RAHMAN VE RAHİM OLAN ALLAH'IN ADIYLA
Bismillahirrrahmanirrahim
Vessalâtü vesselâmü alâ seyyidinâ Muhammedin nebiyyül ümmi ve âla âlihi ve sahbihi ecmaîn.
“Rabbişrahli sadri ve yessirli emri. Vahlul ukdeten min lisani yefkahu kavli.”
Malûm hemen hemen her işin başında ve önemli işlerin başlarında besmele, hamdele getirilir. Bismillahirrrahmanirrahim: İsimleri arasında Allah Teâlâ, sıfatları arasında Rahman ve Rahim geçiyor yani merhametin ve sevginin kaynağının Allah olduğunu ifade ediyor. Annedeki bir bölgeye de rahim diyoruz. Anne ile bebeğin buluşma yeri. Karşılıksız ve çıkarsız bir şekilde karnındaki bebeğin başını okşayan, seven ve yeri geldiğinde canını feda eden, merhamet yani bunun kaynağı Rahim’ dir. Bu merhamet korkuya binaen değil de sevgiye binâen bir merhamet. Şefkatin temeli acıma değil sevgi ve muhabbettir. Rahimde bulunan bir çocuğun anne ile olan münasebeti, anne için olan değeri çok farklıdır malûm burada bir müddet kalıyor ve anne onu kendinden önde tutabiliyor yeri geldiği zaman. Esasen anneye şunu ifade ediyor Allah Teâlâ:Benim size olan duygu ve hissim ne ise bakın sizin rahminizde, bu bölgenizde size bu hissi yaşatmak istiyorum, bakın ben sizi nasıl seviyorum, karşılıksız çıkarsız bir sevgi ile. Siz çocuğunu nasıl seviyorsanız ben de sizi öyle seviyorum.
Allah’ a yapılan hiçbir ibadette Allah’ ın bir menfaati yoktur. Menfaat sadece insan için vardır. İnsan çıkarı olduğu için ibadet yapar. İbadetin temeli şudur: Allah bizi çıkarsız sevmiş ve sevdiği için yaratmış, O yarattığı için ibadet ve taati hak ediyor. Allah’ ın dışında, kulluk etmeyi hak eden başka hiçbir varlık yok çünkü yaratıcı O’ dur. Yokluk âleminden varlık âlemine bizi intikal ettiren Rabbül Âlemin’ dir. Dolayısıyla hak, O’ nun hakkıdır ve sevilme onun hakkıdır, O’ nun hakkı olan sevgiyi biz başka şeylere verirsek, nefret ettiği, O’ nu anımsatmayan şeylere verirsek Allah’ a karşı olan bu hak ihmal olur. İnsanın sevmesine benzemeksizin Allah, kulun ibadet etmesinden, sevmesinden memnun olur. Kulun kendisine ibadet etmemesini, kendisini sevmemesini nahoş karşılar. İbadet hakkımdır der, sen bu hak olan şeyi gasp ediyorsun âdeta. Dolayısıyla sevmek, ibadet etmek Allah Teâlâ’nın hakkıdır. Bu ibadet ve taat yapılırken çıkarsız olsa yani Allah sevildiği için yapılsa, işte tasavvufun gayesi de budur; sevgiyi kazandırmak. İbadeti böyle bir zorlama ile yapma meselesi var, hizmeti zorlama ile yapma meselesi var, insan tasavvufa girdiği zaman bunu severek yapar.
İnsan bir işi yaparken sevgiyi içine katarsa en layık olan şekilde yapar. Adeta imanı duygusallaştırır, sevgi katar imana ve imanı kalbe indirir dilden. Artık kalbe ait bir şeydir. Malûm kalbe ait olan şeyler için insanın hem başarı oranı yüzde yüzdür hem de insana mutluluk, hazzu lezzet verir. Esasen bu duygu ile yapılmazsa, Resulullahın (s.a.v) ümmeti için bu konuda bir korkutması da vardır: [1]İman duygu ile beslendiğinde iman olur. Duygu ile beslemezseniz imanı, iman olmaktan çıkar. Sahip olduğumuz şey iman olmayabilir, başka bir deyimle imanı akıldan, dilden kalbe indirmek; duygu ile pekiştirmek gerekir, bu olursa iman kâmilleşiyor, gelişim sürecini tamamlıyor inşallah. Nasıl ki bir bebek kişisel gelişimini belli gıdalarla, anne baba terbiyesi ile tamamlıyor. Başında iki tane koruyan,kollayan,giydiren, eğiten mürebbi var. Allah’ın sıfatlarından olan Rab anneye ve hakeza mürşide verilir. Anne baba fiziksel anlamdaki gelişimi ne ise onu tamamlar, başlangıçta süt ile onu besler, belli yaştan sonra besin ihtiyacı ne ise gelişimini tamamlama noktasında ona yardımcı olur. Anne baba olmadan çok zordur çünkü ihtiyaçlarını kendi kendine giderebilmesi bu manâda çok zordur, hele hele bebek ise, emeklemiyorsa. Cenabı Allah buna binâen peygamberleri bize göndermiş, buna ihtiyaç vardır.
Kişinin kendi başına gelişimini tamamlaması zordur böyle binlerce ihtiyaç var bununla beraber binlerce tehlike de vardır. İhtiyaçlarımızı biz biliriz ama tehlikelere karşı koyma, nefsi emmare, şeytan, dünyanın kendisi ve insanın fıtratında var olan bir kısım duyular insan için çok büyük tehlike arz eder. Mesela bunlardan bir tanesi; insanda enaniyet denilen bir hastalık varsa ihtiras, kibir, gurur, kendini beğenme mevcutsa veyahut dünya sevgisi varsa başlı başına kişinin ölümü için yeterli bir sebeptir. Bu tehlikelerden korunma için manevi bir aşıya ihtiyaç vardır. Sürekli ibadetle, tevbe ve istiğfara ihtiyaç vardır. Cenabı Allah bedenin gıdasını bir kısım nesnelerden ibaret hale getirmiş ise ruhun gıdasını da bir kısım zahiri nesneler değil de manevi gıdalar olarak var etmiştir. Onlara biz zikir diyoruz. Zikir ile ancak doyuma ulaşır, doyuma ulaştığı zaman midenin doyması gibi sakinleşir ve huzura kavuşur. Nasıl ki bir mide aç bıraktığınız zaman, o açlık vücudun tümünü sarmalar insanı halsiz bırakır, mutsuz hale getirir hakezâ ruh da öyledir. Zikirden, hizmetten, ibadetten uzaklaştığı vakit halsizleşir, gücü biter, neşesi gider. İnsanın yemeye ihtiyacı var mı? Var. Peki yemek yerken çıkar kime? Allah’a mı? Hayır. Hakeza ruhun zikre ihtiyacı da, kendini doyuma ulaştırırken, doyururken kimin burda çıkarı, menfaati var? Elbetteki ruhun çıkarı var.
Allah’ın hiçbir çıkarı yok, öyleyse neden bize veriyor? Çünkü Bismillah, er-Rahman, er-Rahim! Rahman ve Rahim yani merhametin, sevginin kaynağı kendisi olduğu için, sevdiği için, cömert olduğu için, merhamet sahibi olduğu için, yarattığı her varlığın rızkını da O yarattı. Rahman dünyaya bakar, kendisine inanan inanmayan herkesin rızkını veriyor ama mühlet veriyor. Bu merhametin kapsama alanı ortalama 60 yıllık bir hayat. Şu hayatın içinde kaldığın sürece, bana asi bile olsan mülkümde, saltanatımın içinde bulunduğun bu dünya süreci içerisinde rızkını ben vereceğim ama öbür tarafa gittiğinde artık yeter, isyanın buraya kadar, bunun cezasını göreceksin sen, sana cennet denilen hayat artık yok. Dünyada verdiğim tüm nimetleri senden alacağım. Hadi gel bakalım bana ait olan ne varsa ver bakalım. Verdiği zaman insanın elinde bir şey kalmayacak.
Allah kendisine ait olan her şeyi aldığında, bize yarın dese ki: Bana ait olan ne varsa ver bakalım! Göz, kulak, beden, hepsini vereceğiz. İnsana ne kalacak? Allah’ı basite almamak lazım. Günah işleyince özür dileyin Allah’tan. Allah’ tan özür dilemezseniz, hadiste öyle izah ediyor[2]: Her insana, kendi ismi ve babasının ismi ile Allah’ın huzuruna çık bakalım deniliyor. Ve Rabbül Âlemin her kul ile adeta konuşuyor, hesaba çekiyor. -Ey kulum şu vakit şu oldu, sen şundan çekindin, bundan çekindin fakat beni basite aldın ve benden özür dahi dilemedin. Yeri geldiği zaman kardeşimizi sayar, arkadaşımızı sayar hatta dünyadaki bütün insanları sayar hatta hayvan hakkı deriz ama Allah’ın hakkını unutur gideriz. “Velâ tekûnû kelleżîne nesû(A)llâhe fe-ensâhum enfusehum(Haşr-19) Öyle hayat sürün ki Allah’ı unutan insanlardan olmayın.
Niçin Allah’ ı unutuyorlar? Çünkü hayata öyle gönül bağlıyorlar ki, o kadar seviyorlar ki sevgi ölçüsünce dünyaya bağlanıyor ve adeta kopamaz hâl alıyorlar, öldüğü vakit inanılamıyor, o hayatı o kadar severdi, ölüm ona da mı geldi diye. Ve o hayat Allah’ ı unutturuyor onlara. Bu tür insanlar gibi olmayın. Öyle bir hayat yaşarsanız ne olur? İnsan dünyayı, malı, mülkü o kadar seviyor ki artık bağlılığı artıyor, bağlılık arttıkça artık kendini oranın bir parçası gibi görüyor. Ve dünya sevildiğinde, Allah’ ı unutturuyor insana. İşte böyle olunca ne olur? Ceza, Resulullah (s.a.v) bildiriyor; onların öz benliğini Allah Teâlâ onlardan alacak, yaşayacaklar ama yaşadıklarının farkında olmayacaklar, kendinden habersiz bir şekilde. Yaptıkları şeyler ne akla ne mantığa sığacak. Herkes onları eleştirecek, ne yapıyorsun, nereye gidiyorsun diyecek. Ama kendinden habersiz, sakın ha böyle olmayın.
Temelde irtibatsızlığın sebebi muhabbetsizlikten kaynaklanır. Dünya ile olan derin alakanın temeli muhabbettir. Dünyayı çok seven çok bağımlıdır. Öyle derin bir ilişki yaşıyor ki araya hiçbir şey giremez çünkü o başta kararını vermiş dünyayı seçmiş. Onun hatrına her şeyi sever. Mal, para mülk öyleki eş, çoluk çocukları ikinci planda gelir. Allah haklarını saymıyoruz zaten. İnsanın dünya ile bağını kuran şeyler nelerdir? Para, mal, makam, ihtiras vs. İnsanı Allah ile ahiret ile bir araya getiren manevi nesneler, mukaddesat nelerdir? Peygamberler, evliya, Sadat-ı Kiram, bize Allah'ı sürekli hatırlatır, Allah’ ın sevgisini kalbe yerleştirme gayretinde olanlar. Dünyada ise dünyanın sevgisini kalbe yerleştiren faktörler değişiktir: para, mal, mülk, makam vs. Maneviyatı kalbe yerleştiren ise Evliya-ı İzame, Sadat-ı Kiram, Sadat-ı Kiram'ın başı olan, sertacı olan Resulullah (s.a.v)’tır, peygamberlerdir. Allah Teâlâ muhabbetlerimizi artırsın İnşallah, hizmet ile muhabbet ile bunu daha da pekiştirmek lazım.
İnsan gerçekten seviyorsa onun arkasından gider, ona benzer, bir yerden sonra o olmaya başlar. Zaten hadisi kutside öyle ifade ediyor[3]: Beni çok sevdiği için farzların dışında bir kısım evradu ezkar, ibadet, taat yapar yapar ve bana yakın hale gelir ki bütünleşiriz adeta. Öyle bir bütünleşmeki işiten kulağı, gören gözü, yürüyen ayağı haline gelirim. Baktığı zaman ben bakarım. İşittiğinde hak, konuştuğunda hak. Bütünüyle hak ile bütünleşir. Tersi ise; kişi ibadeti, hizmeti, evradı, taati yapmamak suretiyle uzaklaşır uzaklaşır artık öyle uzaklaşır ki hakkın değil de batılın bu sefer gören gözü haline gelir. Konuştuğunda batıl konuşur. Yürüyen batıl haline gelir. Demek ki insanın potansiyeli buna müsait, tercihi yapan insanın kalbidir. Biz ilerde ne olacağız? Şimdiden yapacağımız tercihe bağlı. Bu seçimi Allah Teâlâ, insanın eline vermiş. Biz ilerde çocuğumuza ne olacaksın dediğimiz zaman doktor derse o yolda ilerler, mühendis derse o yolda ilerler. Ne olacağı konusunda karar verir. Bu küçük yaşta tabi o sınav, okul, eğitim süreci bitmeden karar verecek. Bittiğinde insan 30 -40 yaşına geldiğinde en değerli sermayesi yani vakit elinden gider.
Zinnuni Mısri (ks) bir gün çarşıda gezerken, bir adam kar satıyor. Güneş öğlen vaktini geçmiş, hararet artmış, elindeki sermaye eriyor. Onu satacak çoluk çocuğa rızkını götürecek, aksi halde o gün aç kalacaklar. Eriyor buz, kimse almıyor, o da şefkat, merhamet edin sermayesi elinde eriyen adama diyor. Güneşin harareti karşısında sermayesi eriyen adama ne olur acıyın, diyor. Zinnuni Mısri(ks) öyle ifade ediyor: İnsanın en büyük sermayesi ömrü, eriyip gidiyor ve bir daha verilmeyecek. Öbür tarafta da ömür var ama bu sermaye olan ömür, kazanca dönüşebilecek. Burada ibadet edilirse kazanca dönüşebilecek, cenneti satın alabilecek.
Bulunduğumuz an çok kıymetlidir. İnsan samimi bir şekilde o içindeki enaniyetten sıyrılmak suretiyle "La İlahe İllalah" derse, bu zamanı kullanırsa kendinde bulunan tüm putlardan kurtulur. Tasavvuf, nefse tapmaktan uzaklaştırıyor. Nefse taptığı için kendini herkesten üstün görür. Kibir ve ucub! Bu iki hastalık ölümcül hastalıklardan. Ebu Cehillerin, Ebu Leheplerin hastalığı; Peygamber Efendimizden istifade etmesini engelleyen ölümcül hastalık. Tasavvufta bırakın başkasından üstün görmeyi, kişi kendini kâfirin nefsinden dahi zelil görmesi gerek. Sürekli Allah’a düşman olan nefsini hayvandan dahi aşağı görmeli. Kendi nefsinin akibetini bilmediği için, önemli olan sonuçtur. Bu kâfir belki yarın müslüman olur ama ben akibetimi nerden bileceğim. Bugün buyum ama yarın ne olacak. Allah muhafaza etsin. Ehli hizmet olun, ehli ibadet olun, ehli taat olun. Niçin yaratıldığınızı unutmayın. Cenabı Allah bu kadar masraf sizin için yaptı; evren, kâinat, güneş, ay, bulutlar vs. Tüm bunlar bizim için yaratıldı ve 60 -70 yıl bazen 100 yıl hayat veriliyor ki buraya gelelim La İlahe İllallah, Muhammeden Resululah diyebilelim. Binlerce günde milyonlarca cümle sarf ediyoruz, tabi sadece ağızdan çıksın bu birkaç kelime diye değil. Bu sesin hakikati, manası yansıtılsın diye yaratıldı insan. La ilahe İllalah, Muhammedun Resulullah lafzının manasını iyi bilmek lazım. Mesela Muhammed Resulullah diyoruz, tasdik ediyoruz. Elçi olduğunu tasdik ediyoruz. O zaman bir elçinin söylediği her şeyi hakikat olarak kabul etmek gerek, elçi haşa kendinden bir şey söylemiyor, elçinin söylediklerine Haktan olarak bakacaksın sen. Namazdan, oruçtan, hacdan bahsediyor, farzlardan bahsediyor ve bir Müslümanın sürekli İslam'ı tebliğ etme mükellefiyeti içinde olduğundan bahsediyor. Bunları da o zaman tatbik edeceksin. Tatbik etmiyorsan, halin ile bunları yapmıyorsan olmaz.
İnsan hayatı boyunca nefse tâbi, Allah’ın isteklerinden önde tutmuş. Dolayısıyla ömrü boyunca onun emirlerini yerine getirmekle bitirmiştir hayatı. Allah’ın emirlerinden çok üstün görmüş. Bir yerde tevbe istiğfar eder. Buraya kadar der. 30 yıl ben nefsime itaat ettim, Ya Rabbim ama yeter buraya kadar, ben tevbe ettim, bundan sonra sen benden ne istiyorsan onları yerine getireceğim. Hele hele 60 yılın 30 u uykudur. Bunun 15 yılı çocukluk nasıl geçtiğini bilmiyoruz, 10 yıl yemekte geçiyor, geriye ne kaldı. 3- 4 yıl kalıyor, Ya Rabbi ben bu 3-4 yılımı sana vermek istiyorum. Orda da aslında 1,5 yıl kalıyor zaten uyku yemek şu bu ibadete çok yer kalmıyor.
Hayat müslümanlığınıza şahit olsun. Küffar, Mekke müşrikleri Müslümanları nasıl tanırlardı, kim müslüman, kim değil? Namazlarıyla biliyorlardı, hizmetleriyle biliyorlardı, irşatlarıyla biliyorlardı. Kimlikleri buydu yani. Sahabe- i Kiram dünyanın dört bir yanına irşad için giderlerdi. Örneğin bir yere yerleşirlerdi, aradan bir asır geçmeden, o coğrafyadaki insanların hepsinin Müslümanlığına vesile olurlardı. Şimdi kapı komşumuz vardır çekiniyoruz, arkadaşımız var çekiniyoruz. Hâlbuki Resulullahı (sav) teselli için Allah Tealâ -Ey Habibim! Üzülme, zira sende geçmiş peygamberlerin mukadderatını yaşıyorsun, zira onlar öyle hale geldiler, eziyetler, o kadar ki Ya Rabbi yardım ne zaman gelecek diyorlardı. “Em hasibtum en tedhulûl cennete ve lemmâ ye’tikum meselullezîne halev min kablikum messethumul be’sâu ved darrâu ve zulzilû hattâ yekûler resûlu vellezîne âmenû meahu metâ nasrullâh(nasrullâhi), e lâ inne nasrallâhi karîb(karîbun)”( Bakara 214). İslam böyle olur.
Bakın herkes çalışıyor; Hristiyan âlemi de çalışıyor, Yahudi de çalışıyor, Budist de çalışıyor, ateist de ama nasıl çalışıyorlar yediden yetmiş yediye birlik halinde, tek olsa tek de çalışır ama nasıl çalışıyorlar? Hâlbuki hareket etmesi gereken Müslümandır. Resulullah (s.a.v) şahsı üzerinden tüm ümmete emri vardır: Sen bir işi yaptın ve yoruldun dinlenmeyi istiyorsun. Başka bir meşguliyetle gider yorgunluğunu. Gündüz tebliğ, irşad çok yoruldun tabi zor insanlarla uğraşmak, eve geleceksin. İrşad mesaisi kapandı diyelim başka ibadetle yorgunluğunu gider diyor ama tebliğ, irşad en önemli olandır.
[1] Enes İbni Malik radıyallahu anh'den rivayet edildigine göre Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu: "Üç özellik vardır; bunlar kimde bulunursa o, imanın tadını tadar:
Allah ve Rasûlünü, herkesten fazla sevmek. Sevdiğini Allah için sevmek. Allah kendisini küfür bataklığından kurtardıktan sonra tekrar küfre dönmeyi, ateşe atılmak gibi çirkin ve tehlikeli görmek." (Buhârî, Îmân 9, 14; Müslim, Îmân 67.)
[2] Tırmizi, Kıyamet 7. 2430
[3] Buhârî, Rikak 38
- tarihinde oluşturuldu.