CENNET SİZİ GÖRÜRSEK CENNETTİR

 

Bismillahirrahmanirrahim. Elhamdülillahi Rabbül Âlemin. Vessalaü vesselamu ala seyyidina Muhammedin nebiyyil ümmi ve ala alihi ve sahbihi vesellem. Rabbişrahli sadri ve yessirli emri. Vahlul ukdeten min lisani yefkahu kavli.

İnsanı Allah'a (c.c.) ulaştıran yollar çoktur. Bu yollar arasında en kısa, en selametli, en aydınlık ve en güven teşkil eden yol Nakşîlik yoludur; derler. Nakşîlik caddesinde de yine Allah'a (c.c.) ulaşmaya vasıta olan şeyler çoktur. Bu vasıtaların içinde en güvenli, en emniyetli vasıta; muhabbet vasıtasıdır. Kişinin mürşidine duyduğu muhabbet, bir çekirdektir. Bu çekirdek Resulullah'ın (s.a.v) muhabbetini doğurur. Resulullah'ın (s.a.v) muhabbeti ise Cenâb-ı Allah'ın muhabbetinin doğmasına vesiledir. Gönlünde üstadının muhabbetini taşıyan bir mürid hakikat itibariyle Resûlü Ekrem'in (s.a.v) muhabbetinin filizleneceği çekirdeği taşımaktadır. Resûlü Ekrem'in (s.a.v) muhabbetinin filizleneceği çekirdek ise Allah'ın (c.c.) muhabbetinin doğmasına vesiledir. Ve bu muhabbet nihayet itibarıyla kişiyi Allah'a (c.c.) vardıracak bir muhabbete haizdir. 

 

Muhabbet, vasıtalar içerisinde en güvenli, en emniyetli ve en tatlı olanıdır. Çünkü insan muhip olmadığı, kalbinde muhabbet taşımadığı sürece Şah-ı Nakşibend Hazretlerinin kapısında dahi olsa; 20, 30, 40 yıllık, belki 100 yıllık hizmet de etse istifade etmesi mümkün değildir. Muhabbet olmazsa zaten o kapıda da duramaz.

 

Tasavvuftan önce mecazî sevgiyi kazanan insanın gayesi, tasavvufa girdiği zaman biraz farklılaşır. Dolayısıyla tasavvuftan istifade edebilir. Çünkü muhabbeti bilmektedir. Muhabbet olmadığı zaman insan olgunlaşamaz, ruh kemale eremez. Ruhun beslendiği şeyse zikirdir. Zikri zikr hâline getiren şey de muhabbettir. Vücut üzerinde ruhun hakimiyeti yoksa, nefsin hakimiyeti varsa insan istediği kadar dili ile iman ettiğini de söylese o ruhun Allah'a ulaşması zordur. O insan ilim sahibi de olsa bu böyledir. Onun için muhabbet illaki gereklidir.

 

Sahabe-i Kiram'ın Peygamber Efendimize (s.a.v) olan bağlılıklarının, dünya aklının dışındaki davranışlarının, her şeylerini Resulullah'a (s.a.v) feda etmelerinin nedeni O'na (s.a.v) duydukları sevgi ve muhabbettir. O dönemde yaşayıp da Peygamber Efendimizden (s.a.v) istifade etmekten insanları mahrum eden şey de sevgisizliktir. Resulü Ekrem'e (s.a.v) inen ayetler adeta Ashab-ı Kiram'ın kalplerine iniyordu. Çünkü duydukları ayetler maşukun ağzından dökülüyordu. Maşukun ağzından dökülen sözler, onlar için paha biçilemez bir değerdi.

 

Mecazi sevgileri bir düşünelim. Bir erkek bir kıza âşık olsa ister ki yirmi dört saat onun sokağında bulunsun. Belki olur ya kız pencereye çıkar da bir defa olsun onu görür. Bunun uğruna günün yirmi dört saatini verebilir. Sevdiği hangi yerlerde gezmek isterse o da o yerlerde gezer, nerelerde mesaisini harcamışsa o da oralarda olmak ister. Hatta bir zaman sonra sevdiğinin hâline bürünür; onun sevdiği şeyleri sever, yediği-içtiği şeyleri sever, sevdiği için değerli olan şey onun için de değerli olur. Bir değişim, bir dönüşüm meydana gelir. Fiziksel anlamda başka olsalar da aşığın ruhu maşukun ruhuna dönüşür. 

 

İşte bu hâl tasavvuftaki birinci mertebedir, yani 'fenafişşeyh'[1] tir. Mürid de adeta mürşidinin ruhuna bürünür. Bu bürünme, ileride Peygamber Efendimizin (s.a.v) sevgisini doğuracak bir muhabbete vesile olur.

 

Peygamber Efendimiz (s.a.v) ayetleri sahabe efendilerimize bildirdiği zaman onlar hayatlarını hemen o ayetlere göre düzenliyorlardı. Resulullah (s.a.v) nasıl istiyorsa ona göre davranıyorlardı, O'nun (s.a.v) isteklerini kendi isteklerine tercih ediyorlardı. Çünkü sevgi ve muhabbetle besleniyorlardı. 

 

İnsan vücudu bir kısım yiyeceklerle beslendiği zaman daha kuvvetli olur, büyür, şişmanlar. Vücut yeteri kadar beslenemezse zayıf düşer. Nefs de haramlar ile beslenir, haram fiiller arttıkça vücuttaki hakimiyet nefse ait olur. Ruh ve kalp ise zikir ile beslenir, zikrimiz artarsa vücudun hakimiyeti ruh ve kalbe ait olur. Hangi tarafı daha iyi beslersek o taraf ağır basar.

 

Rabbül Âlemin ayette mümin kulları ikaz ediyor: "Ey iman edenler! Allah'a karşı gelmekten sakının ve herkes yarın için önceden ne göndermiş olduğuna baksın. Allah'tan sakının çünkü Allah yaptıklarınızdan haberdardır."[2] Allah (c.c.) kendisine karşı gelmekten sakınmamızı, imanın sorumluluk ve bilincinde olmamızı, neyi taşıdığımızın farkında olmamızı, kendisine saygılı  bir hayat sürdürmemizi istiyor. Hazırladıklarımız ahiret için bir değer ifade ediyor mu, etmiyor mu; bir bakalım. Bakın, Cenâb-ı Allah ahiret gününe ne hazırladın, demiyor. 'Yarın' diyerek ahiretin insana çok yakın olduğunu ifade ediyor. Ahiret günü demek perdenin aralanması demek. Bu dünya ile ahiret arasında bir perde var. Perde aralandığı andan itibaren ahiret görünmeye başlar. Her nefs, yarına ne hazırladığına baksın. Çünkü öbür tarafta "İnsan için ancak çalıştığı vardır."[3] Dünyada ne hazırlamışsan ahiretin odur. Dünya baştan sona çalışma yeri, say yeri, tarlasını ekme yeridir. Biçmek, ektiğinin meyvesini yemek, haz ve lezzet almak, keyif sürmek dünya için değildir. Bunlar ahirette olacak. Emeğinizin karşılığını Allah ahirette verecek. Dünyada beklenti içine girmemek lazım. İnsana ne verilirse verilsin bu âlemde boşunadır, fani bir âlemde verilen her şey fanidir. Ama baki olan bir âlemde verilen nimet küçük de olsa büyüktür. O zaman herkes o büyük yarın için ne hazırladığına bir göz atsın. Muhakkak Allah yaptıklarınızdan haberdardır.

 

"Allah’ı unutan ve bu yüzden Allah’ın da kendilerine kendilerini unutturduğu kimseler gibi olmayın. İşte onlar fâsık kimselerin ta kendileridir."[4] Öyle bir hayat yaşıyor ki Allah'ı unutmuş; sakın ha, işte o Allah'ı unutanlar gibi olmayın. Hayatlarında Allah'a yer vermeyen insanlar gibi olmayın. Eğer böyle olursanız dünyadaki cezanız şu olacak: Allah da sizi size unutturacak. Kendinizden haberinizin olmadığı bir yaşantı… Böyle insan çoktur. Onlardan olmayın diye uyarıyor Allahu Teâlâ. 

 

Ayetin devamında: "Şayet biz bu Kur’an’ı bir dağın üzerine indirmiş olsaydık, onu Allah korkusundan titremiş ve paramparça olmuş görürdün. İşte bu misalleri insanlar düşünsünler diye veriyoruz."[5] İnsana verilen şuuru dağa verseydik; iman ve Kuran emanetini dağa verseydik sen görecektin ki o dağ secdeye kapanmış, başını eğmiş ve paramparça olmuş. Neden? "min haşyetillah" Allah korkusundan o dağın paramparça olduğunu görecektin. Ey insan! Bu küçücük cisminle, vurdumduymaz hâlinle verilen emanetin büyüklüğünden habersizsin; sorumluluğunun bilincinde değilsin, neyi taşıdığının farkında değilsin. "le allehum yetefekkerun." Allah diyor ki: "Biz bu örnekleri veriyoruz. Umulur ki bu örnekler tefekkürüne vesile olur." Tefekkür yani derinden bir düşünce, yüzeysel değil. 

 

Bunlardan da istifadenin temeli muhabbettir, diyoruz. İnsan muhabbeti kazanırsa şeytan ve nefsin evham ve vesveselerine karşı bir set oluşturmuş olur. Bu durumda, yüzlerce şeytan toplansa onun kalbine en ufak bir vehim veremezler. Bunun örneğini yaşayan insanlar çoktur aslında. Maddi anlamda her insanın sevdiği, hoşlandığı bir kısım şeyler vardır. İnsan sevmişse sevdiğine en ufak toz kondurulmasına müsaade etmez. Onun için 'cennet' sevgilinin gözündedir. Onun sevdiğine bakışı veya sevgilinin kendine olan bir nazarı… Dünyadaki cenneti de budur, ahiretteki cenneti de budur onun için. 

 

Resûlü Ekrem'in (s.a.v) vefatının ardından "Dünyada neden yaşayalım?" diyordu Sahabe-i Kiram, "Yaşamak için bir amacımız kalmadı.". Peygamber Efendimizin (s.a.v) huzuruna gelip "Ahirette biz senden ayrı kalacaksak cenneti neyleyelim?" diyorlardı, "Cennet sizi görürsek cennettir bizim için.". Temelde bu söylemler ve bu hâl aklî ve mantıkî bir duygunun belirtileri değildir. Bu, kalbî anlamda sevginin en yüksek makamı olan 'aşk' ın söylemleridir. Aşk, muhabbet… Yüzeysel olan bir sevgide bile sevgilinin sokağı en güzel sokaktır. Sevgilinin yediği, içtiği, hâli, tavrı seven kişi için en güzeldir. Hatta o sevgide biraz ilerlediği zaman kendi öz benliğinden sıyrılır, sevdiğinin hâline dahi bürünür. 

Sahabe-i Kiram'ın Resulullah'a (s.a.v) olan muhabbeti de onun boyası ile boyanma hâlidir. Yani ne demektir bu? Artık onların ruhları ruh-u Muhammediyeye dönüşmüştür. Onun da en üst makamı zaten  'fenafillah'tır[6]. Bu da kişinin kendi arzu ve isteklerinden hiçbir eser kalmayıp tümüyle Allah'ın (c.c.) arzu ve isteklerine bürünmesidir.

 

Allahu Teâlâ bir kutsi hadiste buyurur ki: "Kulum bir kısım nafilelerle bana yaklaşır. Bu yakınlık öyle bir hâle gelir ki ben onun gören gözü, işiten kulağı, konuşan ağzı, yürüyen ayakları olurum."[7] Allah muhabbetlerimizi artırsın. 

 

Şah-ı Nakşibend (k.s.) oldukça yoğun bir muhabbeti olan müridine döndü ve dedi ki: "Bu sendeki hâl senden mi kaynaklanıyor, bizden mi kaynaklanıyor?" Mürid, "Biz sizi seviyoruz." anlamında "Bizdendir." tabirini kullandı. Şah-ı Nakşibend (k.s.) bir müddet durdu, yüzünü çevirdi. O müridin hâli değişmeye, kalbi boşalmaya başladı. Sonra döndü bir daha sordu: "Senden midir, bizden mi?" Mürid hatasını anladı, dedi ki: "Efendim sizdendir." Bir müddet sonra kalbi eski hâline geldi. Allah muhafaza etsin, kalp o duygudan sıyrıldığı anda insanın vücudunda acayip bir refleks olur, insan hafif kendinden geçer. İnsan azmedecek, çalışacak, gayret edecek ki kalbine o nispet gelsin.

 

Muhabbet ile ilgili bir kitabı bin defa okursanız çok iyi pekiştirirsiniz, bilgi edinmiş olursunuz. Ama bu bilgi kalpteki muhabbetin yerine geçmez, size bir duygu kazandırmaz. İkisi farklı şeylerdir. Muhabbet, ihlas; bunların kaynağı neresidir, nereden kazanılır bunlar? Muhabbet, muhip insanların kalplerinden kazanılır. Eğer öyle olmasaydı Cenâb-ı Allah niçin peygamber gönderecekti? Sahabe-i Kiram, Peygamber Efendimize (s.a.v) niçin o kadar meftun olacaktı? Kur'an-ı Kerim Arapça idi. Herkes Arapça biliyordu zaten, okurlar ve öğrenirlerdi. Ama mesele bilgi edinmek değildi. İnsandan bilginin ötesinde kalp istendiği, kalpteki duygular önemsendiği için ve bu duygular da bunlara sahip olan kalp ile irtibattan hâsıl olduğu için Allah (c.c.) peygamber göndermiştir. Peygamberlerden sonra da müctehidler, aktablar, gavslar, veliler göndermiştir. Allah muvaffakiyet versin. 

 

Müslümansanız, iman davasında bulunuyorsanız gereğini yerine getirmek zorundasınız. Hasan-ı Basri (r.a) buyuruyor ki:  "İman kişinin temennisi ile olacak bir şey değildir." Yani "Benim kalbim çok temiz." demekle olmuyor. İmanın dilden kalbe inmesi gerekir ve onun da yansıması amel-i salihtir. 

 

Bir insanın vücudundan dış âleme bir ibadet, bir taat yansıyorsa demek ki içeride güzellik mevcuttur. Ama insanın dışına bir kötülük, bir atalet, bir boşluk yansıyorsa onun içinde de imanî anlamda bir doluluktan bahsedilemez. İslam'ı tebliğ etmek, insanları Allah'a davet etmek, tevbeye davet etmek, onların talim ve terbiyesi üzerinde durmak, hizmet etmek, onların ihlasına sebep olmak her bir Müslüman için farzdır.

 

Ve sallallahu aleyhi vesellem…

 

 

[1] “Kişi sevdiğiyle beraberdir. (Buhari)”  “Herhangi bir topluluğa benzemeye çalışan onlardandır. (Ebu Dâvud)” hadis-i şerifleri gereği, mürşidine huzurunda iken gösterdiği edebi, gıyabında da göstermek ve bu suretle mürşidinin hâliyle hâllenmeye, boyasıyla boyanmaya çalışmak demektir. İlm-i ledünde fenafişşeyh; müridin, kâmil mürşid olan hocasının arzu ve isteklerine tabi olması, iradesini onun eline bırakması, gassalın (ölüyü yıkayan) elindeki meyyit (ölen kişi) gibi olması, ona hiçbir işinde muhalefet etmemesidir.

[2] Haşr Suresi, 18. Ayeti kerime.

[3] Necm Suresi, 39. Ayeti kerime.

[4] Haşr Suresi, 19. Ayeti kerime.

[5] Haşr Suresi, 21. Ayeti kerime.

[6] “Nerede olsanız, O sizinle beraberdir. (Hadid Sûresi,4)” “ Biz ona (insanoğluna) şah damarından daha yakınız. (Kaf Sûresi,16)” ayet-i kerimelerinin sırrını idrak şeklindeki rabıta-i huzurdur. Kalbin yalnız Allahu Teâlâ’yı sevmesi, O’nun beğendiği şeylerde fani olmasıdır. Yani O’nun sevdiklerini sevmek ve sevgili bilmektir.

[7] Buhârî, Rikak 38.

Seyda Alameddin (k.s.)

  • tarihinde oluşturuldu.

Nurşin.com | 2025 | Tüm Hakları Saklıdır.