sevdiğine kavuşuyor. Mesela birine öleceksin desen çok korkar çünkü ayrılma korkusu onda had safhadadır. En büyük ızdıraptır. Sevgi bilgi midir? Hayır, bu bilgi herkeste mevcut ama dünyaya bağlı olanda pişmanlık gibi bir duygu mevcuttur. Muhabbet duygusu, kitaplarda bulunmaz, kitaplarda olsaydı bu kadar âlim ulema tasavvufa girmezdi. Allah'tan muhabbet isteyin, çok da çalışın ki versin. Kemalat için, gelişimi tamamlamak için çok hizmet edelim.

Kalpte pişmanlık yok belki nedamet yok ama ne diyor Seyda-i Taği  (k.s) “Sureten dahi olsa tevbe edin.” Allah belki hakikate çevirir. Ya Rabbi ben içime hakim değilim bende bu duygu yok ama ben dışıma hakimim yani dilime hakimim, dilimle söyleyebilir, elimi bağlayabilirim, suretimi yapabilirim ama içime hakim değilim. Ya Rabbi ben dışımı temizledim, içimi de Sadat'ın, evliyanın hatrına sen çevir.

Bu tasavvuf kurumu 1400 yıldır kesintisiz bir şekilde devam eder. Tarihimizde ne kadar şanlı şerefli bir evliya, bir sultan varsa  arka planda hep tasavvufu görürsünüz. Hepsi tasavvufun mahsulüdür. Seyda-i Tağî (k.s)  Nurşin'e yerleşir. 200 küsür yıldan beri Nurşin’de ne ilim ne medrese ne de tasavvuf hiç kesintiye uğramamıştır elhamdülillah. Sahabe-i Kirâm’ın irşad maksatı ile Bağdat’tan, Mekke-i Mükerreme’den, Medine-i Münevvere’den bu memlekete gelmeleri İslamiyete hizmet içindir. Bugün bu coğrafyanın sağlam bir itikadı varsa, namazı başka şekilde kılmıyorsak; ecdadımıza, evliyaya, Sahabe-i Kirâma saygıda kusur göstermiyorsak bu sağlam itikattandır. En hayırlı insan kendine menfaati dokunan değil başkalarına hayrı dokunandır.

Peygamber Efendimizin oğlu Hz. Abdullah vefat edince müşrikler sevindiler, Efendimize “ebter” dediler. Soyu kurudu, davasını yürütecek biri kalmadı diye. Kevser suresi de bunun için indi. Allah Teâlâ Habibini; “Biz sana Kevser’i verdik üzülme!” diye teselli ediyor. Ulemaya göre kevser davanı devam ettirecek ümmettir. Farklı bir kanaldan, kız çocuklarından Hz Fatma üzerinden sana öyle evlatlar, öyle zürriyet vereceğiz ki kıyamete kadar senin davanı yürütecekler. İçlerinden öyle alimler çıkacak öyle bir ümmet vereceğiz ki kız erkek senin davanı nesilden nesile aktaracak. Her yeri yeşertecekler. Kevser demek çok demektir. Sana ebter diyenler ebterdir, bugün hiçbir insan var mıdır? Benim dedem Ebu Cehildir, ben Ebu Cehil'in torunuyum diyen yok ama ben Resulullah’ın (s.a.v) torunuyum diyen bir sürü insan var elhamdülillah.

Seyda-i Tağî   (k.s), tasavvuftaki büyüklerin çoğu aslında siyadet makamındadır yani seyiddir ama tasavvufta beri var yani övünmeyi şöhreti getirecek tüm sıfatlardan sıyrılma arınma esası olduğu için biz bu sıfatlardan arındık, der. Osmanlı zamanında siyadet dünyevi anlamda çok büyük makamdı bugünün bir bakan, milletvekili maaşı alıyorlardı, kayıtlıydı. Dolayısıyla halk tarafından tanınıyorlardı, şöhret ifade ediyordu. Onun için Seyda-i Tağî  (k.s)  bu hâlden arınma için siyadetimiz ahirete kalsın, diyor.

Ve sallalahu aleyhi ve sellim.

 

 

[1] İbn Mâce, no: 1894

[2] Hâlık; her şeyi yaratan, yoktan var eden demektir.

[3] Bâri; bir örneği ve maddesi olmaksızın yaratan; evrenin bütün parçalarını âhenkli ve düzenli olarak meydana getiren demektir

[4] Musavvir; varlıkları çeşitli şekillerde yaratan; yarattığı her varlığa ayrı bir şekil ve husûsiyet veren demektir. Hâlik, bâri ve musavvir isimlerinin üçü de yaratıcı anlamındadır. Bunlardan hâlik; bir örneği, eşi, benzeri olmaksızın ilk defa yaratan demektir. Bâri; yarattığı şeyi düzgün yaratan, yarattığı canlıları, organları yerli yerinde, uyumlu yaratan demektir.

 

[5] Keşfu’l–Hafâ: 2/232

[6] Ebu’l-Ferec, Safvetut Safve, 1/286

[7] Müslim, Birr, 33

[8] Müslim, Birr, 33

Seyda Alameddin (k.s.)

  • tarihinde oluşturuldu.

Nurşin.com | 2025 | Tüm Hakları Saklıdır.