MÜLK, SALTANAT SADECE VE SADECE ALLAH’A (C.C) AİTTİR
Bismillahirrrahmanirrahim
Vessalâtü vesselâmü alâ seyyidinâ Muhammedin nebiyyül ümmi ve âla âlihi ve sahbihi ecmaîn.
“Rabbişrahli sadri ve yessirli emri. Vahlul ukdeten min lisani yefkahu kavli.” (Taha, 25-27)
İnsana asıl fakirlik ve zenginlik sonradan arız olur. “Lehu mâ fîs semâvâti ve mâ fîl ard” (Bakara, 255) Mülk, saltanat sadece ve sadece Allah’a (c.c) aittir. Mülk yani yerde ve gökte ne varsa Allah’a (c.c) aittir. Allah (c.c), insana ikazda bulunuyor. Sen hiçbir şeyin maliki değilsin, diyor. İnsan, ervah âleminden bir geçiş alemi olan dünya âlemine, şu gezegene geliyor. Ve doğarken fakir, hiçbir şeyi yok olarak doğuyor. Üzerine bez sonradan örtülüyor. Doğarken hiçbir şey bilmiyor, bilgi sonradan hâsıl oluyor. İnsan bu dünyadan da toprağın bağrına giriyor. Kabir denilen o kapıdan geçerek, toprağın rahminden başka bir âleme geçiyor. Bu geçiş sırasında mülk, saltanat, zenginlik arızi bir durumdur.
İnsana sonradan verilen her şey “Lehu mâ fîs semâvâti ve mâ fîl ard” (Bakara, 255), sadece ve sadece O’nundur, Allah’a (c.c) aittir. Allah Teâlâ (c.c) kendisini “Allah; hayy, kayyum ve mülkün sahibi olarak” tanıtıyor. Yerde ve gökte ne varsa O’na aittir. Bedenlerinizin de maliki Allah Teâlâ’dır (c.c), beden size emanettir. Mülkiyeti sizin değildir, o yüzden istediğinizi yapamazsnız. Eğer mülkiyet sizin olsaydı, beden hakkınız olacaktı. İnsanın hakkı olsaydı kendi ile beraber götürebilmesi gerekirdi. Fakat insan dünyadan giderken kendisine sonradan verilen her şey kendisinden alınıyor. Malı, mülkü burada kaldığı gibi bedeni de burada kalıyor. Eğer bunların mülkiyeti kendine ait olsa ve kendinden alınsaydı, haksızlık yapılmış olurdu. Allah Teâlâ haksızlık yapmaz.
İnsan, duygularına da hâkim değildir. Ancak Allah Teâlâ’nın (c.c) yetki verdiği ölçüde tasarruf hakkına sahiptir. İnsana belli bir meşruiyet dairesi çizilmiş, bu dairede kullanma yetkisi verilmiştir. Duygu için de böyledir. Mal için de böyledir. Beden için de böyledir. Onun için intihar, dinen haramdır. Çünkü mülk o kişinin değildir. Başkasının mülkünü yetkisinin dışında kullanmış olur ki böylece yetki sınırlarını aşmış olur.
İnsanın mülk edinme hakkı var mı? Evet; insan dünyada kendi hakkı ile çalışırsa, ter dökerse verilen şeyleri Allah (c.c) yolunda harcar ise o zaman mülk sahibi olur. Yani hak ederek o şeyin tapusunu alır. O zaman benimdir, diyebilir. Dünyada verilen şeyleri eğer baki olan şeyler için harcarsa artık o şey onun mülküdür. Ama fani olan bir şey için kullanırsa yetki sınırının dışına çıkıyor ve mülkiyet insana ait olmuyor.
İnsan, Allah’ın (c.c) huzuruna gittiğinde kendisinden bu dünya, bu yaşam alınacaktır. O gün mülkiyetin tapusunu alabilmek için Allah’ın (c.c) ona verdiği zaman, beden, mal, mülk, duyguların Allah’ın (c.c) arzu ve istekleri doğrultusunda kullanmış olması gerekir. O zaman mülkiyetini kazanır. İnsan, amel-i salih işlerse; dünyayı salahiyetine, olgunlaşmasına, mülk edinmesine vesile olacak yollarda kullanırsa elbette ki mülkiyetin hakkını da alacaktır. “ ve ma tukaddimu li enfusikum min hayr” (Müzemmil, 20) Yarın siz Allah’ın (c.c) huzuruna geldiğinizde kendinizden evvel gönderdiğiniz amellere rast geleceksiniz. Yani onlar dünyada kalmıyor. Onlar, ahirete sizden önce gönderilmiş oluyor. Amel-i salihlerin Allah (c.c) nezdinde büyük bir karşılığı olduğunu göreceksiniz. Zayi olmadığını göreceksiniz.
Örneğin bir eviniz vardı. Siz onu Allah (c.c) rızası için kullandınız. Projeyi Allah’a (c.c) sunmuşsunuz. Bu, bir dilekçedir aslında. Allah’ın (c.c) huzuruna yarın geldiğiniz zaman bunların hepsini inşa edilmiş olarak göreceksiniz. Ama kat kat fazlası ile “şer” yolunda adım atmış iseniz de bunlarla inşa edilen şey, yıkım için bir dilekçe gibidir. Bu sefer inşa edilen şeyleri de siz yıkmış olursunuz. Kötü duygulara sahip olursanız, bunlar yıkım için verilen dilekçeler gibidir. Bunların başında haset gelir. Haset, cennetiniz için inşa edilen ne varsa hepsini yakıp kül ediyor. Seyda-i Tağî (k.s); âlimde dahi müthiş tesir gösteren haset duygusunun âlimin, ulemanın helak olmasına sebebiyet verdiğini; onları zayi edip toplanılanı yok ettiğini söylüyor.
Duyguların bu noktada müthiş bir tesiri vardır. Bir gram yahut bir gramdan daha az yani miskali zerre, atomcuk kadar bir hayır işlediniz fakat bunu çok yoğun bir muhabbet ve samimiyet duygusu ile yaptınız. Bir de büyüklüğü dağlar kadar ama duygudan mahrum, ihlastan, muhabbetten mahrum; içine riyakarlık girmiş olan bir amel işlediniz. İşte o miskali zerre amel ile cesameti dağlar kadar olan amel mizanda, mahşer terazisinde kefelere bırakıldığında miskali zerre olan amel ve ibadetler çok daha ağır basacaktır. Bunlar, hadisi şerifin ifadeleridir. İnsanın kurtuluşuna vesile olan amellerin, duygular ile bütünlük arz etmesidir. Samimiyet, muhabbet, ihlas duyguları var ise insanın amelini tetikliyor, bedenini tetikliyor. Gerçek duygu sahibi insanların bedeni de gerçek bir çalışmanın içine giriyor. O şey duyguların şahitliğini yapar. Onun için Rabbül Âlemin, niyeti amele dökmemizi istiyor ki amel içimizdeki bu halis niyete şahitlik etsin. Şahitlik yoksa, amel yoksa niyetten şüphe etmek lazım. O zaman nefs bizi kandırıyor, demektir.
İnsanın nefsi ile muhasebesinin sürekli olması lazım. İnsanın sürekli olarak nefsine şüphe ile bakması lazım. Yaptığı amelleri büyük görmemesi lazım. Sürekli tevazu içinde olması lazım. Çünkü nefs, tevazu olmayan şeylerden besleniyor. Örneğin ibadet ettik, diyelim. İbadetimiz gözümüze hafif büyük göründüyse işte nefs buradan besleniyor.
“Fe emmâ men a’tâ vettekâ.” (Leyl, 5) “Ve kezzebe bil husnâ.” (Leyl, 9) “Fe se nuyessiruhu lil usrâ” (Leyl, 10) “Kellâ innel insâne le yatgâ.” (Alak, 6) “En raâhustagnâ.” (Alak, 7) Muhakkak (şek ve şüpheniz olmasın) “innel insâne” insan kendini ihtiyaçsız gördüğünde, yaptığı işi büyük gördüğü anda tabiatı icabı “le yatgâ” haddini aşar. Sınırını aşar, edep ve adabın dışına çıkar. Ne zaman haddini aşar? “müstağni” yani ihtiyaçsız ve yaptığı işi büyük gördüğünde. Tevazu ile hareket etmediğinde nefs onu alır, iyi bir iş iken bir dezavantaja dönüştürür. Yani olumlu bir amel iken insanın aleyhine olabilecek bir amel hâline gelir. “En raâhustagnâ” kim müstağni davrandı, ihtiyaçsız gördü, zengin gördü, eksik görmedi, tam gördü dolayısıyla ihtiyaç duymadı, istemeye talip olmadı, ihtiyaç duymadı; muhakkak ki bu insan için “Fe se nuyessiruhu lil usrâ” cehennem yolu en zordur ama en rahat hâle gelecektir. İnsanın nefsi emmareye karşı sürekli uyanık olması ve gaflete düşmemesi lazımdır. Her insanın bir düşmanı vardır. Bu düşmanlık, sıradan birbirine kin ve nefret besleyen, intikam duygusu içine yerleşmiş bir düşmanlık değildir. İnsanla aynı bedeni, aynı duyguları paylaşan bir varlıktan bahsediyoruz.
İnsan on şeyden mürekkeptir, on şeyden meydana gelmiştir. Bunlardan beşi mana âlemine, ervah âlemine ait; beşi madde âlemine aittir. Cisim âlemine ait olmayan, insanın diğer yarısını oluşturan nefs, toprak, su, hava, ateş; insanın aleyhine sürekli faaliyet içindedir. İç âlemde sürekli bir mücadele, sürekli bir kontrol, sürekli bir tezkiye, sürekli bir terbiye olmalıdır. İnsan sürekli nazar ber kadem ile yani her şeyi dört dörtlük olsa dahi kendini kusurlu bilip, gözlerini ayakucuna dikerek kusurundan dolayı mahcubiyet içinde olmalıdır. Hakikat itibarıyle herkes ondaki güzelliklere, renklere, bu güzelliklerin başka birinde olmadığına şahitlik etse bile insanın yaptığı ibadet, taat, hizmeti görmemesi; kendi noksaniyetini görmesi lazımdır. Böyle bir hayat yaşamalıdır. Bu şekilde Allah’a (c.c) karşı, Peygamber Efendimize (s.a.v), karşı Evliyay-ı İzameye karşı sürekli bir fakr-u zaruret içinde olup ilerlemeye bakacaktır. İnsan kendinde güzellik gördüğü andan itibaren bu, bir sonrasına perdedir. O insan için dur, deme vaktidir.
Resulullah Efendimiz (s.a.v): “İki günü eşit olan insan zarardadır.” buyuruyor. Müridin hizmette iki günü eşit ise o mürid zarara girdi, demektir. Yani bugüne nispeten yarın bir adım ötede olmak gerekiyor. Kendimizi iyi gözlemlememiz lazım. Evvela nefsimizi gözlemleyeceğiz. Her amel, her ibadet, her hizmetimizi adeta laboratuvarda tahlil ettirir gibi tahlil edeceğiz. Sonucu görmeye çalışacağız. Nefsimizin bir payı var mıdır, yok mudur? Kan değerleri pozitif midir, negatif midir? Kan hücrelerinde bir değişiklik var mı, yok mu? Amelde sürekli bir denetim ve gözetimi başarabilirsek inşallah büyük hizmetleri ve Allah Teâlâ’nın rızasını, ebedi hayat olan cenneti hak edeceğiz. Nefse karşı sürekli bir mesafe, sürekli bir muhasebe ile uyanık olmak gerekiyor. Resulullah (s.a.v) öyle ifade ediyor: Nefsten daha büyük bir düşman, daha büyük bir intikam alıcı yoktur. Ama nefs, bu intikamla insanı paramparça etmek istemiyor. Yani insana öyle bir zarar vermek istiyor ki bu susuz insana su vermeye benzer. Bu insanın suyuna sürekli olarak zehir katmak suretiyle, ona bu zehri tatlı göstermek suretiyle ahiret hayatını yok ederek intikam alma peşindedir.
Şeytan sıradan bir düşman değildir. İnsanın ahiretini yok etme peşindedir. İnsan insana düşmanlık edebilir; böylece bu insanın mevcut hayatını yok edebilir. Bir insan düşmanlık edip birisi öldürürse ölen kişinin dünyası gider ama o insan ahirette kazanabilir. Ama nefs-ü şeytan öyle değildir.
Resulullah (s.a.v), nefsimize karşı bizi uyarıyor: Nefsten daha büyük düşman, intikam almak isteyen bir düşman var zannediyorsanız; siz nefsinizi hâlâ tanımıyorsunuz. Bu dünyada Allah’ın (c.c) dışında bir dost var zannediyorsanız; siz yaratıcınızı hâlâ tanımıyorsunuz. Yani Rabbiniz size ne kadar dost, müşfik ve size ne kadar merhamet gösteriyor. O (c.c) ne kadar rahmet sahibidir. Siz Allah’ı (c.c) tanımıyorsunuz.
İnşallah hizmete ehemmiyet edelim. Amel-i salihe ehemmiyet edelim. Huylarımız üzerine dikkat edelim. İslam huydur, güzel ahlaktır. Ahlakımız güzel olsun. İslâmi ahlak yani ahlak-ı Muhammedi (s.a.v) yani Rasulullah’ın (s.a.v) ahlakına benzeyelim. Resulullah’a (s.a.v) nasıl benzeyeceğiz? Yaşam tarzı olarak ve ahlaki yönden benzeyeceğiz. Niçin benzeyeceğiz? Çünkü Cenab-ı Allah (c.c): Cennet ehli olmak istiyorsanız; bu kriterleri kazanmanın yolu dünyada Peygamber Efendimiz’e (s.a.v) benzemekten geçiyor. Kişi, bu kriterlere sahip ise cenneti hak ediyor. Pasaportu, vizeyi alıyor. Ama kibri tevazuya dönüştürmediysen, dünyevi hırsı uhrevi hırsa dönüştürmediysen, dünyevi sevgiyi uhrevi sevgiye dönüştürmediysen; mal, mülk noktasında olan şeyleri hâlâ kalbinden söküp atmadıysan; yani bu değişimi, dönüşümü altmış yıllık bir süreçte başaramamışsanız, miskali zerre kadar kalbinizde böyle bir duygu varsa cennete gidemezsiniz. Cennet ehlinin kriterleri var.
Bu huylarımızı nasıl değiştireceğiz? Ashâb-ı Kirâm bu dönüşümü, tam bir teslimiyet ile Peygamber Efendimizin (s.a.v) sohbetlerine iştirak etmek suretiyle yapıyorlardı. Hasta olan insan, hastalığından kurtulmak istiyorsa doktora tam bir teslimiyet ile gidiyor. Şifasının doktorun elinde olduğuna inanıyor. Doktorun tavsiyelerine dört dörtlük riayet ediyor. Kalp hastalıkları da böyledir. Seyda-i Tağî (k.s); bu yoldan şifa bulmadan gidene şahit olmadım, diyor. Ama insanın hasta olduğuna inancı yoksa veyahut şifasının bu doktorun elinde olduğuna inancı yoksa Allah’ın (c.c) vereceği şifayı elinin tersiyle itiyor manasına gelir: “Ya Rabbi senin bana vermek istediğin şeyleri arzu etmiyorum.” Lisan-ı hâl ile o anlam çıkıyor. İnşallah bu noktada ahlakımızı değiştireceğiz. Kurbiyet, ahlak bunları değiştirebilmek için ameli salih yapacağız ki Rabbul Âlemin onların hatırasına binaen ahlakımızı, huyumuzu değiştirsin. Evradu ezkar yapacağız.
Hizmeti bu dünyadaki Allah’ın (c.c) en büyük nimeti olarak göreceğiz. Hizmeti verilen maldan, mülkten çok daha büyük bir nimet olarak göreceğiz ki kalbimiz bu yön ile ahirete dönsün. Mesela insanın kolunda bir bilezik vardır. O insan, bu bileziği kaybederse ızdırap içinde olur. Sonra o bileziği birisi buluyor ve ona getiriyor. Ne kadar çok sevinecektir. Günlük hizmetin içinde bulunmayan insan, bu duygu gibidir. Günlük hizmetin içinde bulunmayan insan, neyini kaybediyor? Acaba kaybettiği şey, elindeki bilezik kadar basit midir? Hayır; o insan, artık o günün yirmi dört saatinde alacağı şeyi kaybediyor. Burada sonsuzluk ve sınırsızlık vardır. İnsan o günü kaybedince; geriye ne kadar gün kaldı? Kalan günler değerlendirilmeli elbette. Ancak kaybedilen o bir gün, büyük bir kayıptır. Hizmeti kaybeden bir insanın üzüntüsü büyük olmalıdır. Kalbinde bunun muhasebesini yapmalıdır: Hizmet adına bir şey yapamaz mıydım? Hizmet çok değerliydi; zaten fazla bir bileziğim de yok, altınım, mülküm yok.
Diyelim yirmi, otuz yıldır hizmet edenler var. Onlar da “Benim bu günlerim çok sınırlıdır; Allah aşkına hizmet yok mudur? Bana bir şans verseniz ben yapsam.” demesi lazımdır. Bu, bir inanç meselesidir. İnsanda böyle bir duygu yoksa; ahireti kazanma ya da kaybetme endişesi yoksa bu muhasebe biraz zor oluyor. İnsan için ahireti kaybetme meselesinden daha önemli bir mesele olmaması lazımdır. İnsanın malını, mülkünü kaybetme korkusu vardır. Birikimlerini kaybetme korkusu vardır. Bu kayıp düşüncesi insana üzüntü verir. Halbuki insan, yarın bu kaybettiği şeylerin yüz mislini cehenneme gitmeme adına vermeye hazır olacaktır. Her şeyini feda etmeye hazır olacaktır. Çoluk, çocuğunu dahi feda etmeye hazır olacaktır. Allah’ın (c.c) ayetleridir bunlar. İnsan cehenneme gitmeme adına, insanlığın bütününü feda etmeye hazır olacaktır. Çoluk-çocuğu, kardeşi, anne-babası için “Ya Rabbi onları benim yerime al, ben onları feda ediyorum.” diyecektir. O an, o kadar büyük bir ızdırabın içinde olacaktır ki ayette elindeki bütün servetini, sermayesini cennete gidebilmek için o gün feda etmeye hazır bir insan tiplemesinden bahsediliyor. Ama o gün feda etmek, bir işe yaramıyor. Bugün karar verilir, niyet edilir, fedakârlık yapılırsa fayda veriyor.
İmam Gazalî (k.s); insanın gönlü neye meyletmişse, tefekkür ve düşüncesi ne ise insanın değeri odur, diyor. İnsan, fikir ve düşüncesi kadardır. Yani insan; hayatı kazanayım, rahat bir hayat, yiyeyim, içeyim, yatayım; düşüncesi üzerine kurulmuşsa bu insanın hakikat olarak değeri; fikir ve düşüncesi kadardır. İnsanın fikir ve düşüncesi de sevdiği şey kadardır. Yani yiyip içtiği, bağırsaklarındaki şey kadar değeri vardır. Çünkü sevdiği şey, fikri ve düşüncesi odur. Ama bir insanın fikir ve düşüncesi, bütün bu kainatın dışına çıkıp kainatın yaratıcısına karşı Allah’a (c.c) tam manada kulluk -kulu muhubbi- yapmak ise; O’nu seven, O’na aşık olan, yüce bir davaya; yüce bir düşünceye gönül verdiyse; bütün sınırları aşan bir yüceliğe karşı gönül beslediyse; o zaman fikir ve düşünce kadar insan yüce oluyor. Yani insanı yücelten duygusudur, sevgisidir, fikir ve düşüncesidir. Filan kişi nasıl tanımlarsınız? O kişi, sabahtan akşama kadar yer, içer, yatar. Ya da şu insanı nasıl bilirsiniz? O kişi, bütün bu madde âleminden sıyrılmış; şu kâinatı adeta yırtmış; kâinatın üstüne çıkmış; kâinatın yaratıcısına karşı, o yüce Allah’a (c.c) karşı yüce bir fikir ve düşünce ile muhip olmuş; başını secdeye koymuş yüce bir insandır. Bir insanın kişiliği tanımlanırken sadece fikir ve düşüncesine bakılmaz, o fikir ve düşünce ile sergilediği amellere bakılarak o kişi değerlendirilir. İşte yücelik de insanın fikir, düşüncesine ve ameline göredir. Allah (c.c) kabul etsin. Allah (c.c) muhabbetlerinizi artırsın.
- tarihinde oluşturuldu.