AKLIN KALBİ
Bismillahirrahmanirrahim Elhamdülillahi rabbil âlemin vesselatu vesselamu ala seyyidina muhammedin nebiyyil ümmi ve ala alihi ve sahbihi ve sellim.
Rabbişrahli sadri ve yessirli emri. Vahlul ukdeten min lisani yefkahu kavli.” (Taha suresi: 25-2)
Büyükler insanı dört sınıfa ayırmıştır. Akıllı insan, ahmak insan, mecnun ve meczup. Çeşit çeşit insan var. Tasavvufa göre akıllı insanın tanımı nedir? Peygamber Efendimize(sav) göre akıllı insan kimdir? Veyahut ahmağın tanımı nedir? Önce ahmağı anlatalım. Hz. Peygamber(sav) ve ehli tasavvufa göre, İslama göre dünyanın ve dünya metalarının kazanımı noktasında, mal-mülk elde etme noktasında had safhada bir hüner sahibidir. Onun bu alandaki seviyesine ulaşamazsınız. Dünyaya aklı epeyce eriyor ama ahiret meselesine hiçbir şekilde işlemiyor, aklı ermiyor. Dolayısıyla aklı ermediği içinde eli bomboş. Ama dünyada öyle değil, dünyada belki çok nadir aklı var. Had safhada aklı eriyor, hüner sahibidir. Ticareti çok iyi bilir, para kazanmanın ne olduğunu çok iyi bilir. Manava gider, manav diyelim ki ona yarım kuruşluk zarar verdiyse manavdan uzak durur. Mukayeselerini yapar, buradan zarar ettim, kârımdan gidiyor. Elde ettiğim para gidiyor. Bana zarar veriyor diye uzak durur ama ahiret ile ilgili en ufak bir kabiliyeti yoktur. Bu ahmak insandır.
Akıllı insan kimdir? Akıllı insan dünyası ve ahireti açısından; dünyanın bütün hünerlerini bilen, kendi asrının en akıllı ve zeki insanı ve kendi asrının ötesini okuyabilendir. Dünyaya dünya kadar değer veren 60 yıllık; ebedi hayat ise ebedi bir hayat kadar değer veren; cennet hakkı ve layığı ne ise onun hakkı ve layığı ile değer verir. Bu manada din ve dünyasını mamur edebilen insana da akıllı insan deniliyor. Ve İslamdaki rol-model akıllı insandır. Tasavvufun gayesi insanları bu seviyeye ulaştırmaktır. İcap ettiği zaman dünyasını had safhada imar eden, ahiret meselesini de en derin şekilde bilen ve uygulayan; kendi çağının üstünde bir bilgi, zekâ ve akla sahip; dünyayı elinde tutan, ahireti ise kalbinde tutan ve aradaki dengeyi çok iyi sağlayan kişidir.
Mecnun; mesul değildir. Çünkü din ve İslam akla hitap eder. Meczup, dünyaya hiç aklı ermez. Dünya nedir bilmez fakat ahiret meselesini çok iyi bilir. Ahiret ile ilgili bilgi birikimi had safhadadır. Bu kişiye de meczup denir. Ahmak dünyayı bilir, ahireti bilmez. Meczup bunun zıddıdır. Meczup ahireti bilir, dünyayı bilmez.
Mevlana Halid-i Bağdadî Hazretlerinin ilmi varken, ibadet-i taati had safhada iken neden Seyyid Abdullah eh-Dehlevi’ye intisap ediyor? Eksik olan nedir? Eksik olan kalpsizliktir. Esas mesele zaten budur. Aşk ve muhabbeti arıyor, ihlası arıyor. Binasını inşa edecek elinde malzeme var. Asıl elzem olan çimentosu yoktur. Bir kış mevsimi yaşayacaktır. Bunun için binasını inşa edecek; tuğlası var, şu var, bu var, çimento yoktur. Muhabbet ve aşk çimento gibidir. Farazi söylüyoruz. Onun için Seyyid Abdullah eh-Dehlevi’ye intisap ediyor. İmam Rabbaniler, İmam Şafiler, İmam Ebu Hanifeler de aynı şekilde. İlimleri devasa ama tasavvuf konusuna ihtiyaç duyuyorlar.
Sahabe-i Kiram döneminde, Hz. Peygamber döneminde ya da mucizatlara şahit olan bazı peygamber hanımları bile dahi nefs-ü şeytanın kalbi kuşatması, gözü kuşatması ve kulağı kuşatması ile bir şey görme imkânı olmuyor. “Hatemallahu ala kulubihim, ala sem’ihim, ala ebsarihim ğışaveh” (Bakara -7) Allah bu insanların kalplerine mühür vuruyor. Gözleri kör, kulakları sağır “fi kulubihim merazun” (Bakara-10) kalplerindeki hastalığın belirtisi bu. Onun Resul-i Ekrem (sav); Ya Rabbi geçmiş ümmetlere verdiğin nesih cezasını benim ümmetimden kaldır, diye dua ediyor. (Nesih hadisesi; insanların Allah’tan uzaklaşma neticesinde haramlara giripte tevbe etmemenin neticesinde Allah bu insanların iç suret ve siret itibarıyle yani hem suretleri hem de siretleri değişiyor ve hayvan suretine bürünüyordu.) Gavs-ı Hizan (ks) ifadesi; Allah Resulünün (s.a.v) bu duası sadece suret itibariyle kabul olmuştur fakat siret değişme ihtimali vardır. Ahlak değişir, tabiat değişir, hayvanlaşır. En vahşi hayvanların ötesine geçer. Bunu nasıl anlıyoruz? Bu insanın çok vahşi olduğunu nereden bileceksiniz? Büyüklerin sohbeti, Sadat-ı Kiram’ın sohbeti, hatmesi, rabıtası tesir etmiyorsa bu insan kendi halinden korksun. Çünkü en vahşi hayvana istediğiniz kadar sohbet edin, Allah’tan bahsedin, tedavi edin, insan olması artık mümkün değil. Mahiyet, tabiat, fıtrat değişiyor. Mesele büyüktür inşallah dilenin. Onun için büyükler, sadatlar öyle yapmışlar. Ayaklarınıza demirden ayakkabı, elinize demirden sopa ile icap ederse bütün hayatınızı seyr-ü sülüğünüzü tamamlayıp maksut ve gayenize ulaşana kadar yolculuk yapacaksınız. Ta ki bulana kadar.
Tasavvufun prensiplerinden bir tanesi insanoğlunun kendi nefsini herkesten daha kötü görmesi ve herkesten ayıplı görmesidir. Resul-i Ekrem (s.a.v) “Kendi kusurlarıyla uğraşıp başkalarının kusurlarını kurcalamaktan kendisini alıkoyan kimseye müjdeler olsun”(Münavi-4/281) Sizin en hayırlınız kendi nefsinin ayıplarını görmekle, kendi nefsinin meşguliyeti onu başka insanların ayıplarını görmekten engel oluyor. Kendi ayıbı varken başkalarının ayıplarını gören akılsızdır. Yani kendisinin de bir mahkemesi varken kendi kusurları varken kendi suçunu görmüyor da başkaları ile alay ediyor ve yarın kendi mahkemesini unutuyor. Dolayısıyla insan kendi kusurunu ayıbını bilir, başkasına ait olan ayıp ve kusurları göremezsiniz, bilemezsiniz. Bilseniz bile dahi % 75-99 gözüm beni yanılttı demekle mükellefsiniz, Allah’ın emridir. Ama gözünüzü kendinize çevirirseniz o zaman o manada terakki edersiniz. Kendinizle meşgul olursanız zaten başkalarının ayıp ve kusurlarıyla meşgul olma fırsatınız olmaz. Afedersiniz baştan sona kadar necasette bulunan insanın başka bir insanın elbisesinde var olan bir kir ile alay etmesi gibidir. Yani insanın kendi nefsini öyle görmesi lazım. Arınması için nefsini terbiye etmesi lazım, kalbini tezkiye etmesi lazımdır. Onun için tasavvufa giriyoruz. Medrese okuyoruz.
Sadat-ı Kirâm da medrese tahsili de etmiştir. Bu ilim üstadlarımızın hafızalarından bizim hafızamıza tevellüd etti. Üstadımızın hafızasına da kendi üstadının hafızasından, o da kendi üstadından bir teselsül ve 1400 yıldır var olan bir birikim. Bu silsilenin ucu Peygamber Efendimize (s.a.v) dayanıyor. Sahabe-i Kiram Resulullah’ın (s.a.v) yaşadığı, yediği, içtiği her anı hafızalarına kaydettiler. Hatta yere düşen bir nahyesini bile kaldırdılar, edep gösterdiler, muhafaza ettiler. Had safhada saygı ve edep ve dolayısıyla o bilgi, o görüntü hafızadan hafızaya geldi ve günümüze ulaştı. Yeterli midir? Hayır, hafızamızı genişlettik ama bir de kalp tahsili gerekiyor. Bu eğitim bu terbiye hafıza genişlemesi için gerekiyordu. Çocukluğunuzu, gençliğinizi feda edecektiniz. Onu kazanmak adına. Evliya öyle yapıyordu. Kâfi midir? Hayır, ondan sonra manevi ilim gereklidir. Onu kimden alacaktınız? Onu da yine kalp insanından. Peki, manevi ilimle ne kazanacağız? Muhabbet yani Hz. Resululllah’ın (s.a.v) kalbinde olan bütün duyguları. Bir silsile var. Sadat-ı Kiramdan günümüze kadar geliyor.
İstifade ederken sizlerle kim uğraşacak; şeytan ve zürriyeti. Nasıl ki Hz.Adem insanların atasıdır ve 7 milyar zürriyeti vardır. Cinlerin atasının adı cândır ve şeytanda cinlerdendir. Tabi şeytan ölmüyor. Cinlerde insanlara nispeten çok uzun yaşıyor. 500 sene 1000 sene belki daha fazla. İnsan direkt şeytanla kavga etmiyor, rakibi şeytan değildir. Mücadelesini direkt şeytanla yapmıyor. Yani şeytan insanı yoldan çıkartırken bir takım malzemeler kullanıyor. İki tür varlığı kullanıyor; birincisi cinler diğeri ise insanlardır ve her insanın ameline göre bir şeytan tahsis ediliyor. Mesela evli insan için evliliği bozma adına sırf onunla uğraşan şeytan var. Kadın ve erkeğin arasını bozmak için sırf iki tane şeytan uğraşıyor. Mesela talebe; talebeyi kandırmak için şeytan vardır. Sufi; o sufiyi yoldan alıkoymak adına özel ihtisas görmüş adeta diplomasını baş şeytandan almış şeytanlar vardır.
Bunlar insanın kilitlediği kapısını adeta bir hırsız gibi bir-iki dakikada açabiliyor. Bunlardan biri cinler biri de insanlar. Özellikler Kur’an-ı Kerim “Min şerril vesvasil hannas” (Nas- 4) Allah’a sığının; büyük bir tehlike var, bulunduğunuz ortam- dünya denilen yer- iki yaratığın müthiş zararları var. Bunlar şeytanın himayesine girdiklerinde ellerinde adeta zehir taşıyorlar. Dillerinde zehir vardır. Nedir? Vesvese veriyorlar. Vesveseyi veren; biri cinler diğeri de insanlardır. Adeta salgın bir hastalık gibi ortamda bulunursanız kalp denilen manevi sistemi çökertiyorlar. Ne kadar âlim olursak olalım, ne kadar zeki olursak olalım, ne kadar akıllı olursak olalım sıradan bir kelime ama manevi sistemi çökertebiliyor. Kalbe dikkat ederseniz kalbin rahatsız olduğunu anlarsınız. Kalp adeta bir bebek gibidir. Kalp daralması olur. Kalp muhabbete hamilse zaten ölüyor. Yaydığı o şeyle kalbi içten öldürüyor. Günümüzün tabiri ile kötü enerji ile yapıyor. Bir de pusuya yatanlar var. İnsan zikirden hali olduğunda o pusuya yatan cin ve insan sınıfı avlıyor ama insan anlamıyor. Tabi bu vesvese veren sınıfta farklı bir himayeye giriyorlar. Hülasa Ortadoğu ve İslami coğrafyada kan döktüren insandır; direkt şeytan değildir. Ama plan ve proje şeytani bir zekâ ve akıldır. 100 yıllık bir projeyi bir film haline getirilirse ancak anlarsınız ki bu şeytani bir akıldır ki şeytan burada insi şeytanları kullanır. O kadar bütün hayatınızı sarmalar. Rabbil Alemin’i temsil eden insan var, peygamberler var, evliya-ı izame var; onların sözleri ilahi sözler gibi. Şeytani olmadığı için doğrudan insanın kalbine tesir eder. Ama şeytan müsaade etmiyor. Nefs müsaade etmiyor. Onun için dişinizi sıkın adeta nasıl ki dünyanız için dilencilik yapıyorsak bir-iki kuruş kazanmak için maneviyatınız için de hakeza öyle.
Onun için Kur’an-ı Kerim’de “Allah’ın rızkından yiyin, için, yeryüzünde (O’nun emirlerinin dışına çıkıp) bozgunculuk yaparak kargaşa çıkarmayın.” buyrulur. Sahabe-i Kiram’dan bir tanesi kendisini ibadet-ü taate veriyor, riyazet; kendini dört duvar arasına kapatıyor. Hayatını öyle yaşamak istiyor. Çalışmıyor, ticaretin arkasından gitmiyor. Hz. Selman (r.a) onu “Ey filankes senin yaptığın uygun değil, çalış, ticaretini yap, rızkının arkasından da git!” diye ikaz ediyor. Resul-i Ekrem (s.a.v) bunu duyunca Selman doğru söylemiş, diyor. Çünkü Allahu Teâla’nın senin üzerinde hakkı vardır, beden ölümlü, git çalış, Allah yolunda harcamak büyük bir hayır, peygamberlerin de mesleği. Bir de nefsin ve ailenin de hakkını ver. Her hak sahibinin hakkını ver. Böyle nizamlı intizamlı yap. Kimsenin hakkını ihmal etme. İyi bir mesai yaparsanız herkesin hakkını verirsiniz diyor. Allah bizi hakikilerden eylesin. Kalp ehli olanlardan eylesin. Kalpsizlerden eylemesin.
Ve sallallahu aleyhi vesellem…
- tarihinde oluşturuldu.